Öner Günçavdı yazdı: Bugünün üniversiteleri

Değerli bir hocamız emekli olduktan sonra, üniversitede geçirdiği günlerden kalan anılarını kaleme aldı. Çok geçmeden basılıp piyasaya çıkacağını umuyorum. Ben de bu çalışmaya, geçmişe yönelik bazı hatırlatmaların yer aldığı kısa bir yazı ile katkıda bulundum. Kültür ve sanat üzerinden üniversiteyi üniversite yapan değerleri yazmaya çalıştım.

Bu vesileyle günümüzdeki “üniversiteleri” tekrar düşünmeye zaman buldum kendimce. Zira uzun zamandır öğrencilerinin giriş sınavlarında aldıkları puanlara göre üniversitelerimizi değerlendirir olduk. En yüksek puanla öğrenci alan üniversiteler veya yapılan sınavda en yüksek puan alan öğrencinin tercihine mazhar olan üniversiteler olarak tanıdık onları.

Ardından rektör seçimlerinin magazinel boyutuyla, yöneticilerin yaptıkları usulsüzlüklerle, liyakatsiz atamalarla, siyasetle oluşan ilişkileriyle üniversitelerimiz gündemde yer aldı. Özellikle unvan sahibi kimselerin küçük taşra üniversitelerinde “sıra dışı” görüşleriyle kamuoyunda daha çok görünür olmaları da, üniversitelerimiz hakkında arzu etmediğimiz yargıların oluşmasına yol açtı. Sayıları artsa da, üniversitelerimizin kalitelerinde çok ciddi düşüşler yaşandı.

Aslında el birliğiyle sıradanlaştırdık üniversitelerimizi.

Bir dönem, daha yüksek puanlı öğrencileri çekebilmek için, eskiden gazete ve bankaların yaptığı gibi, üniversitelerin promosyon kampanyaları yapmalarını izledik. Üniversitelerimizin idarecileri tüm enerjilerini bu faaliyetlerde harcadılar. Önce masum sayılabilecek burslar verildi. Ardından bilgisayar ve benzeri hediyeler. Sonraları öğrenim hayatları boyunca aylığa bağlandı öğrenciler. Tüm bunlar yapılırken, öğrencinin eğitimi değil de, üniversitelerin sıralamalardaki yerini yükseltmek temel motivasyonu sağladı. Ama üniversiteler gerçek amaçlarından saptı.

Bu kampanyalardan hiçbir üniversite muaf olamadı maalesef. En büyükler, en tanınmış üniversiteler de dâhil buna. Kamu, özel tüm üniversiteler kendi ekonomik güçlerine göre, bir şeyler vaat ettiler öğrencilere. Koca koca rektörlerin dereceye giren öğrencileri telefonla arama yarışına girip, o öğrencileri ikna etmeye çalıştılar. Bazen de, tıpkı transfer sezonunda futbolcu kaçıran kulüp yöneticileri gibi, öğrencileri korumaya alıp, başkalarını yanlarına yaklaştırılmadılar.

Öğrenci ve aileler de “eğitimi” bir amaç olmaktan çıkaran bu promosyonların cazibesine göre tercihlerini yapmaya başladı. İlginçtir ne gazete ne de geçmişte yaşanan banka promosyonlarında olduğu gibi, hiçbir düzenleyici kurul bunlara “dur” demedi. Oysa korunması gereken çocukların eğitimine çok ciddi toplumsal zarar verilirken, ahlaki manada da bir çöküş yaşanmaktaydı. Ama böyle bir düzenlemeye kimse ihtiyaç duymuyordu. Bu gayri ahlaki ve bir o kadar da gayri nizami öğrenci devşirme mücadelesi, ülkemizin en köklü ve en uzun süreli “düzenleme kurulunun” olduğu bir “sektörde” ortaya çıkıyor ve bu kurul buna sessiz kalıyordu. Eğitim o kadar sıradanlaşmıştı ki, üniversiteler o kadar tek düze hale gelmişlerdi ki artık nerede okuduğunuzun bir farkı kalmamıştı. Üniversitelerin çoğunda aynı müfredat, aynı kalitesiz kampüs binaları ve öğretim üyelerinin aynı yükselme telaşı… Her şey standartlaşırken, muhatapları bu standartları engel görüp, aşmanın gayri nizami yollarının arayışı içinde… Özgün değer üretmenin yerini, taklit ve intihal almış…

Üniversite sessizliğe bürünmüş. Sanki karanlık bir dönem geçerli. Hani tasvir edilir ya, bir orta çağ karanlığı vardır. Otoriteye meşruluk ve güç veren doğmaların toplumda hâkim olduğu, kimsenin otorite karşısında sesini çıkartamadığı. Hatta elde ettikleri mevkilerin karşılığı sessiz kalmayı seçen o günlerin âlimlerinin tercih ettikleri sessizlik gibi bir şey bu.

Günümüz rektörlerinin birçoğu mahir birer müteahhittir aslında. Yeni yapılaşan kampüslerinin büyük inşaat harcamaları, bu makamlara yapılan atamaların şehir eşrafı için önemini arttırır. Zira inşaat ihaleleri ile üniversitedeki idari ve akademik kadrolara yapılacak atamalar, “sınırsız” yetkiye sahip bu rektörlerin elindedir. 12 Eylül hukukunun rektörlere tanıdığı sınırsız yetkiler sanki bugünler düşünülerek verilmiş gibidir. Bu yüzdendir ki rektör atamalarında üniversite kadrolarından ziyade, bu eşrafın ve müteahhitlerin sözü daha çok geçerlidir. Günümüz üniversitelerinde onlar siyasilerle rektörlük isteyen akademisyenler arasında köprüdürler. Son zamanlarda buna bir de siyasi partilerin il başkanları eklenmiştir “paydaş” olarak.

Rektörlerin seçimleri çok önceleri üniversite kampüslerinden Ankara’ya taşınmıştı. Dönemin siyasi havasına göre rektör atamaları yapılmaktaydı. Sanki herhangi bir bakanlığa memur seçer gibi, her siyasi kendi rektörünü seçmeye çalışmıştı. Adayların “bilim” ve “kaliteli eğitim” sağlama konusundaki yetkinliklerinin atamalardaki kriterler olmadığını söylemekle yetinelim şimdilik. Daha önceleri en azından bunlara önem veriliyormuş gibi yapılırdı, aday olanlardan “bilim” ve “kaliteli eğitim” konusundaki düşünceleri ve yapmak istedikleri sorulur, onların da anlatmasına olanak sağlanırdı.

Şimdi ise bunlara bile gerek duyulmuyor. Siyasi sadakat yeterli kabul ediliyor. Rektör olmak isteyenler, genel seçim öncesindeki milletvekili aday adayları gibi, Cumhurbaşkanlığı’nın kapısına dizilip, en etkili siyasilerle temaslar kurup, Cumhurbaşkanına erişmenin yarışına giriyorlar. Nihai kararın nasıl verildiği, sadece kararı verence malum olan bir süreçten geçerek rektör atanıyorlar.

Seçildikten sonra da o rektörlerin kime karşı hesap verir oldukları net bir şekilde ortaya çıkıyor. Böyle bir seçim sürecinde rektörlerin “bilim” ve “kaliteli eğitimle” uğraşabilmesi, ancak kendilerini o makamlara atayan kurumun onayına bağlı hale geliyor. O merciler de, artık üniversiteleri kendince nasıl görüyorsa, atanan rektörlerden de o vizyona uygun davranmalarını istiyor. Kişiye ve siyasi konjonktüre bağlı bir üniversite anlayışı hâkim kılınıyor.

Son günlerde YÖK’ün aldığı yeni bir karar, üniversiteleri yine kamuoyu gündemine soktu. Bu kez YÖK iki sınavlı üniversiteye giriş sistemini durduk yerde değiştirmeye karar verdi. Demek bizlerin bilmediği, kamuoyundan saklanan bir ihtiyaç vardı. Sınavlardan ilkinde alınması gereken en düşük puan barajını bir çırpıda kaldırıverdi. Bu haliyle, aslında birinci sınav anlamsız hale geldi. Bunu da giriş sınavında fırsat eşitliği sağlamaya bağladı YÖK Başkanı.

Eskiden böyle kararlar almadan önce üniversitelere yazı gönderilir, senatolarında bu konuların tartışılması istenirdi. Daha sonra da oluşan üniversite görüşü YÖK’e iletilirdi. Öyle ya, senatolar bu işler için var.

Bu kez böyle bir danışma müessesesi işletmeye gerek görülmemiş. Anlaşılan YÖK Başkanı, muhtemelen bazı “sektör” temsilcilerinin de yardımıyla böyle bir karar aldı. Tahmin edilen amaç, özel üniversitelerin açılmış ama öğrencilerin tercih etmediği bölümlerin önceki yıllarda boş kalan kontenjanlarını doldurabilmek. Tabii, tercih edilmeyen bölümleri kapatmak bir seçenek olarak karşımızda dururken, onların tercih edilmeme sebeplerine kafa yorulabilecekken, YÖK’ün neden böyle bir karar aldığı kamuoyunda merak konusu oldu.

Mevcut iktidar aynı tarz uygulamayı ekonominin diğer sektörlerinde de yapmıyor mu? Aslında kapanması gereken birçok işletmeye mali kaynak aktarılarak, “zombi” gibi hayatta kalmaları sağlanmıyor mu? Sahip olduğumuz kaynakların ülkeye hiçbir faydası olmayan, verimliliği son derecede düşük bu işletmelere tahsis edilmesiyle, uzun dönemde ülkenin büyüme performansı düşürülmüyor mu?

YÖK’ün bu son kararı da tam böyle bir amaca hizmet ediyor. Yükseköğretimin var olan sorunlarına bir yenisini daha ekliyor. Sistem daha çok yozlaşıyor, mevcut sorunların çözümü daha da imkânsız hale geliyor.

Yükseköğretim sistemimizin sorunları çözülebilir mi? Bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey var, çözülebilecekse de zaman alacak. Dahası mensuplarının samimi olarak işbirliğini gerekli kılacak. İşte bu noktada gelecekte yükseköğretimimizde çoklu yapıların ortaya çıkmasının da muhtemel olduğunu aklımızın bir yerinde tutmakta yarar var.

Bu konu önemli. Buna devam edeceğiz…

Öner Günçavdı’nın önceki yazıları:

Siyasi çıpalar ve enflasyonla mücadele

Ekonomide uluslararası camianın bir parçası olmak

Para otoritesinin enflasyona bakışındaki değişim

Muhalefet ekonomide ne yapmak istiyor? Gözlem ve içe dönüş

Türkiye’nin refah arayışı ve siyaset

İki bin yirmi bir

AKP’nin kendi tabanına ihaneti

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus