Öner Günçavdı yazdı: El parasıyla siyasi rejim inşa edilmez

AKP’nin iddiası büyüktü. Yaşı 100 yıla yaklaşan cumhuriyetten ciddi bir memnuniyetsizlik sergileyen AKP’nin lider kadroları, ülke siyasetini önemli bir dönüşümün eşiğine getirerek, “çok partili parlamenter rejim”den vazgeçip, ülkede tek adamın ağırlığını arttıran Türk tipi bir “başkanlık sistemi” inşa etmeyi arzuladılar.

Sonuçları itibariyle son derecede tartışmalı 2017 referandumuyla bunu başardılar da. Ancak bu yeni rejimin kalıcılığını sağlamada bugüne kadar maruz kaldıkları en ciddi engelle mücadele etmek zorunda kaldılar. Maalesef bu engel geçmişte askerlerin çıkardığı engellerden çok daha çetin. Dahası AKP kadroları bu engelle nasıl baş edebilecekleri konusunda hazırlıksız ve beceriksiz çıktı. Sanırım bunda yirmi yıllık iktidarın yol açtığı “kibirin” ve “ben bilirimciliğin” de rolü büyük.

Mücadele ekonomide yapılıyor. Maalesef yeni rejim vatandaşa daha önce vaat edilen düzeyde refahı sağlamakta başarısız. Para bulmakta ve refah üretmekte zorlanan bu rejim, vatandaşa bol bol hamaset yapmak ve umut vaat etmekten başka bir şey yapmamakta; yapamamakta. Umutsuzca bu rejimi eleştirenlerin üzerine devlet aygıtının tüm güçlerini kullanarak saldırmakta.

Öyle ya da böyle, kötü tasarlanmış ve toplumun en az yarısının rızasını alamamış böyle bir rejim, tartışmalı bir referandumun ardından uygulanmaya konuldu. İktidar temsilcileri vaatlerinde ne kadar samimiydiler bilemiyorum ama bu yeni rejimin ülkenin geçmişten gelen birçok sorununa çare olacağı kamuoyuna söylenmiş, ekonominin ise bu rejimin hızlı karar alma süreçlerinin yardımıyla “uçacağı” vaat edilmiştir. Ancak hiç kimse, böyle bir rejimin inşasının finansal kaynaklarının ne olacağına dikkat çekmemişti. Kamuoyu gözünde böyle bir rejimin meşruiyetini sağlayacak refah artışlarının hangi parayla sağlanacağını ise hiç konu edilmemişti. Refah taleplerinde gösterecekleri müsemma ve/veya rejimin inşasına sağlayacakları finansmanı vermeye rıza göstermede vatandaşın ne kadar sahiplenici olacağı ise hiç kimse tarafından sorgulanmamıştı. İktidar her zaman olduğu gibi hazırcılığı tercih ederek, rejimini dışarıdan geleceğini umduğu mali kaynaklarla finanse edebileceğini düşündü. Anlaşılan hesaplar umulduğu gibi çıkmadı. Eloğlu bu rejimin inşası için finansman sağlamakta isteksiz davrandı.

Sürekli cumhuriyetin kurucu iradesi ile mücadele içinde olan AKP kadroları, 20 yıldır kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için eloğlunun tasarruflarını kullanarak kendi vatandaşına refah sağlamıştır. 1920’lerde yokluklar içinde yeni bir rejim inşa etmeye girişen kurucu iradenin yaptığı gibi, ülkenin kendi öz kaynaklarını harekete geçirebilmeyi başaramamışlardır. Bunu yapabilecek kabiliyeti olmadan, o kurucu irade ve o günlerin Türkiye’sini “eski Türkiye” diyerek küçümsemişlerdir.

İkinci Dünya Savaşı’na kadar Türkiye çok sınırlı düzeyde dış yardım kullanmasına rağmen kendi öz kaynaklarıyla vatandaşına ciddi düzeyde refah sunabilmiştir. İkinci Dünya Savaşı bile tek başına, ülkenin kendi öz kaynaklarıyla finanse edilen bir barış süreciydi. Kolay olmamıştır tarafsız kalabilmek. Bu uğurda çok büyük maliyetler ödenmiştir. Neticede ülke net dış kaynak tüketen değil, aksine kaynak biriktirmiş bir ülke olarak bu savaş dönemini tamamlamıştır. Dolayısıyla bugün ile cumhuriyetin bu iki dönemini karşılaştıranların o dönemlerdeki iktidarların temsil ettikleri rejimin vatandaşa refah üretmek için kullandıkları mali kaynaklar bakımından ortaya koydukları farkları dikkate almaları gerekir. Hatırlatmakta yarar var. Barış özellikle İkinci Dünya Savaşı döneminde Türk vatandaşının en büyük refah kazancıdır.
Çok partili dönem ülkemizdeki siyasi tarihin bir başka dönüm noktasını oluşturmaktadır. Ciddi manada Türkiye lehine oluşmuş bir dış konjonktürün sağladığı ihracat gelirleri ama çok daha önemlisi savaş döneminde biriktirilmiş ve iktidara gelindiğinde elde bulunmuş rezervler Demokrat Parti (DP) ve temsil ettiği ideolojinin toplumda kurumsallaştırılmasında kullanılan en önemli mali kaynaktır. Kaderin cilvesi işte. Önceki dönemde kazanılanlar sonradan DP’nin kendi siyasi iktidarını güçlendirmek için gerekli mali kaynakları oluşturmuştur.

Hep merak ederim… Acaba o günlerde tek parti döneminden kalma o rezervler olmasaydı, DP ve temsil ettiği düşüncenin toplumda karşılığı bu denli güçlü olur muydu? Eğer DP’nin toplumda karşılık bulması ekonomik uygulamalarının neticesinde sivil halkın daha fazla refah sağlaması ise böyle bir rezervin olmadığı bir durumda, bu denli refahın üretilebilmesi çok da mümkün olmazdı.

Daha da önemlisi bu savaş döneminin rezervleri olmasaydı, acaba çok partili rejim sancısız bir şekilde ülkemizde inşa edilebilir miydi?

1950’lerin sonuna doğru DP iktidarı, dünyada Türkiye lehine olan konjonktürün kaybolmasıyla dışarıdan yabancı kaynak arayışına girişerek, kamuoyunun alışık olduğu refahı devam ettirmek istemiştir. Ancak bu girişimleri başarılı olamamış ve ülke 1958 yılında ödemeler dengesi kriziyle karşılaşmıştır. Siyasetteki kalıcılığını sağlayamamıştır.

Ekonomik krizle birlikte baş gösteren siyasi istikrarsızlık, 1960 yılında askeri bir darbe ile noktalanmıştır. Askerler kendi dünya görüşlerine göre bir rejim tasavvur etmişler ve onu inşa etmeye çalışmışlardır.
1960’ların ilik yılların ilk yıllarında baş göstermek ekonomik darboğazlarla baş edebilmek ve bu dönemde benimsenen sanayi odaklı kalkınma stratejisi ciddi miktarda mali kaynağa ihtiyaç duymaktaydı. Bu dönemde refahın kaynağı değişirken, refahın kullanılacağı alanlarda da kırılma gerçekleşmiştir. Bu dönemde artan uluslararası gelişmelerin de etkisiyle, Türkiye hem NATO üzerinden, hem de Türkiye’nin mensubu olduğu kampın diğer üyelerinden askeri ve ekonomik kaynağa erişebilme imkânı bulmuştur. Ancak tüm bu kaynaklar o dönemde siyasi istikrarın oluşturulabilmesine olanak sağlayamamıştır. Yeterli mali kaynağı olmayan o günlerdeki iktidar adayları sürekli siyasi istikrarsızlıklar ve ekonomik sorunlarla baş etmek zorunda kalmışlardır.

1970’ler sanayide derinleşmenin yaşandığı, beraberinde toplumsal dönüşümün hızlandığı bir dönemdir. Bu dönemde, şehirleşmeyle birlikte toplumun refah anlayışında da ciddi bir değişim yaşanmıştır. Ancak uluslararası sistemde yaşanan radikal değişime ayak uyduramayan Türkiye, aynı dönemde yeni ekonomik sıkıntılar yaşamaya başlamıştır. Dışarıdan yapılan borçlanmalar, özellikle Avrupa’dan gelen işçi dövizleri o dönemin en önemli mali kaynaklarını oluşturmuş, ama yeterli olmamıştır.

Ancak bu kaynaklar ülkenin o günlerde alışık olduğu refah düzeyine bile ulaşabilmesine olanak sağlamamıştır. Dolayısıyla 1970’lerdeki koalisyon iktidarlarının ömürleri son derecede kısa olmuştur. O günlerde hedeflenen refah düzeyleri bugüne göre düşük olsa bile, borçlanma ve enflasyonla toplumun refah talepleri karşılanmaya çalışılmıştır.

Sonunda bu süreç de uzun soluklu olmamış ve 12 Eylül 1980’de askeri bir başka darbe ile kesintiye uğramıştır. Yine askerlerin önderliğinde yeni bir rejimin kamuoyu nezdinde meşruiyetinin arayışı başlanmıştır. Ancak bu kez uluslararası kurumlardan ülkeye ciddi kaynaklar aktarılmış ve o günkü iktidarın düşüncelerinin ülke genelinde kurumsallaşmasına imkân sağlanmıştır.

Bu dönemde sadece terörün bitirilmesi bile vatandaş açısından önemli bir refah kazancıydı ve askeri rejimin meşruiyetine önemli katkıda bulunmuştur. Ancak bunun sürdürülebilmesi için ekonomide daha fazla refah üretimine ihtiyaç duyulmaktaydı.

Askerlerden sonra iktidara gelen ANAP’ın liderliğinde, çok uzun bir aradan sonra ilk kez ülke kendi imkânlarıyla kaynak üretimine başlamıştır. Sanayi üretiminin ihracata yöneltilmesiyle 1980’lerin başlarında elde edilen mali kaynaklar, ülkenin kendi üretim kapasitesinin sonucudur. Ama bunun bedeli ağır olmuş ve bu bedel ağırlıklı olarak dar gelirlilere ve ücretlilere ödettirilmiştir.

Ülkenin ödemesi gereken borçlar ve sanayinin ihracat kapasitesi veriyken, elde edilen bu mali kaynakların kamuoyuna refah olarak yansıtılamamıştır. O dönemde Turgut Özal liderliğindeki ekibin kurmayı düşündüğü rejimin devamı için, sürdürülebilirliği olmadığı için refah düzeyinin arttırmasına ve bunun için de ek mali kaynaklara ihtiyaç duyulmuştur. Askerin olmayışı, sivil toplumun refah taleplerini daha görünür bir şekilde gündeme getirebilmelerine yol açmıştır. Bu kaynakların artırılamadığı bir ortamda iktidarın refah arttırıcı harcamalarından ödün vermemesi, 1980’lerin sonunda ekonomiyi ufak çaplı bir krizle karşı karşıya bırakmıştır. Bunun ardından da 1991 yılında yapılan genel seçimlerde ANAP liderliğinde inşa edilmeye çalışılan rejim son bulmuştur. Bu dönemde serbest piyasa sisteminin inşası yönünde yapılan reformlar toplumda kalıcı etkiler bırakmış, aynı 1970’lerde olduğu gibi toplumun refah algısında yeni bir değişim olmuştur.

Ardından gelen 1990’lı yıllarda ise siyasi rejim ciddi politik ve ekonomik istikrarsızlıklar içinde oldu. Refah artışlarını bırakın, mevcut refah düzeyini bile korumakta zorlanan iktidarlar, ihtiyaç duydukları kamuoyu desteğini bile konsolide edemedi. Ülke sürekli çok partili koalisyonlara mahkûm oldu.
32 numaralı kararname ile birlikte gelen TL’nin konvertibilitesi, bu dönemde iktidarların en önemli mali kaynak aracı oldu. Ülke ekonomisi aynı bugün olduğu gibi yabancı kaynak kullanımını arttırarak, kamu harcamaları üzerinden refah üretilmeye çalıştı. Ama bu yeterli olmadı. Bu dönemde devletin kamu hizmeti sağlama kapasitesinde ciddi düşüşler yaşandı.

İşte AKP böyle bir ekonomik ve siyasi koşulların üzerine geldi. Biraz içsel, biraz da dışsal koşulların sağladığı olanakları iyi kullanarak, iktidar gücünü elde etti. Ama hiç bir zaman kendi iktidarının finansmanı olacak mali kaynakları ülke içinden sağlamayı tercih etmedi. Bunda başarısız oldu. Kolay yoldan refah teminini tercih ederken, Türkiye ekonomisinin temel sorunlarını da görmezden geldi. İlgi ve alakasını kendi siyasi ajandasına yoğunlaştırarak, finansal koşulları veri kabul etti. Sandılar ki, ihtiyaç duydukları para sürekli dışarıdan gelecek. Geçmişi iyi okuyamayan bu kadrolar, yine geçmişte yapılan hataları yapmaya başladılar. Bir de buna iddialı hedefleri eklediler.

Maalesef ülkemiz 20 yıla yakın süre boyunca sürekli dışarıdan elde edilen yabancı kaynaklarla refah üretti. Bir türlü ekonominin kendi kaynaklarını üretebilme kabiliyeti geliştirilemedi. Ülkemizin iktisat tarihinde bu denli çok dış kaynak kullanımı görülmemiştir. Sermaye girişleri devam ettiği sürece refah üretebilen iktidar, bununla iktidarını destekleyecek kamuoyu rızası üretebilmekteydi. Bu dönemde istikrarlı bir şekilde üretim yerine sürekli tüketim tercih edildi. Ülke ekonomisinin bu zayıflığı göz ardı edilerek, son derecede elverişsiz dünya ekonomisinde, iddialı bir rejime geçmeye çalıştılar. Beklenen oldu, sistem çalışmadı. Ülke yine geçmişte benzeri olan krizlerden birinin daha eşiğine geldi. Zira eloğlu bu rejimi ikna edici bulmadı ve para yatırmadı. Gelecek yaşadığımız bu krizi Türk tipi başkanlık sisteminin başarısızlığının bir göstergesi olarak görecektir.

Umarım gerekli dersler buradan çıkartılır.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus