Ruşen Çakır, Meclis’te bakanlar ve MİT Başkanı’nın dinlenmesinin ertelenmesinden endişe duyduğunu söyledi. Çakır, barış sürecinde sabotaj ihtimalinin olduğunu ancak henüz somut bir hamle göremediklerini belirtti. PKK’nın mayısta fesih açıkladığını ama silahlı varlığını sürdürdüğünü anlattı, Suriye’deki görüşmelerin olumlu seyrettiğini aktardı.
Tahmini okuma süresi: 4 dakika
Ruşen Çakır, barış süreci hakkında önemli değerlendirmelerde bulundu ve Meclis’te bakanların ve MİT Başkanı’nın komisyonda dinlenmesinin ertelenmesine dikkat çekti. Çakır, bakanların programının uyumadığı gerekçesiyle buluşmanın ertelendiğini söyledi ve durumdan rahatsızlık duyduğunu ifade etti.
Çakır, “Kıllandım tam kelime bu, ne oluyor diye” diye konuştu ve bakanların gerçekten işlerinin olabileceğini kabul etmekle birlikte çok kritik bir süreç yaşandığını, zamanın da akıp gittiğini vurguladı. Meclis’teki komisyon bu hafta bakanları ve MİT Başkanı’nı kapalı oturumda dinleyecekti ve bu son dinleme olacaktı, ardından komisyon hukuki düzenlemeler üzerine tartışmalara başlayacaktı.
Erdoğdu’nun barış süreci analizi
Çakır, Birikim’in internet sayfasında yayımlanan bir yazıya değindi ve genç akademisyen siyaset bilimci Ulaş Erdoğdu’nun “barış sürecinde riskler ve fırsatlar” başlıklı yazısını okuduğunu söyledi. Yazının dünya örneklerinden hareketle Türkiye’deki sürecin önündeki sorunları ve fırsatları ele aldığını, özellikle bu tür süreçlerde veto aktörlerinin çıkabileceğine dikkat çektiğini anlattı.
Çakır, yazıda her taraftan, her iki taraftan ya da üçüncü taraflardan sabotajcıların çıkabileceğinin söylendiğini ve bunların sosyal bilimlerde literatüre yerleşmiş kavramlar olduğunu belirtti. Erdoğdu ile bugün bu konuları daha geniş konuşacaklarını ve bir kayıt yapacaklarını da duyurdu.
“Taraflarda ciddi bir ayrışma görünmüyor”
Çakır, Bahçeli’nin farklı gerekçelerle ilerletilen bir komplo dinamiği ve mekaniğinin devrede olduğunu söylediğini aktardı ve farklı gerekçelerle derken birçok farklı kesimi kastettiğini, Ulaş Erdoğdu’nun yazısına göre her iki taraftan da aykırı seslerin çıkabileceğini belirtti. Ancak Türkiye’de ilginç bir şekilde şu ana kadar devlet ve Kürt hareketi anlamında çok fazla ayrışma olmadığını vurguladı.
Çakır, en önemli hususun Öcalan’ın örgüt üzerindeki tahakkümü olduğunu, onun dediğinin olduğunu söyledi ve 27 Şubat’ta fesih çağrısı yaptığını, mayıs başında örgütün yaklaşık 50 yıl sonra kendini feshettiğini açıkladığını hatırlattı.
“Devlet tarafından somut adım atılmadı”
Çakır, 11 Temmuz’daki PKK’nın silah yakma seremonisinin çok fazla simgesel olduğunu ve pek bir şey yaşanmadığını, devlet tarafından yapılan tek şeyin Meclis komisyonu kurulması olduğunu ama başka bir adım atılmadığını ifade etti. Şu haliyle bakıldığında aslında provokasyona ve sabotaja çok elverişli bir aşamada olduklarını söyleyen Çakır, bu sürecin başarıyla sonuçlanmasını istediğini ve bu nedenle kaygı ve endişe duyduğunu belirtti.
Çakır, sürecin yumuşak karnının Suriye olduğunu ve bunu herkesin baştan beri bildiğini, Bahçeli’nin de bunu sürekli dile getirdiğini söyledi. Bahçeli’nin dünkü konuşmasında Suriye’den “görüşme trafiği ve olumlu seyreden müzakere etapları” diye bahsettiğini aktardı.

“Suriye’de olumlu bir gidişat var”
Çakır, son günlerde SDG temsilcilerinin ve Kürtlerin Suriye’ye gidip yaptıkları temaslar olduğunu, Mazlum Abdi’nin peş peşe açıklamalar yaptığını söyledi. Suriye’de Kürtlerin Suriye ordusuna entegre olması meselesinin ciddi bir şekilde gündemde olduğunu ancak henüz somut adım atılamadığını belirtti ve hâlâ çok çetin bir mesele olduğunu ama olumlu bir gidişatın ortada olduğunu vurguladı.
Çakır, eğer Suriye’de çok büyük bir arıza çıkmazsa Türkiye’deki süreci sabote edilme ihtimalinin azalacağını ifade etti ve şu gün yaşanan duraklama ya da ağır işleyişin birilerini sevindirebileceğini, birilerini mutlu edebileceğini, birilerini de üzebileceğini söyledi.

Duran Kalkan’ın Kıbrıs açıklaması
Çakır, Duran Kalkan’ın “Dananın kuyruğu Kıbrıs’ta kopacak” dediğini hatırlattı ve ardından Kıbrıs seçimlerinin olduğunu, iktidarın desteklediği adayın kaybettiğini aktardı. Kalkan’ın seçimleri mi yoksa başka şeyleri mi kastettiğini anlamanın şu anda mümkün olmadığını söyledi.
Çakır, Kalkan’ın enerji meselelerine dikkat çektiğini ve Türklerin bu konuda etkili olabilmek için Kürtleri kazanmak zorunda olduğunu söylediğini belirtti.
Videonun deşifresi:
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Meclis’teki komisyonun bu hafta bakanları ve MİT Başkanı’nı kapalı oturumda dinlemesi söz konusuydu ve bu son dinleme olacaktı. Ondan sonra da Meclis komisyonu yapması gereken süreçle ilgili hukuki düzenlemeler üzerine tartışmalara başlayacaktı. Fakat bakanların programı uymadığı gerekçesiyle ertelendi bu buluşma ve açıkçası, ne denir, kıllandım. Tam kelime bu, ‘‘Ne oluyor?’’ diye. Evet, gerçekten bakanların işleri olabilir ama çok kritik bir şey yaşanıyor ve zaman da akıp gidiyor. Acaba bir şey mi var, bir terslik mi var diye insan sormadan edemiyor. Daha sonra dün, Birikim‘in internet sayfasında çok güzel yazılar çıkıyor, orada genç bir akademisyenin, siyaset bilimci Ulaş Erdoğdu’nun “Barış Sürecinde Riskler ve Fırsatlar” başlıklı yazısına baktım. Dünya örneklerinden hareketle Türkiye’deki sürecin önündeki sorunları ve fırsatları ele alan bir yazı ve orada özellikle bu tür süreçlerde ‘‘veto aktörleri’’ diye birtakım aktörlerin çıkabileceğini, her taraftan, her iki taraftan da çıkabileceğini ya da üçüncü taraflardan çıkabileceğini söylüyor. ‘‘Bozguncular’’, ‘‘sabotajcılar’’ gibi bunlar sosyal bilimlerde literatüre yerleşmiş kavramlarmış. Biz de biliyoruz aslında bunları. Bunların olabileceğini söylüyor ve bu anlamda bir değerlendirme yapmış. Çok öğretici, en azından benim çok ilgimi çeken bir yazıydı ve zaten kendisiyle de bunları işte tam bugün konuşacağız aynı zamanda. Bugün kendisiyle bu konuda bir kayıt yapacağız.
Bu ‘‘sabotajcılar’’, ‘‘bozguncular’’ derken, Devlet Bahçeli’nin grup konuşması… Ben genellikle Bahçeli’nin konuşmalarının tam metinlerini edinir ve okurum. Yıllardır böyle diyelim. Genellikle bunları Meclis’te olduğumuz zaman basılı halini dağıtırlar danışmanları ya da internet ortamından iletilir. Baştan sona okudum hep yaptığım gibi. Tabii ki dünkü konuşmasında Kuzey Kıbrıs’la ilgili söyledikleri en çok tartışıldı, edildi. Bunu daha önce de söylemişti. Seçimin hemen ardından pazartesi günü de söylemişti. Onları biraz daha açtı ve Kuzey Kıbrıs’a plaka numarası verdi Bahçeli. Ama ben orada o konuşmada süreçle ilgili söylediklerine daha fazla önem atfettim. Arada kaynadılar. Genellikle böyle oluyor. Bahçeli’nin birtakım çok sert çıkışları oluyor değişik konularda, şaşırtıcı ama aralarda başka mesajlar serpiştirilmiş oluyor. Orada karşıma bir kavram çıktı: “Komplo mekaniği”. Şimdi “darbe mekaniği” diye bir şey duymuştum, genellikle siyasi darbelerin olmasının nasıl bir mekanizmayla olduğuna dair. “Komplo mekaniği” lafını açıkçası ilk defa duyuyorum. Belki çok yaygındır, benim karşıma çıkmadı. Ama Bahçeli burada tam tanımlamadan son dönemde yaşanan bazı olayları dile getiriyor ve bunları bir tür hadsizlik olarak değerlendiriyor. Sürecin ruhuna aykırı hareket etmek olarak değerlendiriyor, ki bunların başında son günlerde Abdullah Öcalan konusunun fazlasıyla Kürt hareketi tarafından öne çıkarılması var. Onun umut hakkının öne çıkarılması var. Avukatları, kendisi ve birtakım yürüyüşler falan da oldu biliyorsunuz. Bu konu bir rahatsızlık yarattı. Hatta bundan dolayı sürecin durduğunu ileri sürenler bile oldu. Bahçeli bu konuda serinkanlı bir şekilde ama uyarıyor. Bazı başka notlarında da uyarılarda bulunuyor ve baktığınız zaman ne demiş: “Farklı gerekçelerle ilerletilen bir komplo mekaniği devrededir” demiş. ‘‘Farklı gerekçelerle,’’ derken birçok farklı kesimi kastediyor aslında.
Ulaş Erdoğdu’nun yazısına gelecek olursak, her iki taraftan da birtakım aykırı sesler çıkabilir. Ama Türkiye’de ilginç bir şekilde şu ana kadar baktığımız zaman, devlet ve Kürt hareketi anlamında baktığımız zaman çok fazla ayrışma yok. En önemli husus tabii ki Öcalan’ın örgütü üzerindeki bir anlamda tahakkümü, onun dediğinin olması ve 27 Şubat’ta fesih çağrısı yaptı. Mayıs başında örgüt yaklaşık 50 yıl sonra kendini feshettiğini açıkladı. Ama feshetmesi her şeyin bittiği anlamına gelmiyor. Hâlâ silahlı bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Ama bir silahlı çatışma, şu bu yaşanmıyor. Böyle bir durum var Türkiye’de. Şu anda en büyük tehlike örgütün içerisinden birilerinin, birtakım yöneticilerin, grupların, fraksiyonların çıkıp “biz bu süreci tanımıyoruz” demeleriydi. Birtakım itirazların olduğu söylendi ama anladığımız kadarıyla bunlar bir şekilde yatıştırıldı ya da bastırıldı. Bizzat Öcalan’ın devreye girdiği de ileri sürülüyor, PKK içerisinde süreç konusunda şüphe duyanlar açısından. Devlet açısından baktığımız zaman da MHP daha ileride, AK Parti biraz daha geride bir şekilde, bir ayrılık gayrılık yok gibi. Fakat burada önemli olan husus taahhüt meselesi. Taraflar bir şeyler taahhüt ettiler. PKK, silah bırakmayı ve kendini feshi. Devlet de bu sorunu çözme, toplumsal entegrasyon, siyasi entegrasyonu söyledi. Ama o konuda 11 Temmuz’daki PKK’nın silah yakma seremonisi, ki çok fazla simgeseldi, pek bir şey yaşanmadı. Devlet tarafından da yapılan bir tek komisyon, Meclis komisyonu kurulması oldu ama bir adım atılmadı. Şu hâliyle bakıldığı zaman aslında provokasyona, sabotaja çok elverişli bir aşamadayız açıkçası. Ve bu sürecin başarıyla sonuçlanmasını istiyorsanız, ki ben onlardan birisiyim, bir kaygınız, endişeniz oluyor. Bunun başarısızlıkla sonuçlanmasını isteyenleri de memnun edecek bir durum var.
Fakat burada çok önemli bir husus var. Sürecin yumuşak karnı Suriye. Bunu herkes biliyor. Baştan beri bunu biliyoruz. Bahçeli de bunu sürekli dile getiriyor mesela, Erdoğan da bazen tehditvari çıkışlarla. Ama Bahçeli’nin dünkü konuşmasında ‘‘görüşme trafiği ve olumlu seyreden müzakere etapları’’ diye bahsetti Suriye’den. Çünkü son günlerde SDG temsilcilerinin, Kürtlerin Suriye’ye gidip yaptıkları temaslar var. Mazlum Abdi’nin peş peşe yaptığı açıklamalar var. Fakat Suriye’de Kürtlerin Suriye ordusuna entegre olması meselesi ciddi bir şekilde gündemde ama henüz somut adım atılabilmiş değil. Bunu dün Amberin Zaman’la da konuştuk. İzlediyseniz görmüşsünüzdür. Hâlâ çok çetin bir mesele. Fakat olumlu bir gidişat olduğu ortada. Eğer Suriye’de çok büyük bir arıza çıkmazsa Türkiye’deki süreci birilerinin sabote etme ihtimali azalacak. O hâliyle bakıldığı zaman şu gün yaşanan duraklama ya da ağır işleyiş birilerini sevindirebilir, birilerini mutlu edebilir, birilerini de üzebilir. Fakat benim gördüğüm kadarıyla şu aşamada, hani başlıkta dediğim ‘‘Sabote mi ediyorlar?’’, etmek isteyen çok kişi var ama şu aşamada pek ediyor gibi gözükmüyorlar. Ama şunu özellikle vurgulamak lazım: Birtakım somut adımların karşılıklı atılması hâlinde işte o zaman sabotajları, sabotaj girişimlerini en azından daha fazla göreceğiz gibime geliyor. Şu aşamada açıkçası taraflar da ağır aksak gidiyorlar. Sabotörler de diyelim, sabotajcılar da ağır aksak gidiyorlar. Herkes dikkatli bir şekilde bir şeyleri bekliyor.
O bir şeyler ne olacak? Muhtemelen PKK’dan yeni silah bırakma hareketleri göreceğiz. Bu konuda Kasım ayına çok kişi işaret ediyor. Olabilir. Öte yandan Meclis’te birtakım şeylerin komisyon tarafından çıkarılmasıyla, birtakım yasal düzenlemelerle kademe kademe birilerinin, PKK ile ilişkili birilerinin Türkiye’ye gelmelerine ve cezaevindeki birilerinin de serbest bırakılmasına herhalde tanık olacağız. Dolayısıyla sabotaj ihtimalinin olduğu ama gözle görülür bir hamlenin yapılmadığı bir aşamadayız. Kandil’den yapılan birtakım açıklamalar var. Duran Kalkan’ın en son söyledikleri var. Hemen sürece karşı olanlar bunu bir şekilde kullanmaya çalıştılar, özellikle Öcalan hakkında söylediklerini. Orada bir şey vardı. Hâlâ herkes bunu anlamaya çalışıyor, nedir diye. Duran Kalkan “Dananın kuyruğu Kıbrıs’ta kopacak” demişti. Ardından Kıbrıs seçimleri oldu ve iktidarın desteklediği aday kaybetti. Seçimleri mi kastediyor, yoksa başka şeyleri mi kastediyor, bunu anlamak şu anda mümkün değil. Fakat orada söylediği bir husus var. Enerji meselelerine dikkat çekiyor ve Türklerin bu konuda etkili olabilmek için Kürtleri kazanmak zorunda olduğunu söylüyor, Ankara’nın. Yani esas olarak “bizimle birlikte hareket edin, bizi yanınıza alın” demeye çalışıyor. Evet, burada noktayı koyalım. Dediğim gibi Ulaş Erdoğdu’yla bugün bu konuları daha geniş konuşacağız. Ben iyimser biliniyorum, o daha az umutlu diyelim. Bakalım nasıl bir yayın olacak.
Bugün, Türkiye’de çok bilindiğini düşünmediğim, bilenler tabii ki var, görünce siz de hepiniz hatırlayacaksınız ama adını belki bilmiyor olabilir insanlar; çünkü geçen ithaf ettiğim Jean-Luc Godard gibi yine bir İsviçreli. Ben açıkçası Bruno Ganz’ın İsviçreli olduğunu bilmiyordum. Evet, Bruno Ganz. İsviçreli olduğunu bilmiyordum. İsviçreliymiş. Ben nedense onu Avusturyalı sanıyordum. Yani yıllarca seyrettiğim, severek izlediğim birisinin milliyetini bile bilmiyormuşum. Bruno Ganz bir oyuncu, sinema oyuncusu. 1941 doğumlu, 2019’da ölmüş ve çok olmasa da Avrupalı bir oyuncunun filmleri o kadar çok bilinmiyor olabilir. Fakat özellikle bazı filmlerini söyleyince muhakkak izlemeseniz bile duymuşsunuzdur. “Çöküş” diye çevrilecek bir filmde Hitler’i oynadı. Çok iyi bir oyunculuktu. Zaten çok iyi bir oyuncu. Wim Wenders’in “Berlin Üzerindeki Gökyüzü” müthiş bir filmdir. Evet, işte Bruno Ganz bu. Bruno Ganz orada oynadı. Wim Wenders’in “Amerikalı Arkadaş” filminde de oynamıştı. Faust’u canlandırmış bir filmde, Faust oynamış. Herzog’un “Nosferatu” filminde vampiri oynadı. Ama benim en sevdiğim filmi, ben onu hâlâ unutamam: 1983 yapımı yönetmen Alain Tanner’in, ki o da yanılmıyorsam İsviçreli olsa gerek, “Beyaz Kentte”, Lizbon’da geçen bir filmi. O beni çok çok etkilemişti. Ben Bruno Ganz’ı orada keşfettim diyebilirim. Çok Türkiye’de bilinmiyor, biliniyor ama diğer Amerikalı oyuncular gibi ya da bir Marcello Mastroianni gibi ya da Alain Delon, Jean-Paul Belmondo gibi bilinmiyor ama iyi bir oyuncu olarak Bruno Ganz’ı bir not olarak düşmek istedim ve onu saygıyla ve minnetle andığımı da bir kere daha bu yayın vesilesiyle dile getirmek istiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







