Gençler neden hınçlı? Ne yapılmalı, ne yapılmamalı? | Prof. Dr. Emre Erdoğan & Ruşen Çakır

İSTANBUL (Medyascope) – Gençler neden hınçlı? Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırılarının gündemde tuttuğu gençlik şiddeti sorununu değerlendiren Prof. Dr. Emre Erdoğan, Türkiye’de her yıl milyonlarca çocuğun eğitim sisteminin dışına çıktığını ve bu çocuklarda derin bir hınç biriktiğini vurguladı. Erdoğan’a göre araştırmalar, gençlerin yüzde 91’inin sisteme yönelik öfke taşıdığını ortaya koyuyor.

Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Prof. Dr. Emre Erdoğan, Türkiye’de gençlerin yüzde 91’inin sisteme karşı hınç taşıdığını vurguladı.
  • Siverek’teki okul saldırısı, dışlanan bir çocuğun hıncını yansıtırken, Kahramanmaraş’taki olay daha karmaşık bir durumdur.
  • Eğitim sistemindeki fırsat eşitsizliği, çocukları ilkokuldan itibaren dışlayarak hınç biriktiriyor.
  • Yasakçı çözümler ve güvenlik tedbirleri sorunu derinleştiriyor, asıl çözümse çok boyutlu müdahale modellerinde.
  • Sistem, çocukların sağlıklı ilişkiler kurmasını engelliyor; bu durum öfke ve hınç yaratıyor.

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ile konuşan İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emre Erdoğan, Türkiye’deki okul saldırılarını tetikleyen yapısal sorunları anlattı. Şanlıurfa’da saha çalışması yürüten Erdoğan, Siverek ile Kahramanmaraş olaylarını birbirinden net biçimde ayırdı.

Siverek ile Kahramanmaraş arasındaki fark büyük

Erdoğan’a göre Siverek’teki saldırı, okuldan dışlanan bir çocuğun hıncını dışa vurmasıyla açıklanabilir ancak Kahramanmaraş vakası çok daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor. Erdoğan, “14 yaşında bir çocuğun 5 tabancaya erişimi nasıl oldu?” sorusunu sordu ve bu sorunun yanıtının tartışmayı başlı başına noktaladığını vurguladı.

Erdoğan’a göre Kahramanmaraş’taki olay planlı, silahlı bir okul baskını niteliğinde olup 1999 tarihli Columbine Lisesi saldırısının “klasik” örüntüsüyle örtüşüyor. Olayla ilgili “gizli örgüt” iddialarının ise henüz kent efsanesi düzeyinde kaldığını belirtti.

Erdoğan, Türkiye’de eğitim sisteminin yapısal olarak sürekli bir “kıyma makinesi” gibi işlediğini öne sürdü. Hangi aileye doğulduğuna, hangi şehirde yaşandığına göre fırsatların belirlendiği bu sistemde çocuklar ilköğretimden itibaren dışlanma riskiyle karşılaşıyor. Şanlıurfa’daki 45 kişilik sınıflarda alınan eğitimi İstanbul’daki küçük, donanımlı sınıflarla kıyaslayan Erdoğan, uçurumun aynı il içinde bile sürdüğünü aktardı. Nitelikli devlet okullarına girebilmek için sınav kazanmak yetmiyor; üstüne 4 milyon Türk Lirası’nın üzerinde ücret de gerekebiliyor.

Gençler neden hınçlı? Ne yapılmalı, ne yapılmamalı? | Prof. Dr. Emre Erdoğan & Ruşen Çakır
Gençler neden hınçlı? Ne yapılmalı, ne yapılmamalı? | Prof. Dr. Emre Erdoğan & Ruşen Çakır

Araştırmalar yüzde 91 oranında sisteme hınç olduğunu gösteriyor

Erdoğan’ın aktardığı araştırma bulgularına göre, gençlerin yüzde 91’i “bu hayatta hak etmediği hâlde iyi yaşam sürenler var” görüşüne katılıyor. İşsiz gençlerde bu hıncın daha yoğun olduğunu belirten Erdoğan, söz konusu öfkenin bireysel değil sisteme yönelik olduğunu vurguladı: “Sistem onları bu hale götürüyor.”

Akademik başarısızlığı yalnızca bireysel yetersizlikle açıklamanın yanıltıcı olduğunu söyleyen Erdoğan, ortalama hane halkı büyüklüğünün yedi kişi olduğu bölgelerde ders çalışacak yer, masa ya da rehberlik bulamayan çocukların sisteme tutunamamasının kaçınılmaz olduğunu anlattı. Okulu bırakan bu çocuklar açık liseye yönlendiriliyor; Erdoğan ise açık lisenin pratikte neredeyse “var olmayan bir şey” olduğunu söyledi.

Gençler neden hınçlı? Ne yapılmalı, ne yapılmamalı? | Prof. Dr. Emre Erdoğan & Ruşen Çakır
Gençler neden hınçlı? Ne yapılmalı, ne yapılmamalı? | Prof. Dr. Emre Erdoğan & Ruşen Çakır

Yasakçılık ve polisiye tedbirler sorunu derinleştirir

Erdoğan, saldırıların ardından gündeme gelen polisiye ve yasakçı çözümlere karşı net bir tutum sergiledi. Sosyal medya kısıtlamaları ile dijital oyun yasaklarının sorunu çözmeyeceğini, aksine gençleri daha az denetlenebilir platformlara ittiğini vurguladı. 15 yaş altına sosyal medya kısıtlaması uygulanan ülkelerde VPN kullanımının arttığını, kapatılan bir uygulamanın yerini uçtan uca şifreli, kayıt gerektirmeyen bir başkasının aldığını aktardı.

Güvenlik tedbirlerinin tek başına çözüm olmadığını da belirtti: “Güvenlik önlemleri artan okullarda saldırı oranı düşmüyor, aksine bazı veriler daha yüksek olduğunu gösteriyor.”

Erdoğan’a göre asıl gereken, çocuğun ailesiyle, okuluyla ve toplumla sağlıklı ilişki kurmasını sağlayan çok boyutlu bir müdahale modeli; polisiye tepkiler ve yasaklar bu tabloda çözüm değil, ek bir sorun kaynağı.

Video deşifresi

Hazırlayan: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Okullardaki saldırılar; Türkiye’nin gündeminde bu var. Siverek, Kahramanmaraş ve bundan sonra ne olacağı belirsiz. Ne oluyor, neden oluyor bu olay? Özellikle gençler, çocuklar, öğrenciler, onların arayışları, onların beklentileri… Bütün bunları İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Profesör Emre Erdoğan’la konuşacağız. Hoş geldin.

Emre Erdoğan: Merhabalar. Hoş bulduk.

Ruşen Çakır: Konuşacak çok şey var ama önce şunu bir belirtelim. Siz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde uzun bir süredir, yıllardır diyelim, gençler ve çocuklar üzerine çalışıyorsunuz.

Emre Erdoğan: Evet.

Ruşen Çakır: Sahaya da çıkıyorsunuz ve hatta sizin son saha çalışmalarınızdan birisi Şanlıurfa, Siverek’te oldu. Önce şunu söyleyeyim: Daha önce mesela Eskişehir’de bir çocuğun saldırısı vesaire gibi olaylar oldu ya da birtakım cihatçı örgütlerde genç yaşta çocukların olduğunu falan da gördük. Ama bu olaylar Türkiye’de ilk defa oluyormuş gibi okula yönelik saldırı olarak… Sen bu konuyu çalışan birisi olarak şaşırdın mı?

Emre Erdoğan: Aslında bu özellikle Kahramanmaraş’taki olay bir açıdan kendisinin ilk örneği. Yani bizde üç dört tane olay var. Bu hatırlarsınız geçen sene Topkapı’da olan bir olay var, Eskişehir var; ama böyle bir okula yönelik silahlı saldırı, yani bu şekilde beş tane silahla gidip orada bu kadar çok kişinin canına kıyma benim bildiğim ilk defa. Onun haricinde okulda şiddet, okula yönelik şiddet; bunlar var, biliyoruz. Bu açıdan bir ilk Kahramanmaraş’ta olan ama Siverek’te olan var olan bir şey. Bazen duyuyoruz, bazen duymuyoruz ve daha fazla önümüze çıkabilecek bir şey.

Ruşen Çakır: Yani Siverek’i ve Kahramanmaraş’ı ayırıyorsun.

Emre Erdoğan: Kesinlikle. Kahramanmaraş’ta şöyle bir şeyle karşı karşıyayız: Birinci koşul, eylemin gerçekleşmesi için beş tane tabancaya erişmek. Şimdi çok basit bir soru sorduğumuz zaman, “Kaç 14 yaşında çocuğun beş tabancaya erişimi var?” dediğimiz zaman zaten tartışma bitiyor. Yani beş tabanca birden; poligonda eğitim vesaire filan geçiyorum. Ötekisi ise okuldan dışlanan, okulu bırakan; akademik başarısı olabilir, başka bir şey olabilir, bir çocuktan bahsediyoruz. Onun gösterdiği bir tepkiden görüyoruz. Ondan milyonlarca var. Yani Türkiye’de her sene milyonlarca çocuk bir şekilde eğitim sisteminin dışına çıkıyor. Yolsuz kalıyor, umutsuz kalıyor ve o çocuklar potansiyel oluşturuyorlar.

Ruşen Çakır: Şöyle anlıyorum: Siverek’teki okuldan dışlanmanın, yani okula olan bir hıncını ifade ederken Kahramanmaraş’taki daha kompleks, daha karışık bir şey.

Emre Erdoğan: Daha karmaşık bir şey. Yani öncelikle dediğim gibi ilk kural o silaha erişebilmekten başlıyor. İşte başka iddialar var duyduğumuz; bütün bunlar üste geldiğinde olay gerçekleşiyor. Bunun şu anda duymakta olduğumuz gizli bir örgütün parçası olduğu, başka planlar yaptıkları vesaire bunların bir kısmı kent efsanesi olarak duruyor. Bu ama karmaşık bir olay. Ötekisi sıradan.

Ruşen Çakır: Nedir o sıradanlık? 

Emre Erdoğan: Sıradanlık şu: Türkiye’de eğitim sistemi her kademede belli sayıda çocuğu dışarıda bırakıyor baştan itibaren. Çünkü öncelikle sizin hangi aileye doğduğunuz, hangi şehirde olduğunuz nasıl bir eğitim, ilköğretim alacağınızı belirliyor. Hatta erken çocukluk eğitimi bile onunla alakalı. Alamayan çok çocuk var ya da nitelikli bir ilköğretim okuluna gidiyorsunuz; o ilköğretimin kalitesi inanılmaz uçurum. Yani şunu söyleyeyim ki Şanlıurfa o konuda da mimlidir eğitimin kötülüğü konusunda. Orada 40-45 kişilik sınıflarda alınan eğitimle İstanbul’da gayet iyi bir yerde, çok küçük bir sınıfta golf öğrenerek eğitim alma şansınız var. Böyle bir uçurum var. Aynı il içerisinde bile var. Sonra bir sınav daha geliyor. O sınava giriyorsunuz; zaten sınavda kaderiniz belli. Yani o sınava bir milyon çocuk giriyor da kaç tane koltuk için rekabet ediyorlar? İnanılmaz bir şey. Yani Türkiye’de ücretsiz nitelikli devlet okullarının toplam kontenjanı kaç, girebiliyorlar mı? Bunlar 500 tam puandan itibaren saymaya başlıyorlar. Bir de özel okullar var, 4 milyon üzerinde. Hem 500 puan alıyorsunuz bir de üzerinde 4 milyon veriyorsunuz. Dolayısıyla bunlardan birine girmek için inanılmaz bir rekabete giriyorsunuz 14 yaşında ve başka bir şey düşünemiyorsunuz. Sonra devam ediyorsunuz, dört sene sonra bir sınav daha geliyor. Bu kez de üniversite sınavına girmeye çalışıyorsunuz, bir kırımdan daha geçiyorsunuz. Bu her seferinde cinsiyet açısından, etnik köken açısından, maddi durum açısından birileri kıyılıyor. Sürekli sistem dışına giriyor. Sınavı kazandığınızda kazandığınız üniversitenin niteliği bile sizin maddi olanaklarınızla ve yaşadığınız şeyle alakalı. Yani tamamen bir kıyma makinesi olarak Türkiye’de eğitim sistemi sistematik olarak bazılarını dışarıda bırakıyor.

Ruşen Çakır: Peki, şimdi şöyle bir husus var, ben onu birkaç kere de vurguladım. Ülkeyi AK Parti yönetiyor 2002 sonundan beri, neredeyse 24 yıl oldu ve sen de biliyorsun ki AK Parti’nin en çok değişen şeyi Milli Eğitim Bakanlığı.

Emre Erdoğan: Evet.

Ruşen Çakır: Ve her gelen bakan sanki iktidara yeni gelmiş bir partinin bakanıymış gibi silip yeniden yapmaya çalışıyor. Ben öyle çok örnek biliyorum. Yani bakanlar arasında çok büyük fark var. Şimdiki de öyle oldu. Yani bir devrisabık yaratıyor vesaire. Bu zaten köklü sorunları iyice altüst ediyor, değil mi?

Emre Erdoğan: Tabii. Çünkü esas sorunumuz; çok kalabalık ülkeyiz, oradan başlayalım. Yani Türkiye’de birçok ülkenin nüfusundan daha fazla öğrenci var. Ve bu öğrencilerin çok büyük bir kısmı devlet okullarında okutuluyor. Yani bunun organizasyonunu devlet üstleniyor. Milyonlarca öğretmen var. Yani Türkiye’deki en büyük bürokratik makamlardan biri Milli Eğitim Bakanlığı Personel İşleri Daire Başkanlığı. Milyonlarca öğretmeni var ve bütün bunları Ankara merkezden hallediyor. Öğretmeni de oradan atıyor, müfredatı da oradan veriliyor ve çok büyük, inanılmaz büyük bir yapıyı yapmak zorunda. Şimdi AK Parti neyi başardı diyelim, tırnak içinde kullanalım: Kitleselleşmeyi başardı. Bu açıkçası Türkiye’de eğitimin kitleselleşmesi denen bir konuda AK Parti başarılı. Baktığımız zaman üniversite bunun bir şeyi tabii; yükseköğretimde daha fazla çocuk okula kayıt olmayı başardı. Bunda hiçbir sorun yok. Okulların niteliği de arttı açıkçası. Baktığımız zaman 2002’den bu yana çok sayıda okul inşa edildi ve bunlar tabii ki eski okullardan dahi iyi ve bu bedava. Yani bunları yaparken de devlet bütçesi kullanıldı, özel sektör finansmanıyla da yapılmadı. Kitleselleşmeyi başardı, kitapları bedava vermeyi başardı. Bunlar başarılı şeyler. Nitelikteki artışta sorun var ya; ama bu niteliği sadece eğitimin içeriği olarak görmemek lazım. Sadece PISA’ya odaklanmamak lazım. Bizim çok önemsediğimiz bir şey var, belki ileride de konuşacağız: Okul iklimi denen bir şey var. Niye okul iklimi diyoruz? Biz çok uzun zamandır çocuklarla çalışıyoruz ve Türkiye’deki birçok çocuk için okul, iyi olduğu yer. Yani okul, evinde olmayan olanaklara erişebildiği yer. Bu okulları bile düşün, evlerin hali ne? Yani Türkiye’de birçok çocuk kalabalık evlerde yaşıyor. Kendisine ait odası yok, kendisine ait masası yok, özel alanı yok. Arkadaşlarıyla yalnız kalabileceği bir yer yok. Spor tesisleri yokken okul bu. Orayı iyi hale getirmek lazım, okul iklimini iyi hale getirmek lazım. Bu sadece maddi koşullarla değil; nitelikteki kayıp burada. O kadar kalabalığız ve o kadar merkezi yönetiliyor ki bu okulun iklimini iyi yapmak için de Ankara’ya bakmak gerekiyor. Bu da başarılı olmuyor tabii.

Ruşen Çakır: Peki, şimdi Urfa’da çalıştığınızı söyledin ve Siverek olayının çok hayati olduğunu söyledin. Oradaki saldırgana benzeyen çok sayıda insan olduğunu söyledin. Oradaki mesele nedir? Biraz açsana. Yani okuldan dışlanmak, okuldan atılmak ya da bitirmemenin ötesinde bir şey sanki.

Emre Erdoğan: Şimdi şöyle bir şey; zaten okulda dışlanmanın en önemli sebeplerinden biri uyumsuzluk ve akademik başarısızlık. Şimdi bir adım geriye gittiğimizde biz bununla çok uğraşabiliyoruz. Çalışan çocuklarla da çalışıyoruz. “Niye bu çocuklar çalışıyor?” diyoruz; çünkü akademik olarak başarısızlarmış. Niye akademik olarak başarısızlar? Ortalama hane halkı büyüklüğü yedi; nasıl çocuk başarılı olsun? Şimdi çocuk akademik olarak başarılı olamıyor çeşitli koşullardan dolayı. Akademik başarısızlık sadece yetersizlik anlamına gelmiyor, olanağı yok. Yani ders çalışacak yeri yok, ders kitabı yok, bir tane yol gösterecek kimse yok, özel ders alamıyor. Bütün bunlarda başarısız oluyor. Oraya uyum sağlamıyor. Zaten 40 kişi, 45 kişi sınıf; zaten eğitim ontolojik deriz, varoluşsal olarak ne işe yarıyor onu bilmiyor. Orada tutunamıyor. Tutunamadığı zaman da ister istemez sistem dışına kaymaya çalışıyor. Tabii ki eğitim sistemi onu içeride tutmakla uğraşmıyor. “Onu gel seni açık liseye alalım,” diyor. Açık lise dediğimiz şey olmayan bir şey. Yani açık lise dediğiniz şey yoktur; kayıtlı bile olup olmamanız önemli değildir, sadece orada bir sıfatınız olur. Şimdi mesele şu: Bir okul, çocuğun göreli iyi olduğu yer; düşündüğünüz zaman. Yani başka ortamın olmadığı bir yerde, özellikle o bölgelerde, Güneydoğu Anadolu’da bir okul bahçesi sokaktan daha iyi durumda açıkçası. Arkadaşlıklar orada, ilişkiler orada; onun dışına gidiyor. Geri gelmeyeceğini biliyor. Yani geriye dönmek çok kolay bir şey değil çünkü akademik sistemin dışına çıkmış. Kalsa bile zaten önü çok açık değil. Hani üniversite sınavında mı bir başarı olacak? Dolayısıyla orayı kapatıyorsunuz. Orayı kapattığınız gibi başka bir yer açmıyorsunuz. Nereye açmıyorsunuz? Yani gidip “Bir mesleki eğitim al çocuğum,” da diyemiyorsunuz ya da “Sana bir iş bulalım,” da diyemiyorsunuz ya da “Sabah kalktın gel şurada bir merkezde vakit geçir, kendini geliştir,” de demiyorsunuz. Sokağa bırakıyorsunuz. Hınç oluyor ister istemez. Bizim bu yaptığımız araştırmalarda çıkan önemli şeylerden biri hınç.

Ruşen Çakır: Hınç.

Emre Erdoğan: Hınç duygusu. Yani sürekli bir öfke. Çok basit bir istatistik vereyim: %91’i “Bu hayatta hak etmediği halde iyi hayat yaşayanlar var,” diyor. Böyle bir öfkeden %91 bu görüşe katılıyor ve çok ciddi bir hınç. Ve hınç kimlerde yüksek? İşsizlerde daha yüksek. İşsiz gençlerde hınç var çünkü hak ettikleri hayata erişemediklerini düşünüyorlar.

Ruşen Çakır: Kime hınçları var?

Emre Erdoğan: Sisteme. Net olarak sisteme… Yani iki tür hınç var: Bir bireysel olarak, bir de sistem. Sistem hınçları var; sistem onları bu hale getiriyor.

Ruşen Çakır: Peki, Siverek’teki olaya bakacak olursak böyle çok kişi var diyorsun ama birisi bunu yapıyor.

Emre Erdoğan: Evet. Daha da fazla olabilir. Yani şimdi bu şiddetin boyutu var. Yani bunu o öyle olduğu için gördük. Başka birisi öğretmeni bıçakladı, bundan bir süre önce başka birisi sokakta arkadaşını bıçakladı, başka birisi cama taş atmıştır duymamışızdır. Yani bu hınç var. Çünkü çok basit bir şekilde, özellikle sosyal medyayla önüne bir cennet vadediliyor; karşılığında hiçbir şey alamıyor. Vadedilenle eline geçen arasında çok büyük uçurum var. O da hınca yol açıyor tabii ki.

Ruşen Çakır: Peki o zaman tabii çok köklü bir şeyden bahsediyoruz ve bunun çözümü böyle beş dakikada… Ben mesela bugün şey gördüm; birisi ne yapmak gerekir diye şöyle sıralamış, hiçbirisine itiraz etmiyorsun mesela diyelim ki okullarda rehber öğretmen sayısı artırılsın vesaire vesaire. Yani ilk akla gelen şeyleri söylüyor da olay sanki bunları aşmış gibi.

Emre Erdoğan: Tabii, yani çok boyutlu oldu. Bizim zaten yaklaşımımız belli bir modele dayanıyor. Bu modele “bioekolojik model” diyoruz. Bioekolojik modelin merkezinde çocuğun kendisi duruyor. Sonra yakın çevresi, mikro çevre diyoruz; sonra mezo dediğimiz okul vesaire; sonra ülkenin içerisinde bulunduğu makro. Bir de krono dediğimiz zaman. Yani şimdi deprem, pandemi; bütün bunlar zamanın ruhu, zamanın ruhu da çocuğu etkiliyor. Dolayısıyla bir müdahale, bir dizi müdahale geliştirilecekse bütün bu boyutlarla gerçekleşecek. Şimdi ailenin içinde, Güneydoğu’da ve Doğu Anadolu’da veliler öğretmen görmüyor, öğretmenler veli görmüyor. Veli toplantılarına gitmiyor kadın çünkü bir kadında o iş ve altı çocuk var. Hangi öğretmenle gidecek, hangi öğretmenle konuşacak? Öğretmen zaten doğuda görev yapan öğretmen; o bölgelerde görev yapan öğretmen zorlanıyor. Yani birçoğu batıdan gidiyor, geri dönmek için bekliyor. Oraya gidenler de o ortamda zorlanıyorlar. Bunlar bir araya gelip çocuğu konuşacaklar; çocuğa yardım edecek kimse yok. Babayı görmüyor. Yani birçok yerde pederşahi kültürümüz var, babayla ilişkisi sorunlu hale gelebiliyor. Net; çünkü çok basit bir şey, akademik olarak başarısız diyelim biz edebi olarak. Karnesinde kırık var; baba bunu bütüncül bir şekilde algılayacak durumda değil ki, kızıyor. Çünkü baba da farkında, eğitim şart. Yani Türkiye’de hâlâ sınıf atlamanın yolu eğitim. Biz bunu şöyle söylüyoruz: Urfa’dan çıkmanın yolu eğitimden geçiyor, sınav kazanmaktan geçiyor. Kazanamıyorsanız Urfa’dasınız. Bunu biraz bir adım daha ilerletin: Bu ülkeden çıkmanın yolu sınav kazanmaktan geçiyor.

Ruşen Çakır: Peki, kız ve erkek öğrencilerde belirgin farklar gördünüz mü?

Emre Erdoğan: Özellikle kız çocuklarının okutulmaması gibi bir eğilim fazlasıyla oluyor. Yani belli bir yaşa kadar okutuluyor, zaten gereksiz görülüyor okumaları. Erken evliliklerin yaygın olduğunu bize rehber öğretmenler anlattı. Çok yaygın bir şekilde erken evlilik var. Ev içi bakım yükü var; bizim en önemli şeylerimizden bir tanesi o yok saydığımız. Ne demek? Aile kalabalık; yaşlısı var, küçüğü var. Yani dört çocuk, beş çocuk, altı çocuk… Buna bakacak çocuk lazım. 14 yaşına gelmiş, 15 yaşına gelmiş; okula gittiği zaman şu kardeşlere kim bakacak? Bir de her zaman kız çocuk aleyhine bir fedakarlık yapılıyor. Yani “Kız çocuk evde otursun, kardeşlerine baksın, erkek kardeşine baksın, erkek kardeşi okusun.” Zaten ilerleyemeyecek. Niye ilerleyemeyecek? Bizim mesela pandemi sonrasındaki gördüğümüz şeylerden bir tanesi, şehir dışına okumaya giden kız çocuk sayısı azaldı üniversitede. Çünkü bir, kent yaşamı çok pahalandı. İyi okullar batıda ülkenin; oraya yollayamıyorsunuz. Bir de ebeveynler artık daha kaygılı; çocukları, özellikle kız çocukları dizlerinin dibinde otursun diyorlar. O da ne demek? Eğitim almasın demek. Dolayısıyla kız çocukların eğitimden kaçışı hızlandı net bir şekilde. Hem baskılar nedeniyle, bu ev içi bakım yükü özellikle, hem de bu bahsettiğimiz maddi koşullar; birisinin eğitiminden vazgeçilecekse o kız çocuğu… Türkiye’de ilk önce ondan vazgeçiliyor.

Ruşen Çakır: Peki biraz Maraş’tan bahsedelim. Maraş’taki olay ABD’deki olaylara daha benziyor sanki.

Emre Erdoğan: Yani şu anda bakıldığı zaman o bir tipik okul baskını. Yani beş tane silah… ABD’de bile beş silah olduğunu zannetmiyorum. Zaten silaha aşina olduğunu bildiğimiz bir çocuk planlıyor; net olarak planlıyor ve bunu gerçekleştiriyor. Yani bildiğimiz tam bu klasiktir, Columbine Lisesi’dir; klasik.

Ruşen Çakır: Peki şu ana kadar bu işin merkezi, hadi en yaygın olan yer ABD olduğu için ve bayağı da bir 1990 sonlarıydı değil mi Columbine?

Emre Erdoğan: Columbine 1990 sonlarıydı, evet.

Ruşen Çakır: O zamandan bu zamana bu konuda herhalde bayağı bir araştırma, çalışma vesaire falan profiller çıkarılmıştır. Şudur budur. Tabii birbirinden farklıdır ama birtakım ortak şeyler bulunmuş mu ABD’de? Nasıl bakılıyor, nasıl yorumlanıyor? Antropologlar, sosyologlar belki de…

Emre Erdoğan: Şimdi kolaycılığa kaçmamaya çalışıyorlar onlar. Çünkü bu olaylar çok münferit baktığınız zaman. Yani dün baktığımda 200 civarında bir şekilde saldırı olmuş Amerika Birleşik Devletleri’nde; 200 bir şey değil diğer suçlara kıyasla. Yani her olayı aslında münferit olarak değerlendirmek lazım. Ama şunlardan bir tanesi; bir tür onlar bizden daha kaygılı, tutunamayan bir insan var. Yani arkadaşlarıyla sağlıklı bir ilişki kuramıyor, ailesiyle sağlıklı bir ilişki kuramıyor, okuluyla sağlıklı bir ilişki kuramıyor. Dijital hayatın getirdiği bazı olumsuzluklar var; orada bazı ilişkiler kuruyor. Oradaki ilişkiler… Bu çok ciddi bir şey. Mesela bu 2000’lerde bazı Amerikalılar IŞİD’e katılıyorlardı ciddi bir sayıda. Ve Amerikalılar bunu merak edip araştırdılar ve sosyal medyanın çok etkili olduğunu gördüler. Yani tipik “beyaz vasıf” dediğimiz Amerikalılar bir bakıyorsunuz IŞİD saflarında; nereden devşirmişler? Sosyal medya üzerinden. Çünkü sosyal medyanın o olumsuz etkisini yaşıyorlar. Ama hepsinin, Amerika Birleşik Devletleri’nin de yaşadığı bazı değişimler var. Bazı sosyologlar buna “sosyal sermayenin erimesi” diyorlar. Yani insanlar daha fazla yalnız, daha fazla taşınıyorlar; tutunamayanların sayısı daha fazla. Özellikle bu “pas kuşağı” dediğimiz, J.D. Vance’in de yetişmiş olduğu sanayisizleşmiş bölgelerde tutunamama çok fazla. Göreli statülerini kaybediyorlar. Yani beyaz olma, üstün olma gibi kendilerine atfettikleri üstünlükleri siyahlara kaybediyorlar ya da Hispaniklere kaybediyorlar. Bir gerileme içerisinde hissettikleri zaman bir öfke de geliyor. Ama Amerikan sistemi çok büyük bir sistem ve çok karmaşık bir sistem; bizim gibi değil. Orada okulları veliler yönetiyor neredeyse; orada okul yönetimleri denen bir şeyler var, onlar seçimle geliyor, orayı seçmenler seçiyor, finansmanı veliler yapıyor. Dolayısıyla okullar arasında çok büyük farklılıklar var. İyi kötü her şeye rağmen bir devlet üniversitesi sistemi içerisinde ücretsiz eğitim alma şansı var. Bizdeki kadar özel okul yok. Yani üniversite eğitimi almak isteyen bir şekilde üniversite eğitimine erişebiliyor ücretsiz çünkü. Vesaire vesaire… Ve çoğunluğu da, yani şöyle İstanbul 20 milyon diye gidiyor, orada çoğunluğu da biraz da küçük yerlerde yaşıyorlar; oranın kendi dinamikleri de devreye giriyor. Ama buradaki en büyük şey yine bir tür öfke; o tutunamama hissi. Bir de tabii ki oradaki bu tür ağların yaygınlığı; bizi korkutan da o. Acaba o ağlar burada da mı var? Şimdi isimlerini duymaya başladık; çeşitli platformlarda örgütlenmişler, onun üzerinden insanlar bazı eylemlere girişiyorlarmış. Böyle bir iddia var; bizi de korkutan belki o. Çünkü hiç bilmediğiniz bir ağ orası.

Ruşen Çakır: Tabii bu iş iyice küresel boyutta cereyan ettiği için mesela Eskişehir’deki saldırganın özendiği kişi bir başkasıydı, buradaki Maraş’taki çocuğun bir başkası vesaire. Ama sonuçta iş dönüp dolaşıp nerede düğümleniyor aslında? Toplum ve devlette düğümleniyor değil mi?

Emre Erdoğan: Ya bazı şeyleri bireye bırakmamak lazım. Buna “sorumluluğun özneleştirilmesi” diyoruz basit bir şekilde. Yani sorumluluğu size veriyorlar. Sağlıklı mı olmak istiyorsun? Sorumluluk sende. Akıl sağlığını korumak mı istiyorsun? Sorumluluk sende. Uzun mu yaşamak istiyorsun? Sorumluluk sende gibi… Burada da işte arıza çıkarmamak, bu tür işlere karışmamak için sorumluluk çocukta olacak. Ebeveynler; niye ebeveynler sahip çıkmıyor? Çok basit bir şey söyleyeyim: Tek akla gelen rehberlik hizmetleri. Şimdi bir okulda bir rehberlik öğretmeni ne yapıyor acaba, hiç düşünüldü mü? Bir okulda kaç tane rehberlik öğretmeni var? Onu geçtim ama ne yapıyor rehberlik öğretmenleri? Sanki 450-500 kişilik bir zümrede olabilir; yeterince büyük bir okulda her çocuğu tanıyor, her çocuğun ailesi hakkında fikir sahibi bir dosyası filan mı var? Ne yapıyor? Arıza çıkardığı zaman odasına çağırır ya da işte sınavın dersleri kötüyse kenara çeker, doktora sevk eder vesaire. RAM’lar vardır; Rehberlik Araştırma Merkezleri, oraya yollar vesaire. Yani rehberlik öğretmenleri o çocukları takip edebiliyorlar mı? Öğretmen takip edebiliyor mu? Yani sınıfa giriyor 40 kişi; 36 saat ders verecek insan. Kendi hayatı da var; elde ettiği para da belli. Her çocuğu tanıyıp kafasında kaydedip takip etmesi mümkün mü? Etmiyor tabii, edemiyor. Dolayısıyla aslında orada çocukların birebir marke edilmesi gereken gerçek anlamda bir sistem olması gerekiyor. Bu okuldaki çocuklar… Biraz önce bahsettim ya, orası daha kritik: Bir çocuk okul sisteminin dışındaysa takip dışı. Eğer Türkiye’de öğrenciyseniz sizden Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur. Öğrenciliği bitirdiniz, evlendiniz; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı sorumludur. Anne oldunuz ya da olmadınız; öteki tarafta engeliniz varsa orada da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ilgilenir. Çalışıyorsanız Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bakar; çalışmıyor, iş arıyorsanız Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bakar. Bunların haricinde kimse sizden haberdar bile değildir. Sağ mısınız, hayatta mısınız, yaşıyor musunuz? Hiç ne yapıyorsunuz bilinmezsiniz. Sistem dışındasınız birden. Eğitim sistemi dışındaysanız, evli değilseniz, çalışmıyorsanız, iş aramıyorsanız sistem dışındasınız. Sizden kim sorumlu? İyi misiniz? Sağlığınız yerinde mi? Cebinizde para var mı? Gündüzleri sabah kalkıp nereye gidiyorsunuz? Hiç kimse sormaz size.

Ruşen Çakır: Peki yavaş yavaş toparlayalım. Atladığımız önemli bir şey var mı?

Emre Erdoğan: Şöyle bir şey var: Bu iki şeyden kaçınmak gerekiyor. Bunlardan bir tanesi acil bir şekilde polisiye ve inzibati tedbirler almaktan kaçınmak gerekiyor. Bu iki boyutlu olabilir. İşte Siverek’teki çocuk tehdit etmiş, gözaltına alınmış, bırakılmış; nasıl böyle olur? Yani muhtemelen o tehdit Türkiye’nin %90’ında tehdit bile kabul edilmez. Yani alı mı koysaydı, nezarethaneye mi konsaydı, hapis mi edilseydi? Ya da biz şey mi yapalım; bir tür vatandaş karnesi gibi, Çin’deki gibi herkese bir not verelim, takip altında mı tutalım? “Bu çocukta suç potansiyeli var,” diye nefes mi aldırmayalım? Bu birincisi; inzibati tedbirlere kolayca başvurmamak gerekiyor çünkü bunun maliyeti daha fazla olur. İkincisi, özgürlüklerden vazgeçmemek gerekiyor. İlk aklımıza gelen şey; bir haftadır yaklaşık televizyonlar bangır bangır “Oyunlar zararlı,” dediler, “Sosyal medya zararlı,” dediler. Her şeyi yasaklayalım. Hatta çocuğun -artık anekdot olarak biliniyor- çocuğun oynamadığı oyunları televizyonda gösterip “Bakın bunu oynuyormuş,” dediler ki bu işi bilen insanlar “Yok canım bunu oynamıyor,” dediler bize; yani daha iyi anlayan insanlar. Yasakçılığa kaçmamak lazım. Yasakçılığın verdiği zarar çok daha fazla hızlı bir şekilde. Şu anda biz iki türlü gidiyoruz. En aklı başında olduğunu düşündüğümüz insanlar bile sosyal medya kısıtlamasından bahsediyorlar, dijital oyunların yasaklanmasından bahsediyorlar, bir baskı ortamı yaratmaktan bahsediyorlar ve bir tür “Gerçekten herkes çocuğunun bilgisayarına izleme cihazı koysun, herkes çocuğunun cep telefonunu takip etsin, bir süpervizyon toplumu yaratalım,” istiyorlar. Bu riskli; ki onu yarattığın zaman da kaçacak bir yer muhakkak bulacaktır.

Ruşen Çakır: Mesela benim gördüğüm -bir yerde ne derece görünür bilmiyorum ama- ABD’deki okul saldırılarında güvenlik önlemlerinin olduğu okullardaki oranın daha yüksek olduğuna dair veriler var.

Emre Erdoğan: Evet. Şimdi bu da Amerika’da da tartışıldı; öğretmenlere bile silah verme teklif ediliyor Amerika Birleşik Devletleri’nde. Bu çok net biliniyor zaten. Birinci kural: Çocuk silaha erişmeyecek. Ama burada silah karşıtı çok ciddi bir kampanya yapılıyor Amerika Birleşik Devletleri’nde ama orada silah lobisi çok kuvvetli. Çocuk silaha yetişmeyecek; ilk önce biz bunu soralım. Bizde ne kadar silah var meydanda? Yasal silah; yasa dışından bahsetmiyorum. Bizde bayağı silah var, kolaylıkla erişilebiliyor. Öteki türlü televizyonda şiddetin yüceltilmesi var, övülmesi var. Öteki tarafta pederşahi kültür; spor sahalarından eve kadar sürekli şiddet yeniden üretiliyor, şiddet yüceltiliyor ve tolerans gösteriliyor. Bütün bunlar… Yani Türkiye’de mafya babalarına özeniliyor, halk kahramanı olarak görülüyor mafya babaları ve bu ciddi bir sorun. Yani biz şiddet kültürünü yeniden üretmekle kalmıyoruz, bir de övüyoruz. Parametrelerden biri o. Zaptiyeyle çözülecek bir şey değil, güvenlikle çözülecek bir şey değil o; başka bir şekilde yaklaşmak gerekiyor. Ve tam da sizin söylediğiniz gibi; zamanında çok popüler bir sosyal medya aracına sansür konulduğunda herkes çocuğuna dönüp “VPN nedir?” diye sordu. Şimdi bulunur. Şu anda 15 yaş altına sınırlama getiriliyor dünyada ve gerçekten de VPN kullanımı artmış. Yani bir yazışma platformunu kapattılar nedense birden, alevlendi olaylar; daha kontrolsüz olanı kullanmaya başlamışlar. Yani bir tanesi hiç değilse kaydı biliyorduk, sunuculardaydı, açıktı; ötekisi kaynaktan kaynağa şifreleniyor. Oraya kaydılar. Yarın öbür gün onu da kapatsınlar, dumanla işaretleşirler. Yani bu böyle yasakla hâllolacak bir şey değil, yasak sadece göz boyar.

Ruşen Çakır: Çok teşekkür ederim.

Emre Erdoğan: Ben çok teşekkür ediyorum vakit ayırdığınız için.

Ruşen Çakır: Evet, okul saldırılarını konuştuk. Gençlerdeki, öğrencilerdeki hıncı konuştuk. Ne yapılabilir, ne yanlış yapılır; bunları konuştuk. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Profesör Emre Erdoğan’la… Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.