1 Ekim 2024’ten bu yana “Yeni Çözüm Süreci” adına atılan her adımda gözümüz Devlet Bahçeli’nin kürsüsündeydi. Ancak tıkanma ve açılma döngüleri devam ederken, asıl belirleyici güç olan Erdoğan ve AK Parti bilinçli bir sessizliği koruyor.
Yazının özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- 1 Ekim 2024’ten bu yana Türkiye’deki ‘Yeni Çözüm Süreci’ Devlet Bahçeli’nin açıklamaları üzerine şekillendi.
- Erdoğan, sürecin görünmez lideri olarak sessizliğini sürdürüyor; bu, bilinçli bir strateji.
- Milliyetçi tepki, İYİ Parti, Anahtar Parti ve Zafer Partisi’ne yaramakta, bu durum AK Parti’den oy kaybına neden oluyor.
- Erdoğan, 7-8 Temmuz’daki NATO Zirvesi sonrası iç siyasette hamle yapmayı planlıyor.
- Bahçeli’nin çıkışları süreci yönlendirse de Erdoğan bu süreçten fayda sağlıyor, ancak faturasından uzak duruyor.
Bilmeniz gerekenler
İlgili bağlantılar
- Haftaya Bakış (315): Bahçeli’nin statü çıkışı | CHP’ye kuşatma sürüyor
- Murat Yetkin yazdı: “Erdoğan’ın AK Partisi zorda – Davutoğlu-Babacan etkisi”
- Siyasetçi Altan Tan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur” sözünü değerlendirdi: “Bana göre AKP, HDP ve Kürtler’e kapıyı kapattı, milliyetçilere döndü”
- İYİ Parti, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığına itiraz etti
- Ruşen Çakır yazdı | Akşener’i dinlerken aldığım notlar: “Yerli ve milli”ye karşı “hür ve milli” siyaset arayışı

Türkiye siyaseti, 1 Ekim 2024’ten bu yana adına ister “Terörsüz Türkiye” densin ister “Yeni Çözüm Süreci,” ezberleri zorlayan bir denklemi tartışıyor. Geride kalan yaklaşık 1,5 yılda kamuoyu olarak hepimiz büyük bir yanılgıya düştük: Gözlerimizi diktik ve sadece MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ağzından çıkacak sözlere odaklandık.
Sürecin tıkandığı her dönemeçte bariyerleri kaldıran, koordinatları veren hep o oldu. İlk çıkışında “Öcalan gelsin, Meclis’te konuşsun” dedi; Meclis’te tarihte ilk kez Kürt meselesine dair bir komisyon kuruldu. Süleymaniye’deki silah bırakma töreninden önce, güvenlik endişelerini öne süren örgüt üyelerine “Gelin Malazgirt’te toplanın” diyerek sahaya indi. İmralı ziyareti krize döndüğünde “Gerekirse arkadaşlarımı alır giderim” restini çekti ve komisyon üyeleri adaya gitti.
Son olarak, Öcalan’ın hukuki statüsü netleşmeden İmralı’daki yeni konuta geçmeyi reddetmesiyle birlikte süreç yeni bir tıkanıklık eşiğine geldi; Bahçeli bu kez Öcalan için “barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğü” adını verdiği bir statü önerisiyle sahneye çıktı. Dört kez aynı şey oldu. Ve dört kez hepimiz yine Bahçeli’nin üzerine döndük.
Erdoğan neden ortalıkta yok?
Tüm bu tıkanma-açılma-yeniden tıkanma döngüsünde dikkat çekici olan, Türkiye siyasetinin her meselesinde belirleyici olan Erdoğan’ın görünmez kalması. AK Partililer, Erdoğan’ın tavrını tam olarak anlayamadıkları için sessiz; birkaç isim dışında kimse bu süreci çıkıp savunmuyor. Kimse kendi siyasi kariyerini sonunun ne olacağı belirsiz bir süreç için tehlikeye atmak istemiyor.
Bu bir liderlik zaafı değil, bilinçli ve ince işlenmiş bir pragmatizm. Erdoğan’ı tanıyan herkes bilir: Hamle yapmak istediğinde yapar. Son 25 yılın siyasi tarihi bu kararlılığın kanıtlarıyla dolu. Dolayısıyla sessizliğinin açıklaması karar verememe değil, kasıtlı bir bekleme tutumudur. Erdoğan ortamı okuyor; ufukta yakın bir seçim olmadığı için erken hamle yapmayı doğru bulmuyor.
Masadaki üç ana aktör arasında bir sonraki seçime dair somut kaygı taşıyan tek kişi Erdoğan. Bahçeli’nin oyu erise de ideolojik ajandası kalıcı, Öcalan’ın ise kaybedecek bir seçimi yok. Tüm siyasi getiriyi ve götürüyü hesaplamak zorunda olan tek kişi Cumhurbaşkanı.
Milliyetçi tepki CHP’ye değil, AK Parti’ye fatura kesiyor
Bu temkinli duruşun arkasında çok somut bir anket gerçeği var. Çözüm sürecine tepki olarak büyüyen ve anketlerde toplamda yüzde 13-14 bandına oturan milliyetçi bir blok oluştu: İYİ Parti, Anahtar Parti ve Zafer Partisi. Araştırmalara göre bu üç partinin bir “milliyetçi ittifak” kurması halinde aldıkları toplam oy yüzde 20’yi aşabiliyor.
Bu partiler, İmamoğlu süreciyle kendi tabanını konsolide eden CHP’den değil, doğrudan AK Parti’nin milliyetçi-muhafazakâr seçmen tabanından besleniyor. Milliyetçi sağın toplam oyu yüzde 20 civarında sabit kalıyor; AK Parti’den oy kaybı yaşanmasına rağmen bu genel oran yükselmiyor — yani söz konusu seçmen büyük ölçüde AK Parti’den koparak bu üç partiye akıyor. Erdoğan, sessiz kalarak bu kanamayı minimumda tutmaya çalışıyor.
7-8 Temmuz Ankara NATO Zirvesi ve büyük hesap

Bu sürecin iç siyaset kadar, belki de daha fazla dış siyasetle bağı var. Türkiye, Suriye ve İran sahasında askeri ve diplomatik olarak istediğini büyük oranda aldı. Şimdi asıl dönemeç, 7-8 Temmuz’da düzenlenecek NATO Zirvesi — üstelik Ankara’da, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde, Erdoğan’ın ev sahipliğinde.
Bu ayrıntı tesadüf değil. Bölge politikalarında Türkiye’nin hareket alanının korunacağına, AK Parti’nin bölgesel hedeflerine ciddi bir engel çıkmayacağına dair sinyaller gelirse, içerideki yeni çözüm süreci bir öncelik olmaktan çıkacaktır. Dış politikada üst masaya oturan, NATO’ya ev sahipliği yapan Erdoğan’ın içeride süreci henüz sahiplenmemiş olması bu açıdan bir çelişki değil, hesaplı bir konumlanma. Ankara kulislerinde konuşulan beklenti şu: Zirve sonrası oluşacak dış konjonktür, Erdoğan’ın iç siyasetteki hamle zamanlamasını doğrudan belirleyecek ve belki de seçim startı verilecek.
Muhalefetin dağınık manzarası
Erdoğan, seçime giden yolun temizlendiğini düşündüğü gün yeni ittifakların hesabına girecek. Geride kalan 1,5 yılda kendisini bu sürece bağlayan tek bir somut söylemi, ıslak imzası ya da radikal hamlesi yok. Bagajsız, maliyetsiz, esnek.
Karşısında bulacağı tablo ise tam da istediği parçalanmışlığı içeriyor:
- Davalarla boğuşan ve kendi iç kavgalarıyla enerjisini tüketen bir CHP,
- Bu süreçten umduğunu bulamamış, öfkeli ve kırgın çıkmış bir DEM Parti,
- Geleceğini geçmişteki AK Parti başarılarında arayan eski aktörler,
- Milliyetçi oyların rüzgarıyla yalnızca Meclis’e kapak atabilme hesabı yapan, günün sonunda Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığıyla yapısal bir sorunu olmayan sağ partiler…
Bu aktörlerin hiçbirinin ne birbiriyle ortak masaya oturacak dermanı ne de Erdoğan karşısında alternatifi büyütecek motivasyonu var.
Erdoğan faydasını aldı, faturadan uzak durdu
1,5 yıldır Bahçeli’nin her çıkışına koştuk. Ama bu süreçte gerçek belirleyici figür, sürecin içinde görünmeyerek dışında kalan Erdoğan’dı. Bahçeli her tıkanıklığı açtı, Öcalan her aşamada süreci taşıdı. Erdoğan ise faydasını aldı, faturasından uzak durdu.
Zirve sonrası tablo netleştiğinde Erdoğan yeni bir sayfaya geçecek. Geriye bakıldığında bu sürecin üzerinde tek bir parmak izi bırakmamış olacak ve bu, onun en hesaplı hamlesi olacak.














