Haftaya Bakış (322): Deniz Göktaş olayı | Çerçeve yasayı beklerken | CHP’nin geleceği

İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ile Kemal Can, Haftaya Bakış’ta komedyen Deniz Göktaş’ın tutuklanması, CHP’de mutlak butlan sürecinin ardından yaşanan gelişmeleri ve çözüm sürecine ilişkin hazırlanması beklenen çerçeve yasayı değerlendirdi.

Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • Deniz Göktaş’ın tutuklanması, iktidarın ifade özgürlüğüne yaklaşımını gözler önüne seriyor.
  • Ruşen Çakır, Göktaş’ın cesur duruşunun kamuoyunda büyük etki yarattığını vurguladı.
  • Kemal Can, CHP’deki mutlak butlan sürecini anti-siyaset operasyonu olarak değerlendirdi.
  • Deniz Göktaş’a yönelik tepkilerdeki ‘Ama’ ifadesini eleştiren Can, bu durumun ifade özgürlüğü meselesi olduğunu ifade etti.
  • Tamamlanması beklenen çerçeve yasa, içeriğinden çok takvim tartışmaları üzerinden ilerliyor.

Haftaya Bakış’ın “Deniz Göktaş olayı | Çerçeve yasayı beklerken | CHP’nin geleceği” başlıklı bu bölümünde Ruşen Çakır, Kemal Can ile komedyen Deniz Göktaş’ın tutuklanmasını ele aldı. Çakır, Deniz Göktaş’ın soruşturma açılmasının ardından Türkiye’ye dönme kararının dikkat çekici olduğunu belirterek, tutuklama sürecinin iktidarın ifade özgürlüğüne yaklaşımını bir kez daha ortaya koyduğunu söyledi:

“Deniz Göktaş’ın videolarını izlediğinizde çok net bir tablo görüyorsunuz. Olaylara hâkim, analiz kabiliyeti yüksek ve siyaseti çok yakından takip eden biri. Başına gelebilecekleri bilmemesi mümkün değildi. Zaten videolarında da bunun göndermelerini yapıyordu. Hakkında soruşturma açıldı, iktidara yakın medya günlerce kampanya yürüttü ama bütün bunlara rağmen sırt çantasını alıp Türkiye’ye geldi.” 

Deniz Göktaş olayı
Haftaya Bakış (322): Deniz Göktaş’ın tutuklanması | Çerçeve yasayı beklerken | CHP’nin geleceği

Göktaş’ın duruşunun kamuoyunda güçlü bir karşılık bulduğunu dile getiren Çakır, “Deniz Göktaş’ın en önemli özelliği çok net bir yerde durması. ‘Ama’ dedirtecek bir alan bırakmıyor. Birçok insan başına gelecekleri bildiği için böyle davranmazdı. O ise tam tersini yaptı. Gerekirse bunun bedelini öderim diyerek geldi. Bu yüzden yalnızca yaptığı mizahla değil, gösterdiği tavırla da çok geniş bir kesimin dikkatini çekti. Kolay kolay unutulacak bir olay olduğunu düşünmüyorum dedi.

Kemal Can ise Deniz Göktaş’ın tutuklanmasına verilen tepkilerde zaman zaman “Ama” ile başlayan cümleler kurulmasını eleştirdi. “Yaşananlar, tartışmasız biçimde ifade özgürlüğü meselesi” diyen Can şöyle devam etti:

“Bu bir anti-siyaset operasyonu”

Yayında CHP’de yaşanan Mutlak butlan süreci yorumlandı. Kemal Can bu sürecin yalnızca parti içi dengeleri değiştirmeye yönelik olmadığını vurguladı:

“Ben bunun CHP’nin oylarını bölmeye yönelik klasik bir siyasi mühendislik operasyonu olduğunu düşünmüyorum. Bu daha çok anti-siyaset operasyonu. Amaç bir partiyi büyütmek ya da küçültmekten ziyade siyasetin kendisini işlevsiz hâle getirmek. Belediyelere yönelik davalarda da aynı şeyi gördük. Beklenen siyasi sonuç 

Çerçeve yasayı beklerken

Yayında, çözüm sürecine ilişkin hazırlanması beklenen çerçeve yasa da ele alındı. sürecin uzun zamandır içerikten çok takvim tartışmaları üzerinden ilerlediğine dikkat çeken Kemal Can şunları söyledi:

“Sürecin başından beri sürekli tarihler konuşuluyor. Bayramdan önce mi olacak, sonra mı olacak, Meclis kapanmadan mı çıkacak?  Ama içeriği konuşulmuyor. Muhtemelen Meclis kapanmadan bir çerçeve yasa çıkacak ama son derece sınırlı bir düzenleme olacak. Böylece ‘Yasa çıktı’ denilecek ama aslında neyi değiştirdiği yine belirsiz kalacak. İki yıla yaklaşan bu süreçte içerikten çok takvim konuşuldu ve görünen o ki bu yöntem değişmeyecek.”

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Yine Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba.

Ruşen Çakır: Haftanın en önemli olayı, Deniz Göktaş’ın tutuklanması meselesi ki son günlerde gündeme damgasını vurmuştu. Soruşturma açılır açılmaz Deniz Göktaş Türkiye’ye geldi. Havaalanında pasaport kontrolünde gözaltına aldılar. Sonra Emniyete ters kelepçeyle götürdüler ve o görüntüyü servis ettiler. Zaten o çok klasik bir şey. Önce ‘’halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama’’ diye söylendi. Sonra dine hakaretten çok fazla ceza verilemediği için, halkı kin ve nefrete tahrik suçu ve Cumhurbaşkanına hakaret suçunun ekleneceği söylendi. En son, halkı kin ve nefrete tahrik suçu yok, ama Cumhurbaşkanına hakaret ve dini değerleri alenen aşağılama suçuyla tutuklandı. İfadesini gördün mü bilmiyorum. Tek tek videosundan kesitler almışlar, ‘’burada şunu yapıyorsunuz, burada bunu yapıyorsunuz, burada dine laf ediyorsunuz’’ diyorlar. Dalgıçlar ve haşema meselesi göndermesine kadar var.

Öncelikle şunu söylemek lazım: Deniz Göktaş başına gelecekleri tahmin edebiliyordu. Deniz Göktaş’ın başka çalışmaları da var. Ben sadece bu son videosunu gördüm ama o son videosunda çok net bir şekilde gözüküyor; olaylara hâkim, çok akıllı, analiz kabiliyeti çok yüksek ve politikayla çok ilgili birisi. Başına gelebilecekleri bilmeme diye bir ihtimali yok. Zaten videoda da birçok yerde bunu söylüyor biliyorsun, başına gelebileceklerle ilişkili göndermeler var. Bir de iktidara yakın medya günlerce onun aleyhine kampanya yürüttü. Başına gelebilecekleri bilmesine rağmen, sırt çantasıyla Avrupa’dan geldi ve onu hemen içeri attılar. Kendisine destek için bayağı insan gitmiş Çağlayan’a mahkemeye, onu gördük. Daha da çok konuşulacak bu mesele.

İlk videosu çıktığından beri, ondan nefret edenleri bir kenara bırakalım, onlar zaten Erdoğan’a yönelik eleştirilerden hoşlanmıyorlar. Ama bir taraftan da Deniz Göktaş’a “Helal olsun” diyenlerin içerisinde de böyle garip bir hâl var. Ben ona artık sinir olmaya başladım. “Böyle yapıyor ama başına bir şey gelecek” diyorlar. Onun yanındaymış gibi olan insanların tavrında bir rahatsızlık hissediyorum. Bu olay ilk değil tabii ve çok çarpıcı, göstere göstere gelen bir olay. Galiba videosu ilk anda 5,5 milyon kişi tarafından izlenmişti, şimdi 10 milyon diye duydum, herhalde doğrudur. Çok büyük bir etki yarattığını biliyoruz, ama bu ilk örnek değil. Gözaltına alınan, tutuklanan gazeteci, aydın, siyasetçi çok var. Herkesin değil ama bazı insanların bu olgularla yüzleşmesinde bir rahatsızlık hissediyorum, nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama garip bir sinizm var. Deniz Göktaş Sol bir aileden gelmiş, Alevi kültürü içerisinde yetişmiş. Ama daha önemlisi, babası sol hareketten geliyor. Zaten videosunda anlatıyordu bunları. ODTÜ’de önce mühendislik sonra psikoloji okumuş. Mamak’taki bir genç için ODTÜ’de okuyabilmek çok kolay bir şey değil, değil mi?

Kemal Can: Evet. Sonuçta gümüş kaşıkla doğmuş bir çocuk değil ve aslında politik bilincinden öte, dünyayla kurduğu ilişkiyi biraz içine doğduğu atmosferden süzerek oluşturmuş birisi. Onun için de bir sahiciliği var. Politik espri bu ülkede daha önce de yapılmış, çeşitli örnekleri olan bir şey. Ama Deniz Göktaş’ın yaptığı hem yeni kuşak diline bunu uyarlayabilmesi, üstelik de artık her şey başka türlü konuşuluyor yapaylığında, sentetikliğinde olmadan, olayların kendi ağırlığı ve sahiciliğini de kaybetmeden, “Bu işler artık geçti, alay edelim, eğlenelim” demeden, hâlâ birtakım şeylerin öneminin altını çizen ama bunu ders verir havasında yapmayan, dolayısıyla yeni nesil akıl yürütme biçimiyle de bağını kopartmamış, onlara da laf söyleyebilen ince bir mizah geliştirmiş. Ama dediğin gibi bunu bence içine doğduğu şartlardan ve o hayatın içinden süzmüş ve bu yüzden de sahiciliği var. Etkili olmasındaki en önemli faktör de bu.

“Nasıl anlatayım bilemiyorum” dediğin rahatsızlığın bir benzerini zaman zaman ben de hissediyorum. İki türlü problem oluyor. Bir, “Ne bekliyordunuz ki? Tabii bunlara niye şaşırıyorsunuz?” diyen bir sinizm var. Sanki olan duruma çok büyük bir öfke duyuyormuş, ama bir yandan da bunun ne kadar bilinir ve aslında bir biçimde normal olduğunu da bilmeyenlere anlatır bir sinizm. Bu çok rahatsız edici. Hiçbirimiz aptal değiliz, evet, bu ülkede herhangi bir eleştiri, herhangi bir rahatsız edici eylem, şarkı ya da herhangi bir şey, bir kovuşturma konusu yapılabilir, insanlar suçlanabilir, hapse atılabilir. Bunları biz de biliyoruz. Bu, dünyada pek çok zaman diliminde çok ciddi örnekleri olan bir yönetim şekli. Bunu biliyoruz, burada şaşırtıcı bir şey yok. Birtakım saf insanlar aslında ülkede demokrasi varmış da niye böyle şeyler oluyormuş diye şaşırıyor değiller. Reaksiyona böyle reaksiyon vermek kötü bir sinizm.

İkincisi, “Tabii bu yanlış, böyle şeyler olmamalı. Böyle şeylere de dikkat etmek lazım ” diyenler. Bunların arasında, eskiden muhalefet kamuoyunda bir süre ilgi de görmüş insanlar var. Bunlar ‘’Gezi eylemlerinin ilk üç günü iyiydi’’ diyen tayfa. “Bu kadar da zorlamamak, din konusunda espri yapmamak” gibi birtakım argümanlarla “Evet ben buna karşıyım, tutuklama doğru değil ama işte çok da şey etmemek lazım” diyen bir tayfa. Bu böyle bir sinizm de var.

Bu tür hadiselerin karşısında oluşan reaksiyonun çatlaklarından kafa uzatan böyle şeyler oluyor ve bu rahatsızlık veriyor. Çünkü aslında bu o kadar net, o kadar sarih, o kadar etli, kanlı, düzgün reaksiyon verilmesi gereken, hatta ortak reaksiyon verilmesi gereken, adalet, hukuk ve demokrasi dediğin bütün soyutlamaların bizatihi vücuda geldiği, fikir özgürlüğü dediğin şeyin tam olarak ortasında yer alan bir hadise. Böyle bir hadisede “Efendim orası da böyle, burası da böyle, ne var yani?” gibi lafları duyunca insan rahatsız oluyor. Çünkü bazı şeyler hakikaten dümdüz kaba hâliyle “Bu olmaz ve ben bunu kabul etmem, etmemem gerekiyor” olmalı. Hiçbir durumda bunun kabul edilebilir bir tarafı yok. Bunun aması, bahanesi, hafifletici bir tarafı yok. Bu açık bir istibdat tarzı; ‘’Bana mı dedin?’’ dediği herkesi cezalandırma hakkı bulan ve bunun için hukuk ya da hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir yönetim tarzının karşısında yapılabilecek tek şey, en yüksek sesle itiraz etmektir. Bunun çok da beklenir bir şey olduğunu söylemek bir külyutmazlık, bir uyanıklık, bir bilgiçlik değil. Ya da bununla idare etmenin formüllerini yeterince kullanıp kullanmadığı konusunda bir tartışma açmak olacak iş değil. Bu daha önce butlan meselesinde filan da konuşuldu. ‘’Sanki hukuk mu var ki mahkemelerde hak arıyorsun?’’ Mahkemeler düzgün çalışacak, hukuk gereğini yapacak diye yapılmış şeyler değil bunlar. Ama bunlar bitti diye, bunların var olması konusundaki mücadeleni devam ettirmekten vazgeçmek gibi bir seçenek de yok. Onun için, bunlar varmış gibi davranmak bir saflık, aptallık durumu değil.

Ruşen Çakır: Yakın bir zamana kadar belli bir çevrenin bildiği biri. Okullarda, belediyelerde, festivallerde stand-up yapıyormuş. Ben de görüyordum ama hiç bakmamıştım. Ama belli bir andan sonra aldı başını gitti. Burada Deniz’in duruşu o kadar açık ve net ki, falso bulamıyorlar. Çünkü bir de “iyi ama…” gibi birtakım şeyler söyleyenler de var. Senin söylediğin gibi ‘’Gezi’nin ilk üç günü iyiydi’’ diyenlerden. Ya da “Ben aslında söylediklerini çok hoşlanmadım ama düşünce özgürlüğüdür” diyenler de var. Burada çok net duruşlu birisi var, o çok önemli. Başına gelecekleri bile bile geliyor, o da çok net. Herhalde çok isterlerdi sabaha karşı evinden almayı. Hani o klasik numaralar var ya.

Kemal Can: Zaten kendisi gelmiş birini ‘’havaalanında pasaport kontrolünden geçerken yakalandı’’ diye birtakım yayın organları haber servis ediyorlar.

Ruşen Çakır: Her şeyiyle, karşısındaki insanların elinde olan ya da ellerine almayı düşündükleri tüm kartları ellerinden almış birisi var. O anlamda çok çarpıcı. Bir de hakikaten genç olması da çok önemli bir husus. Büyük bir ihtimalle her anlamda unutturulmak istenecek. Ama kolay kolay unutulacağını sanmıyorum. Hatta büyük bir ihtimalle, onun daha önce değişik yerlerde -arada sırada önüme düşüyor görüyorum- verdiği röportajlar, yaptığı podcastler bayağı dolaşıma girecektir.

Tabii bir diğer önemli bir husus, o sektörde çok kişinin yapmadığı, yapamayacağı bir şey yapması. Birçok insan tırsıyor. Tırsıyor derken, hakikaten içeri girmekten korkuyor insanlar, içeri girmek istemiyorlar. Bu, Deniz Göktaş’ın içeri girmek istediği anlamına gelmiyor. Ama ‘’gerekirse içeriye de girerim’’ diyebilen birisi. Bu çok önemli bir fark.

Kemal Can: Evet, senin söylediğin gibi, Deniz Göktaş gayet net, bugünlerin moda tabiriyle, gayet doğru yerde bir pozisyon alıyor ve bu konuda tereddüt bırakmayacak kadar net. Hem sözü net hem o sözün devamındaki tutumu net. ‘’Deniz Göktaş Yalnız Değildir’’ cümlesini kurmaya niyet eden herkesin, bu netliğe bir ölçüde yakın durması, yaklaşması gerekir. Orasından burasından bunu başka bir şeye çevirmeye çalışmak, senin dediğin o bazen anlayamadığımız, bazen isimlendiremediğimiz bir rahatsızlığa yol açıyor. Ama ben sana şu konuda katılmıyorum: Unutturulmaya çalışılmasına ya da ‘’Şimdi daha fazla ilgi gördü bu. Buna uyanamıyorlar, aptalca davranıyorlar, şimdi daha çok izlenecek’’ kısmında, ben bu hamleyi yapan, Deniz Göktaş’ı tutuklayan aklın, böyle düşündüğünü sanmıyorum. Tam tersine, ‘’yakalandı’’ diye bunun haberini, ters kelepçeli görüntüsünü servis eden, bugün, neredeyse hakikaten zekâ kusuru sayılabilecek sorularla, basit, gayet açık esprilerin ne anlama geldiği sorgulamasıyla tutuklama kararı çıkartılmasının ve bunun devamında bu sopa sallama hâlinin devam ettirilmesinin, senelerdir yaşadığımız şeyin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Unutturmak filan değil. Onların, birçok insanın söylediği “Vay Türkiye rezil oluyor, mizahı cezalandırıyor” gibi bir problemi, bir derdi yok. Çünkü bu demin söylediğim yönetme tarzı böyle meselelere bakmıyor. İnsanların ne hissettiğiyle, bunun nasıl bir negatif imaj yarattığıyla ilgilenmiyor, güçle ilgileniyor. ‘’Beni rahatsız edebilecek bir şey yapana istediğim cezayı verebilirim’’ görüntüsünü oluşturan her şeyden memnun. Böyle bir durum var.

Mesela burada suçlamalardan biri değerler. Birtakım siyasi isimler de “Efendim bizim değerlerimize saldırıldı” gibi tuhaf çıkışlar yaptılar. Bir kere, değerinize saldırıldığı iddiasında olabilmeniz için, sadece birinin sizin değerlerinize hakaret ettiği varsayımını ya da böyle bir uyduruk vehmi üretmek yerine, sahiden o değerlerinizin olduğunu göstermeniz lazım. Sahiden birtakım değerleriniz olmalı ki, o değerlere saldırılmasının ya da o değerlerle alay edilmesinin sizi rahatsız ettiğine ikna olalım. Zaman zaman hatırlatmayı seviyorum: Sırrı Süreyya Önder’in Meclis’te yüzlerine karşı söylediği meşhur lafı vardı: “Allah duanızı kabul etti ve sizin utanma duygunuzu aldı. ‘Allah utandırmasın’ dediniz, Allah sizi artık utandırmıyor” demişti. Bu, böyle bir şey. Olur olmaz her şeye “Benim değerlerime hakaret edildi” diye ayağa kalkılıyor. Aslında ayağa kalkan kimse de yok. Mesela bu Deniz Göktaş olayından daha önce, bazen şarkı sözünden, bazen bir karikatürden kaynaklanan benzer şeyler yaşandı. Yığınlar harekete geçiyor, birdenbire bir infial oluşuyor, birdenbire kalabalıklar “Bizim değerlerimize hakaret edildi” diye feveran ediyor değil. Bunlar, her sefer gördüğümüz gibi belirli odaklardan manipüle edilip, köpürtülüp, hatta çok öyle bir reaksiyon olmasa bile harekete geçen birtakım yargı organları eliyle yapılan işler. Deniz Göktaş videosundan sonra ortalık bir infialle filan sallanmış değil. Tam tersine, birtakım odaklar böyle bir şeyin olma ihtimalini köpürtmek istediler. Çünkü aslında saldırılan bir değer yok ortada. Hakaret yok, bilmem ne yok. Ben Deniz Göktaş’ın savunmasını yapacak değilim. Senin de söylediğin gibi söylediği şeyler gayet açık. Öyle çok da imalı, göndermeli değil, ince ama gayet net ifadeler var. Bunların bir hakaret, değer aşağılama diye tarif edilmesi imkânsız. Tam tersi şeyler daha fazla var. Ama burada kullanılan “Değerlerimize saldırılıyor” bir şablon, bir kalıp ve bunun kendisi yalan. Aslında bu iddianın kendisi, o ‘’değerlerimiz’’ denilen şeyi değersizleştiren bir şey. Çünkü sadece saldırılan, saygısızlık edilen bir şey olarak tarif ettiğiniz bir durumdan bahsediyorsunuz. Mesela hak yememek, haksızlık etmemek, yalan söylememek, birinin hakkına girmemek gibi değerleriniz varsa, zaten böyle bir yalan suçlamayla insanların üzerine gitmezsiniz. Çünkü bu ‘’incindim,’’ ‘’hakaret edildi, aşağılandı’’ kavramları o kadar sübjektif şeyler ki… Hatırlarsan, yıldönümünü daha yeni idrak ettik, bu ‘’değerlere saldırıldı’’ diye 33 insanı yaktılar Madımak’ta. Daha yeni, iki üç gün önce yıldönümünü geçirdik.

Ruşen Çakır: Aynı gün de Deniz Göktaş gözaltına alındı.

Kemal Can: ‘’Değerlerimiz aşağılandı’’ bahanesiyle yapılan şeylerin listesini çıkardığında, korkunç bir değersizlik ortaya çıkıyor. Saygı dediğiniz şey zorla elde edilmez. Makamlara saygı, Cumhurbaşkanına hakaret filan da böyle bir şey. Bir benzerini Boğaziçi’nde gördük, dün diploma töreninde “Efendim ben Felsefe bölümünü temsil ediyorum, bana saygısızlık şahsi değil, bölüme” dendi, ne alâkası var? Bölüme filan değil, felsefeye kafa tutmuyor öğrenci, rahatsızlık sana. Senin orada bulunman ona bir rahatsızlık veriyor ve bu tamamen seninle ilgili.

Ruşen Çakır: Bugün Kemal Kılıçdaroğlu Çağlayan’a gitti. Çağlayan’a giderken yolda yine mola vermiş, iki üç kişinin elini sıkmış, onu paylaştılar, gördün mü bilmiyorum. Öyle bir PR yapıyorlar. Çağlayan’da yuhalandı, pek de şaşırmadık. Deniz Göktaş’ı görmüş ifade vermeden önce. Deniz Göktaş ona “Başkanım salın CHP’yi” demiş. Ondan sonra ‘’demokrasilerde bu olmaz’’ gibi bir açıklama yaptı. Ama biliyorsun daha önceki demecinde CHP’deki mutlak butlan hikayesi için “Hoşumuza gitmeyen yargı kararları vardır ama saygı göstermek zorundayız” demişti.

Kemal Can: Şimdi bu tutuklamaya saygı mı gösteriyor? Buradan bunu mu anlayacağız?

Ruşen Çakır: Eleştiriyor tutuklamayı da, çok açık fırsatçılık yapmak bu. Mesela 2 Temmuz’da Sivas’a gitmedi. Zaten şu âna kadar 2 Temmuz’da Sivas’a hiç gitmemiş. Özgür Özel bugün Kastamonu’daydı, önceden programı vardı. Mesela Özgür Özel Çağlayan’a gelecek olsaydı Kılıçdaroğlu gelir miydi emin değilim. Bu arada sürekli birilerini, il yönetimlerini görevden alınıyorlar. Bir de arada yaptığı bir NATO basın toplantısı var, gördün mü onu?

Kemal Can: Evet, gördüm.

Ruşen Çakır: Artık sıfatlar yetmiyor biliyor musun? ‘’Hazin’’ diyordum ama hazini çok kullandım, artık ne diyeceğimi bilemiyorum. Fakat kişisel olarak beni çok rahatsız etti bugün Çağlayan’a gitmesi. Şu anlamda rahatsız etti: Onun oradaki insanlarla ortak yanı kalmadı artık. Çocuk da ona bir laf ediyor, “CHP’yi salın” diyor. Çocuk diyorum kusura bakmasın, koca adam tabii. Artık ne diyeceğimi bilemiyorum açıkçası. Bir de birtakım anketler çıkıyor. En son birisinde vardı, “Özgür Özel’in Yeni Partisi %17, CHP %13” diyor. Bol keseden dağıtılan şeyler var. Ben açıkçası hiç öyle bir şey alabileceklerini sanmıyorum. Onlar eğer Özgür Özel ve arkadaşları ayrılırsa, seçim zamanı geldiğinde herhalde barajı geçemeyecekler ve barajı geçebilmek için de birtakım ittifaklar arayacaklar diye tahmin ediyorum. Bilmiyorum, bugünün meselesi değil belki bu. Ama bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendini böyle göstermeye çalışması… Bir genç kendini bir şekilde riske attı ve duruşunu bozmadan bir şey yapıyor. O gencin duruşuyla, mutlak butlanı kabul etmiş, insanları partiden atmış biri olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nun duruşunun birbiriyle ortak bir yanı var mı?

Kemal Can: Zaten o yüzden yan yana duramıyor. Ortak yan olmadığını alanda görüyoruz zaten; olay yerinde ortak olmadığını, güvenlik bariyerinin arkasında Deniz Göktaş için toplanmış kalabalığın çok çok uzağında, korunan ve izole bir alanda durmak zorunda kalmasında görüyoruz. Sen “Bunlar yan yana gelebilir mi bunlar?” diyorsun ya, zaten gelemiyor. Hadise bu zaten. O yan yana olamayacak şeyler çok yapıştırma olarak, zorlama olarak yan yana getirilmeye çalışılabilir. Ama hayatın kendisi bu gerçeği defalarca insanların suratına vurur. Orada duramazsınız. Siz istediğiniz kadar istediğiniz güce yaslanarak bunu yapmaya çalışın, öyleymiş gibi yapmaya çalışın, ‘’orada ben de olurum’’ diye uğraşın, olmaz, olmuyor.

CHP’deki meseleyi daha önce de konuştuk. Mutlak butlan operasyonunun kendisi ve diğer operasyonlar da hukuki değil siyasi meseleler diyoruz, ama buradaki siyasi kavramı aslında biraz sıkıntılı bir kavram. Buradan kastettiğimiz amaca bir gönderme yapmak için. ‘’Bunların amacı siyasi, hukuki bir dayanağı yok, siyasi bir sonuç almak için yapılan işler anlamında bunlar siyasi’’ diyoruz. Ama siyasetin kendi kelime anlamı ya da kavramın kendi taşıdığı anlam açısından baktığımızda, aslında siyasi değiller. Şu anlamda siyasi değiller: Buradan alınacak siyasi sonuç, siyasi araçlar, siyasi süreçlerle ilgili değil. Birtakım insanları engellemek, birtakım süreçleri durdurmak, bazı şeyleri bozmak gibi birtakım faaliyetlerle siyasi sonuçları etkilemeye çalışıyor olabilir, ama bu siyasi faaliyet değil. Daha önce de konuştuk; Kılıçdaroğlu’nun etrafında oluşturulan şeyler ‘’CHP bir oy toplasın’’ ya da bu senin işaret ettiğin anketlerdeki gibi ‘’CHP’yi ortadan ikiye bölsün ya da 1/3’ü orada kalsın, 2/3’ü orada kalsın, dolayısıyla oy tablosu şöyle oluşsun, böyle oluşsun’’ meselesinden başka bir şey. Bu anti siyaset operasyonu. Tıpkı davalar gibi. Davalar “Kardeşim biz bu CHP’li belediye başkanlarını içeriye atalım, halk da bunlara ‘Yolsuzluk’ desin, CHP’nin oy oranı düşsün’’ gibi bir netice verdi mi? Tıpkı daha yıllar önce İSKİ’de olduğu gibi birdenbire darmadağın olsunlar, yerel yönetim üzerinden onları sıkıştıralım ve birdenbire siyasi aritmetik ve seçmenin bütün tavrı değişsin. Öyle oldu mu? Olmadı, tam tersi oldu.

Şimdi de mutlak butlan arayışında ‘’Kılıçdaroğlu bir oy alsın’’ diye bir şeyin peşini sürdüklerini düşünmüyorum. Eğer sürüyor olsalardı zaten, muhtemelen bu kadar rahatsız edici, seçmeni kışkırtan, CHP tabanını rahatsız eden, rencide eden tutumlar konusunda bu kadar aceleci olmazlardı. Hakikaten 3 kuruş oy alacak bir potansiyeli bırakacak bir şey tutturmaları gerekirdi, bir siyasi hesabın gündemde olması gerekirdi. Yanına aldığı birbirinden beter aktörlerle bir butlan yönetimi kuruyorsun, sonra yine hiçbir karşılığı olmayan bir sürü atamalar yapıyorsun, mümkün olan en rahatsız edici adımları atıyorsun ve bunların yanına, bir gün “Osmanlı” diyorsun, bir gün NATO’dan giriyorsun, bir gün öbür taraftan giriyorsun. Muhalefet partisi olmanın asgari gerekleri üzerine bir tane cümlen bile yok, kendi partinin hapisteki milletvekiline, eski milletvekiline, eski belediye başkanına, yeni belediye başkanına, üyesine, iktidarın yönelttiği suçlamaları katlayarak tekrar ediyorsun, sonra da bundan bir siyasi gelecek bekliyorsun. Bu zaten eşyanın tabiatına aykırı ve artık bu kadar saçmalığın bir öngörüsüzlük olduğunu düşünmek, bence biraz artık hafiflik olur. Çünkü hesap o değil. Siyaset dizaynı, ‘’siyasi aritmetiği, iktidarın oy oranını değiştiren, onu daha fazla, daha geniş bir tabana taşıyan birtakım şeyler yapalım, birtakım yanlışlarımızı düzeltelim, birtakım sorunlar var, onları rahatlatalım ki yeniden bir teveccüh oluşsun’’ diye bir arayış yok zaten. böyle bir şeyin ihtimalini de yürüttüklerini, gözettiklerini sanmıyorum açıkçası.

Ruşen Çakır: CHP’yi konuşurken iki not düşmek lazım: Birisi, bu İBB Davası’nda bir 9 Temmuz ısrarı var biliyorsun, bu, garip bir olay. Normal şartlarda sırayla gidiyordu ve adlî tatile çıkana kadar Ekrem İmamoğlu’na sıra gelmeyecek gibi gözüküyordu ve onu 10 Ağustos’tan sonraya bırakmaları gerekiyordu. Ama mahkeme başkanı onun savunmasını öne çekme kararı aldı ve 9 Temmuz’a kadar da bitirme ısrarı var. İmamoğlu da “Bunun anlamı nedir?” diye sordu. Herkes “9 Temmuz’un ne anlamı var?” diye soruyor. 9 Temmuz, tam NATO Zirvesi’nin bitiminin hemen ertesi günü. NATO Zirvesi 7-8 Temmuz Salı ve Çarşamba, 9 Temmuz Perşembe. Böyle bir 9 Temmuz muamması var.

Bir de geçenlerde Deniz Zeyrek söyledi, başkaları da çok telaffuz etmeye başladı. O da dokunulmazlıklar meselesi. Özgür Özel ve arkadaşlarının, suç örgütü, şu bu diye dokunulmazlıklarının kaldırılacağı daha önce de söyleniyordu, şimdi çok daha güçlü bir şekilde söylenir oldu. Bunu hemen Meclis kapanmadan yapacakları söyleniyor. Meclis temmuz sonunda kapanıyor biliyorsun.  Ama o kadar hızlı bir şekilde siyaseten yapabilirler mi, açıkçası çok emin değilim, ama tabii ki her şey mümkün opsiyonuyla bakıyoruz.

Bu arada temmuz ayında, süreçle ilgili çıkması beklenen çerçeve yasa var. Burada karşılıklı birtakım mesajlar verildi. Ben bu sabahki yayınımda bu konuyu ele aldım, onun için çok fazla konuşmak istemiyorum. Ama anladığım kadarıyla bir yasa çıkacak fakat herkesi tam kapsamayacak. Sonra o gidişata göre, eylül ayında daha kapsamlı, daha üst düzeyi de kapsayacak bir şey olacak beklentisi var. Ama daha önce siyasi iktidar çok net bir şekilde “Silah bırakılacak, bu, tespit ve tescil edilecek, o zaman yasa çıkacak” demişti. Şimdi oradan, yasayla öteki olayın eş zamanlı olmasına dönüldü. Bugün Nefes gazetesinde vardı galiba, Gara’daki PKK’nın birtakım kampları boşaltılmış, Türk Silahlı Kuvvetleri ve MİT de bunu tescil etmiş. Böyle birtakım adımlar da atılıyor. Temmuz ayında hem Özgür Özel ve arkadaşlarının dokunulmazlıklarını kaldırıp onları cezaevine yollamaya çalışacak, aynı zamanda da PKK mensuplarının geri dönüşünü sağlayacak yasal düzenleme yapacak. Kıyamet alâmeti gibi durumlar var.

Kemal Can: Meclis’i temmuzun son haftasına kadar çalıştırıp süresini uzattılar. Dokunulmazlıkları çıkartmasalar bile, fezlekeleri Meclis’e gönderip, gündeme aldırarak belki de bir belirsizlik hâlinin Meclis kapalıyken de bir baskı olarak ortada olması, yeni parti tartışmalarında bunun bir argümana dönüşmesi gibi bir arayış da söz konusu olabilir. İktidar birtakım tarihleri medya üzerinden dolaşıma sokmayı çok seviyor. Hatırlarsan bayramdan önce, bayram arasında, bayramdan sonra, Ramazan Bayramı’nda da, Kurban Bayramı’nda da defalarca böyle birtakım kısa milatlar, kısa eşikler işaret ederek, biraz zamanı kontrol etmeyi seviyor. Herkesin “Ne olacak o tarihte?” tereddütlüyle ilerlemesinden memnuniyet duyuyor, çünkü o tarihlerde ne olacağını bir tek kendisi biliyor.

9 Temmuz hikâyesinin, NATO zirvesini takiben, bu iktidarın siyaseti yeniden tanzimi ve kendi bekası için attığı adımlarda birkaç hamleyi daha devreye sokacağı bir eşik olduğunu anlıyoruz. Bu da kabaca üç ana unsura dayanıyor ya da üç başlık halinde toplanabilir. Bir tanesi, malum CHP ile ilgili yürüyen operasyonlar. İkincisi, senin söylediğin bu süreçle ilgili takvim ya da onunla ilgili yapılacak yeni hamleler. Üçüncüsü de NATO Zirvesi sonrasında küresel güç merkezleri nezdinde, bu iktidara özellikle de Erdoğan’a çok kuvvetli bir meşruiyet tedarik ederek, “Dünya böyle devam edilmesini istiyor” gibi bir fotoğrafı iç politika argümanına dönüştürmek. Bu üç başlığın hepsinin muhtemelen ayın 9-10’undan sonra hızlanan birtakım devam hamleleriyle geleceğini öngörebiliriz. Burada şaşırtıcı bir şey yok.

Süreçle ilgili meselede ise, tıpkı komisyonun toplanması meselesinde olduğu gibi, gecikme-geciktirme hamleleriyle işi öyle bir noktaya getirdiler ki, şimdi sadece bir çerçeve yasa çıkması bile bir şey olmuş gibi yorumlanmaya müsait bir hâle geldi. ‘’Meclis kapanmadan önce mi olacak, sonbahara mı kalacak?’’ tartışması o kadar belirleyici oldu ki, şimdi içinde ne olduğuyla ilgilenmeden “Hiç olmazsa Meclis kapanmadan bir şey çıktı” olacak. Ben bu sıkıştırmadan içeriğinin son derece zayıf olacağını düşünüyorum. Zaten bazı kulis bilgileri ve beklentiler de bu yönde. Son derece zayıf bir içerikle “Alın işte çerçeve yasa çıktı” denecek. Ama bu çerçeve yasa neyi çerçeveliyor, tartışmalı. Olsun, ama bir çerçeve yasa çıktı. Senin dediğin gibi de “Eş zamanlı yapıyoruz, hadi bakalım şimdi sıra sizde” diye bir şey çıkartmak ve aslında sürecin başından itibaren olan tavrı devam ettirmek. Yani, içerik konuşulmayan, içerik tartışılmayan, sürekli takvimi, ‘’ne yapıldı, ne yapılacak, ne zaman yapılacak?’’ tartışmasından ibaret bir süreç gündemi hâlinde devam edecek. 

Süreç neredeyse ikinci yılına gidiyor, sonbaharda ikinci yılını tamamlayacak. Kamuya açık kısmı açısından söylersek, iki yılda içeriğine dair en az şeyin konuşulduğu, ama sürekli “Komisyon toplanacak mı? Komisyon raporları ne olacak? İmralı’ya gidilecek mi, gidilmeyecek mi? O takvim ne olacak, bu takvim ne olacak? Zamanı ne? Bayramdan sonra, yok öbür bayramdan sonra, Meclis kapanmadan” deyip, iki senenin içeriksiz biçimde sürmesini, iktidarın ve özellikle Erdoğan’ın kendisinden sürekli meseleye bir el atması ricasıyla belirleyici aktör olarak devam ettiği bir durum yaşıyoruz. Bu muhtemelen, çıkan, -eğer çıkarsa- çerçeve yasayla da çok değişmiş olmayacak gibi görünüyor.

Ruşen Çakır: Evet Kemal, noktayı koyalım. Deniz Göktaş’a hem geçmiş olsun hem helal olsun diyelim. İzleyicilerimize de teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş