Önce BİMER vardı sonra CİMER oldu. Katılımcı ve müzakereci demokratik düzen inşa etmek yerine iktidar, halka söz hakkı veriyormuş görünümlü bir şikâyet merkezi oluşturuldu. Cumhurbaşkanı ile doğrudan iletişim ya da bu anlama gelen cümlelerle tanıtıldı. Ancak kısa sürede CİMER, resmî jurnal mekanizması olarak işler hale geldi. Çünkü yapılan başvuruların iktidar politikasına uyumu ölçüsünde ele alındığı anlaşılmıştı. Evet bu sistemi jurnal düzeni olarak isimlendirme nedenimi bir örnekle açıklayayım. Konu İstanbul Sözleşmesi.

2020 yılı yaz başında iktidar Sözleşme karşıtlığına hız verdi. Yaz sonuna doğru TİHEK – Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Başkanı bir açıklama yaptı. CİMER üzerinden kuruma İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme talebiyle 200 başvuru yapıldığını duyurdu. EŞİK Platformu olarak bizler de İstanbul Sözleşmesi’nin gerekliliğine ve hayati önemine dikkat çeken 1200 başvuru yaptık. Gelen cevaplar bizim sorularımızın yanıtı değildi. Ve ikinci tur başvuruyla bu yanıltıcı cevaba itiraz ettik. Bu sefer sayı biraz düşmüş, 800 talep iletilmişti. Yine de toplumda 2000’e ulaşan Sözleşme lehine başvuru karşısındaki 200 aleyhe görüş, iktidar nezdinde makbul kabul edildi. CİMER kesmece değil seçmece sever. Bu sonucu bilerek, devlet kayıtlarında bulunması için planlamıştık başvuru eylemini. Ve iktidar her zamanki gibi bizi yanıltmadı. Pek çok başka örneğin arasında özellikle Dilovası iş cinayeti en can yakıcı olan. Katliam gibi kazadan aylar önce CİMER’e şikâyet edildiği anlaşıldı. Dikkate alınmamış, tedbir alınmamış, ceza bile kesilmemiş. İktidarın bu seçmece politikası nedeniyle aralarında çocuk yaştakilerin de olduğu çoğu kadın işçi feci şekilde yaşamını yitirdi. Yaralılar uzun tedavi süreçlerinde unutuldu neredeyse. Ve dava hâlâ sürüyor. Demem o ki Deniz Göktaş’ın aleyhine olan 185 şikâyet, bugün itibarıyla 10 milyonu aşmış izlenme sayısından büyüktür, iktidar / CİMER aritmetiğinde.
Günün yükseleni: Performatif dindarlık
Çok şükür ki bu ülkede samimi inançlı dindarların sayısı hâlâ dini performe edenlerden çok daha fazla. Haramı, helali gözetenler var. Eline, diline, beline, gözüne hâkim olan dindarlar çoğunlukta. Yazık ki bu çoğunluk sessiz, kendine Müslüman diyemezsek de bireysel dindarlık anlayışında sınır aşımı yapıldığı durumlar yaşanıyor. İtiraz etmeyiş, sessiz kalış zulmün karşısında açıkça saf tutmaktan kaçınma pratiğine yol açıyor. Ve meydan performatif dindarlık anlayışına terk edilmiş oluyor maalesef. İktidarın jurnal düzeni bu tiplerin işine geliyor. Kendisini dindar göstermek için topluma din satan tacirleri anlatmaya çalışıyorum performatif dindarlık derken. Gerçekte örneğin Kur’an ayetleri “biriktirme hastalığı” tanımıyla din adamlarını, yoksuldan bağış alıp dini kurumları, kurumsallaşmayı çok sert eleştirir. Allah’ın “paylaş / infak et” emrine uymayan, 500 kg altın biriktirip çalındığı zaman kıyameti koparanlar; milyar dolarlık servet edinip üzerinde kardeş savaşları ile tepinenler; bu birikime bilerek ya da bilmeden hizmet edenler, araştırıp, sorgulamadan Allah’ın emri yerine sözde tarikat yöneticilerine inananlar… O tarikatlara yol veren, bağış toplama hakkı tanıyan, bu zenginlikten siyasi güç devşiren iktidar da resmen din performe ediyor. Dinimizi kendi kişisel, kurumsal, maddi, manevi, siyasal çıkarları için elverişli aparat olarak kullanıyor, hepimiz de bunu biliyoruz. Bilip de susmak nedir, işte bunu aklım almıyor. Katolik engizisyonunda yakılarak öldürülen bir Allah dostunun sözüyle bu kısmı tamamlayayım. İslam kurallarının hilafına kurumsallaştırılmış din otoritelerine ve işbirlikçi siyasi otoritelere gelsin: Tanrı yeryüzünde dini egemen kılmak için iyi insanları kullanır; kötüler yeryüzüne egemen olmak için Tanrı’yı kullanır.
İktidar ve politik mizah: Hiciv ve direniş
Politik mizahı, eski adıyla hiciv geleneğini zor zamanların halkları için hayatta kalma refleksi olarak görürüm öteden beri. Siyasi mizahın önemi üzerine geçmişte birkaç yazı da kaleme almıştım. Deniz Göktaş’ın tutuklandıktan sonra ve gösterisinde dile getirdiği “neşemizi alamayacaklar” sözü -ki çalamayacaklar demeyi tercih ederim- toplumların yaşam sevincini açıklayan bir gönderme. Toplumla yönetenler arasındaki makas açıklığı arttığı ölçüde mizaha sığınır insanlar. Divan edebiyatındaki hiciv geleneği de bunu gösterir. Abdülhamit dönemindeki Namık Kemal’in çıkardığı Akbaba, Tevfik Bey’in çıkardığı Çaylak, Osmanlı’daki ilk mizah dergisi örnekleri. Ve arkası geliyor. Güçlü mizah geleneği için Nasrettin Hoca, Karagöz-Hacivat, dilinin ayarı olmasa da gönülden güldüren Neyzen şiirleri, saymakla bitmeyecek yakın örnekler. Mizah yanı güçlü bir toplumuz ve siyasi baskıları çokça deneyimlemiş bir toplumun nesli olarak şakaya sığınıyoruz.

Tabii ki toplumsal faydası olduğunu da biliyoruz. Sanatın gücü kendi pencerelerimizin yanı sıra başka pencereler olduğunu gösteriyor. Tek pencere ile dünyamızı çerçeveliyor ve bakış açımızı sınırlandırıyoruz. Diğer sanatlar gibi mizah da bize başka dünyaları, anlayışları gösteriyor. Ama diğer sanat dallarından farklı olarak göstermekle kalmayıp üstüne bir de güldürüyor. Güldüğümüzde en kızdığımız en uzak hissettiğimiz düşünce ve yaklaşımlara bile sempatik buluyor, empati kurabiliyoruz. Mizahın gücü bu. Yerleşik kalıp yargıların ötesine, kahkahalarla uçuşa geçiyoruz ki korku imparatorluğu kâğıttan kaplana dönüşüyor o dakikalarda.
Deniz Göktaş’a onur ödülü olarak ters kelepçe takılması, tutuklanması muktedirin o dakikaların uzamasını, kalıcılaşmasını önlemek gayretinden ibaret. Cumhurbaşkanına hakaret suçu isnadı çok temelsiz. Yargıtay içtihatlarında hakaret olarak tanımlanan sözcükler “iyi baba olmak” yok mesela. Eleştiri ise suç değildir. Cumhurbaşkanı da tüm politikacılar gibi eleştiriden azade olamaz. Halkın bir kesiminin dini değerlerini aşağılamak gibi bir suç isnadı sayılabilecek hiçbir şey o gösterinin içeriğinde yoktu. Dini değerler kısmını duyduğumda işi gücü bırakıp tekrar baştan sona izledim. Ve ilkinde olduğu gibi dikkat kesilerek ikinci izleyişimde de bir aşağılama, dini değerlere dil uzatma görmedim. Haşema-Dalgıç şakası çok açık bir şekilde dindarları değil seküler kesimi hedef alıp dalgıç aynasıyla haşema tercihini normalleştirme fırsatı sunmuş. Dördüncü kitap şakası, tercümede anlaşamama durumu da bence dindarların inanç dayatmak yerine inanmayanları anlama fırsatı olabilirdi. Şimdiye kadar aklımın ucundan bile geçmeyen bir pencere açmış hepimize. 600’lü yıllarda yazılan kitabın son kitap olarak tanımlanmasına yönelik muzip yaklaşım, hakikaten benim için bambaşka bir bakış açısı. Dindarların da kendisine, dinine, inancına yönelik sık rastladığımız o özgüven eksikliğinden kurtulması gerekiyor. Klasik söylemle abdestinden emin olan, inancına ve kendi dini bilgisine güvenen ilahi mesajın niteliğiyle açıklar ve güler geçer ya da gülmez geçer. Ama cezalandırılmasını isteme hakkı yoktur. Çünkü insan hakları kimsenin onayına, rızasına, tercihine bırakılamayacak evrensel ve Kur’anî temel kuraldır. Günümüz keyfî hukuk pratiklerine itiraz yükseltme gereği bir kere daha hepimizin boynuna borç olmuştur.
Özellikle dindar kesimin tarihe göz atması yerinde olur. Ehl-i rey ekolünün nasıl buharlaştırıldığı. Onun yerine ikame edilen ehl-i sünnet anlayışının giderek nasıl Selefileştiği, “Allah’ın ipini bırakıp ataların ipine sarılma” cürmüyle insanların suçlandığı ayet eşliğinde düşünülmeli. Daha derin bir tartışma konusu olarak da “Kur’an ezeli mi, yaratılmış mı” sorusu üzerine yüzlerce yıl önce yapılmış tartışmalar hatırlanmalı. Tevhid ilkesi gereğince Kur’an yaratılmıştır hükmüne varan Mutezile âlimlerine Mihne Yıllarında (İslam tarihinin engizisyon süreci) yapılan eziyeti, ölümleri, kaçışları ve tarihten silinmek istenişleri üzerine düşünülmeli. Kur’an ezelidir, diyenlerin vahdet prensibini zedeleyen görüşü İslam geleneğine egemen olduğu için o son kitap şakasının anlam kazandığını konuşmak gerekir. Akla aykırı olan mizaha konu olur.
Sanatsal üretimin kıymeti biraz da asırları aşan sorunları hatırlatma ve yeniden düşündürme becerisiyle açıklanabilir. Sevgili Deniz bu yazıdan haberdar olmayabilir ama umarım çok kısa süre içinde kurtulur o tutukluluktan. Ve bizi tekrar tekrar kendimize getirecek şakalarını sürdürür.













