İhsan Umun yazdı | İktidarın şakayla savaşı: Neden bizimle aynı şeye gülmüyor?

Stand-up sahnelerini güvenlik tehdidi olarak sınıflandıran, kahkahayı kriminalize etmeye çalışan ve bu girişimiyle —farkında olmaksızın— aslında üretilen her şakayı daha da komik bir hale getiren siyasi iktidar ile karşı karşıyayız.

AKP iktidarının mizahla girdiği bu kadim ve ironik savaş, felsefi, sosyolojik ve siyasal bazı gerçekliklerin dışa vurumu olabilir. Bir rejimin şakaya olan tutumu onun doğası hakkında çok sert gerçeklikler barındırır. Zira şakayla iktidarın ilişkisi, şakayla iktidarın savaşı kadar eskidir.

Platon, güldürüyü kamusal düzen açısından potansiyel bir tehdit olarak görürken, Aristoteles komediyi insan doğasının ve siyasal hayatın doğal bir parçası olarak değerlendirdi. Ancak mizahın iktidarla ilişkisini en çarpıcı biçimde açıklayan isim 1900 yılında yazdığı Le Rire (Gülme) adlı kitabıyla Henri Bergson oldu.

Umun İhsan yazdı | İktidarın şakayla savaşı: Neden bizimle aynı şeye gülmüyor?
Umun İhsan yazdı | İktidarın şakayla savaşı: Neden bizimle aynı şeye gülmüyor?

Bergson’a göre güldürünün özünde bir “mekanikleşme” tespiti yatar: Canlı, akışkan ve uyumlu olması gereken bir şeyin —insan davranışının, kurumların, iktidarın— donuklaştığını, katılaştığını, tekrara düştüğünü fark ettiğimizde güleriz. Bu bakış açısıyla bir iktidar figürünün saçma, tutarsız ya da kasıtlı olarak körelmiş davranışı, güldürünün en bereketli kaynağıdır.

Orta Çağ Avrupası’nın karnavallarını inceleyen Mikhail Bakhtin, bu şenliklerin geçici de olsa toplumsal hiyerarşiyi alt üst ettiğini söylüyor. Kral soytarı gibi giyinirdi. Soytarı kral gibi konuşurdu. Bu tersyüz oluş, sistemin kalıcı olarak yıkılmasından çok, birikmiş gerilimi boşaltma işlevi görüyordu. Ama işte tam da bu işlev, otoriter iktidarları rahatsız ediyor: Halkın beraber güldüğü an, hiyerarşinin geçici olarak askıya alındığı andır. Ve kolektif gülüş, kolektif bilincin en saf ve en tehlikeli ifadelerinden biridir.

Michel Foucault için iktidar, yalnızca yasakladıklarıyla değil, neyin söylenebileceğini, hangi dilin meşru sayılacağını belirleme kapasitesiyle var olur. Bir şakayı suç olarak tanımlamak, bu anlamda yalnızca bir bireyi cezalandırma girişimi değil:

Hangi dilin kamusallık kazanabileceğini, neyin “söylenebilir” olduğunu yeniden çerçeveleme çabasıdır. Devlet savcısı bu çerçevede yalnızca hukuk uygulayan kişi değil, söylemsel sınırların bekçisidir.

Ama sorun şu ki, söylemsel sınırlar, savcılık kontrolünden çok daha hızlı akar.

İktidarın kırılganlık eşiği

Artık konuyu pratik bir soruyla daha somut alana taşımak isterim:

Bir siyasi iktidar neden şakayı tehdit olarak algılar?

Yapısal olarak sağlam, ekonomik olarak itibar kazanmış ve toplumsal meşruiyeti sarsılmaz bir iktidar, kendisine yönelik şakaları tolere edebilir. Hatta zaman zaman bunlara katılır. Güçlü demokratik rejimlerde siyasal hiciv çoğu zaman sistem için bir tehdit değil, kamusal tartışmanın doğal bir parçasıdır. Türkiye’nin kendi tarihine bakıldığında, 1990’ların kasvetli siyasi atmosferinde bile Plastik Show ekranlardan indirilmedi. Levent Kırca başbakanları, bakanları, askerî figürleri hicvetti ve devlet bu şakalardan varoluşsal bir tehdit çıkarmadı. Oysa o dönemin siyasi tablosu hiç de güllük gülistanlık değildi: Koalisyonlar, ekonomik krizler, güvenlik tehditleri….

Ama iktidar, mizahı tehdit olarak görecek kadar kırılgan değildi.

Bugün tablo farklı: Bir siyasi iktidar kırılganlaştığında hicvi varoluşsal tehdit olarak görmeye başlar.

AKP iktidarının ekonomik kriz karşısındaki başarısızlığı, aşınan ideolojik anlatısı ve topluma inandırıcı bir gelecek vizyonu sunamaması, bugünün toplumsal gerçekliğini mizahın doğal ham maddesi haline getirmektedir. Doğrudan eleştirinin bastırıldığı bu umutsuzluk ortamında, iktidar kendi jargonunun ciddiyetini ve meşruiyetini tersyüz eden her hiciv dalgasını varoluşsal bir tehdit olarak algılıyor. Bu yapısal tıkanıklık da savcıların stand-up salonlarını ve dijital mizah kanallarını takibe almasını kaçınılmaz kılıyor.
Özetle şakaya açılan her dava aslında iktidarın kendi ideolojik anlatısının kırılganlığına karşı duyduğu derin bir anksiyetenin ürünüdür.

Şakayla savaşırsan şakaya dönüşürsün

“Streisand Etkisi” olarak adlandırdığı yeni bir kavram vardır: Bir şeyi gizlemeye ya da bastırmaya çalışmak, o şeyin çok daha fazla dikkat çekmesine neden olur. Barbara Streisand’ın 2003 yılında evi olan sahil şeridinin fotoğrafını internetten kaldırttırmaya çalışması, söz konusu fotoğrafın milyonlarca kez görüntülenmesiyle sonuçlandı. Aynı paradoks, siyasi baskılar söz konusu olduğunda çok daha güçlü biçimde işliyor.
Deniz Göktaş ve Tuba Ulu’nun gözaltına alınmasından sonra buna sebebiyet veren şakaların daha geniş kitlelere ulaştığını gördük.
Üstelik iktidar bazen şakayı cezalandırarak şakayı daha komik ve durumu daha absürt hale dönüştürebiliyor. Ki bu durum bazen şakanın kendisinden daha komik.

Sonuç: Şaka her zaman yener

Tarih, güldürüyü bastırmaya çalışan iktidarlar konusunda tutarlı bir sicile sahiptir: Bu girişimler kısa vadede bazı sesleri kısabilir; ama uzun vadede baskının kendisi bir güldürü malzemesine dönüşür. Stalin dönemi SSCB’sinin en iyi belgeleri, o döneme ait fıkra derlemeleridir. İspanya İç Savaşı’nın en keskin tanıklıklarından bazıları, hiciv metinleridir. Ve Türkiye’nin bu dönemine dair en kalıcı belgelerden birinin, tutuklanan komedyenlerin isimlerinden oluşacağını bence şimdiden söylemek mümkün.

AKP iktidarının şakayla girdiği bu savaş; felsefi olarak kaybedilmeye mahkûm, sosyolojik olarak kontraproduktif (contre-productif) ve siyasi olarak —en nazik ifadeyle— stratejik açıdan talihsiz bir girişimdir. Çünkü şaka bir organizmadır: Bastırıldığı yerden değil, en beklenmedik yerden yeniden doğar.

Uygur ve Çin internet kullanıcıları Çin’in totaliter rejiminin sansür politikaları yüzünden kendine özgü bir jargon ve kendine özgü bir dijital dil geliştirdiler. Çin gibi yüksek teknolojik donanıma sahip dünyanın en gelişmiş totaliter rejimi bile şaka söz konusu olunca zayıf ve güçsüz kalıyor.

Bergson’un formülüne dönecek olursak: Güldürü, canlı ve akışkan olması gereken bir şeyin donup katılaştığını fark ettiğimizde doğar. Bir iktidar şakalara tahammül edemez hale geldiğinde, bize tam da neyin donup katılaştığını söyler.

Ve o şeyin donup katılaştığını anlamak için artık sahneye bile gerek yoktur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş