İsmail Fatih Ceylan yazdı: Cezaevinde mahkeme var

Bütün hapishane ayaklandı:

“Mahkeme var!..”

Haber her tarafa ulaştı, bütün koğuşlar bu haberle çalkalandı:

“Haydi mahkeme var!..”

Kimisi sazını bıraktı, kimisi yatağından fırladı, bazıları da ranzalardan yere kapaklandı. Bütün mahkûmlar en büyük koğuşa koşturuyordu. Koşarken ceketini gömleğini giyenler, donunu kaldıranlar vardı. Yüz numaradan ve banyodan fırlayanlar oldu.

Az sonra büyük koğuş mahkûmlar tarafından tıklım tıklım dolmuştu. Gardiyanlar da mahkeme meraklısı olduğu için, demir pencerenin ötesinden seyretmek için toplandılar. Cezaevi müdürü öğle yemeğini yarıda kesip, mahkemeyi izlemek için gardiyanların yanına koştu. Cezaevi nöbetçileri nöbetlerini terk ettiler. Nöbetçi astsubay ve subaylar da geldiler. İçerisi ve dışarısı şimdi tıklım tıklım kalabalıktı. İğne atsanız yere düşmez.

Cezaevinde mahkeme var
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Cezaevinde mahkeme var

Yeni gelen her mahkûm, bir hafta süreyle incelenir, araştırılır, hangi suçtan içeriye atılmışsa, yine aynı suçtan cezaevi mahkemesi heyetince yargılanır ve suçuna göre de ceza alırdı.

“Yeni çömez yargılanacak!..”

“Hesabını görelim!..”

Mahkeme heyeti, uzun yemek masalarının ardından tahta iskemlelere oturmuşlar bu sıcakta paltolar giyerek, yakalarını da kaldırmışlardı. Üçü de asık suratlı ve pür azametti. İkisi hakim, biraz kenarda duran da savcı.

Duymayanlara duyuruluyordu:

“Haydi mahkeme var!..”

Ömür boyu ceza alanlardan, bir günü kalmışlara kadar, yaşlı genç mahkûmlar, hastalar, yatalaklar bile kalktı geldi. Sanık iki çam yarması tarafından hakimlerin karşısına getirildi. Herkes bir şeyler konuştuğundan cezaevi uğultudan geçilmiyordu. Gürültü ayyuka çıkmıştı.

Sanık temiz kıyafetli, süt dökmüş kedi gibi uslu ve efendiydi. Daha genç bir delikanlıydı. Mahkûmlar onun ardında, sağında ve solunda toplanarak mahkemeyi heyecanla izlemeye başladılar.

Ortadaki hâkim topuğu sallanan ayakkabısını çıkarıp masaya vurdu:

“Celseyi açıyorum!..”

Ayakkabının topuğu fırladı ve savcının kel kafasına geldi. Hakim öbür ayakkabısını çıkarıp tekrar masaya vurdu:

“Susun!..”

Millet sustu. Koskoca cezaevinde çıt çıkmıyordu. Cezaevi müdürü ve gardiyanlar bile nefeslerini tutmuşlardı. Hâkim protokol olan resmi konuşmaları yaptı ve sözü savcıya bıraktı. Savcı müebbet hapislerden, hırpani kılıklı, sakallı birisiydi. Kafasında saç kalmadığı için ampul gibi parlıyordu. Zaten bu yüzden Ampul Kafa derlerdi. Savcı Ampul Kafa iddianamesini okudu:

“Şu gördüğünüz sanık temiz ve masum görünmesine karşı hepimizi tehdit eden bir vatan hainidir. Sadece vatan haini değil aynı zamanda çağımızın ve asrımızın hainidir. Çünkü çağımızın gerekli gördüğü bazı alışkanlıkları küçümsemiş, kendisini herkesten dürüst ve ahlâklı bir imaj vermiştir. Oysa geri düşünceliliğin en ilerisidir. Koğuşlarda duvarlara yapıştırdığımız artistlerin resimlerine bir kez bile olsun başını çevirip bakmamakla, medeniyetin bize kazandırdığı nimetleri tepmiş, kendisi bu nimetlerden istifade etmediği gibi, başkalarını da istifade ettirmemek istemiştir. Sayın hakimler, araştırdığımız ve rapor ettiğimiz tutanaklara göre, şu karşınızda oturan adam şimdiye kadar hiç kadına bakmamış, içkiye elini sürmemiş, kumar oynamamış, yalan söylememiş, rüşvet almamış, hırsızlık yapmamış, kimseye kazık atmamış, bizleri de hiç beğenmemiştir. Çağdaş medeniyete uymamakla, çağdaş medeniyeti yıkma hazırlıklarına girmiştir. Üzülerek belirteyim ki, yıllarca uğraştığımız didindiğimiz çağdaş medeniyet hiç bu kadar tahkir edilmemiştir. Medeniyetimiz elden gidiyor hâkim bey, lütfen medeniyetimizi kurtarınız!.. Ayrıca bizim el-kol şakalarımızı, kavga ve gürültülerimizi; boşu boşuna oturup yatmamızı ayıplamış; konuşmalarımızı “gıybet”, “yalan”, “iftira” ve “dedikodu” olarak nitelemiş; okuması için verdiğimiz magazin dergisini göz ucuyla bile bakmadan elinin tersiyle itmiş; hem bize hem de medeniyetimize ve asrımıza hakaret etmiştir.

Bu geri düşünceli adam bizleri daha geri götürmeyi ve bizi sevgili medeniyetimizden mahrum bırakmak istiyor. Bunun gibi daha pek çok kara düşünceli adamlar her ne kadar yüzümüze karşı söylemeseler de plajların kapanmasını, meyhanelerin yasaklanmasını isterler. Meyhaneler, pavyonlar kapanınca geriye ne kalır sayın hâkimler?.. Modern gençlik bilgisiz ve görgüsüz, cezaevleri de mahkumsuz mu kalsın?.. Bunlar medeniyetin elden gitmesini ve gerilere gitmemizi istiyorlar.

Avrupa’nın ve bizim asırlar boyunca tesis etmeye çalıştığımız bugünkü çağdaş medeniyeti yıkmaya çalışan sanığın, ceza kanunun falan madde, filan şıkkına göre idamını talep ediyorum. Bu adama verilecek ceza çağdaş medeniyet tarihine altın harflerle yazılacak, filmlere ve kitaplara bile konu edilecek ve gelecek nesil bizlerden medeniyetin yüz akı diye bahsedecektir.”

Savcı bu hararetli iddianamesinden sonra önce terini, ardından buruşuk mendiliyle gürültülü bir şekilde burnunu sildi. Tarihi görevini ifa ederken çok yorulmuştu. Dili bir karış dışarıda soluk soluğaydı. Ceza kanunu olarak elinde tuttuğu “Tommiks” mecmuasını masanın üzerine koyarak, yerine oturdu.

“Bravo!..” Diye bağırıştılar.

“Helâlın var!..”

“Çiçeron musun be mübarek!..”

“Maaşallah bu parlak zekâ, bu sivri akıl!..”

“Allah nazardan korusun!..”

“Asalım!..”

“Keselim!..”

“Öldürelim!..”

Gürültü tekrar ayyuka çıktı. Hâkim ayakkabıyı masaya vurdu:

“Kesin sesinizi!..”

Hâkimler birbirleriyle fiskos fiskos bir şeyler konuştu. Savcı ikide bir gürültülü bir sesle burnunu siliyordu. Hâkimlerin başı, iki çam yarmasının arasında oturan sanığa döndü. Ona hitaben:

“Bu kadar ağır suçlara karşı müdafaa yapabilecek misin?..” dedi. “Müdafaa mukaddestir ve adalet de mülkün temelidir. Ben tarafsız bir hâkim olarak sana söz hakkı veriyorum.”

Sanık ayağa kalktı. Fakat bir türlü konuşmuyordu. Belki de bu kadar suçları nasıl işlediğini hatırlamaya çalışıyordu. Yanındaki çam yarması:

“Konuşsana!” dedi.

Sanık yine konuşmadı. Hâkim son derece ciddi bir tavırla:

“Otur!..” dedi. “Onca suçu işlerken bülbül gibiydin de şimdi dilin mi tutuldu?”

Biri ayağa fırladı:

“Sanığa bir avukat lâzım!..”

Boynuna atkı dolamış, bir ucunu da ayaklarının dibine kadar uzatmıştı. Hakim ona baktı:

“Haklısın… Sen onun avukatı mısın?”

“Evet ben olmak istiyorum.”

“Peki boynundaki atkı ne oluyor?..”

“Kravat efendim. Medenî bir avukat kravatsız olmaz. İyi giyinmek gerekir.”

Bunları söylerken üstünü başını karıştırıyordu. Saçlarını parmaklarıyla geriye doğru taradı. Hakim:

“Ne kaşınıp duruyorsun?..” dedi. “Bitli misin, pireli misin?..”

“Hayır efendim, Edirneliyim. Avukatım. Üstüme başıma iyi bakarım.”

“Modayı mı takip edersin?..”

“Evet, modanın peşinden giden, medeniyetin peşinden gidiyor demektir.”

“Aferin sana. Peki bu medeniyet düşmanını nasıl savunacaksın?..”

“Bizim medeniyet hümanisttir Hakim bey. Yani insalcıldır anlarsın ya. Gerekli olan yerde insanlık göstermemiz gerekir, bunu savunmayı da insanlık vazifesi kabul ediyorum.”

Herkes alkış yağmuruna tuttu:

“Helalın var lan Kestane!..”

“Bravo!..”

Hâkim ayakkabısını masaya vurarak bağırdı:

“Kesin sesinizi. Hepinizi dışarıya atarım!..”

Bütün mahkûmlar el açıp:

“İnşaallah..” diye bağrıştılar.

Dört adamı boğazından kesip, on beş adamı ağır yaralamaktan ömür boyu hapse mahkûm olan avukat Kestane Mehmet konuştu:

“Sayın pek çok muhterem ve adil hâkimler. Savcı Ampul Kafa’nın müvekkilim için söylediklerini işittim. Kendisini öncelikle doğru teşhisleri için tebrik etmek istiyorum. Tebrik edebilir miyim?..”

Hakim elini salladı.

“Edebilirsin,” dedi.

Kestane yürüdü, savcının önünde dikilerek onun ampul gibi ışıldayan kafasını öptü. Geriye döndü, ellerini buruşuk ve pis pantolonunun ceplerine sokarak devam etti.

“Savcı bey müvekkilimin idamını istedi. Ben savcı olsaydım ben de isterdim.”

Biri:

“Demek ki sanık ayvayı yedi…” dedi.

“Onun için en hafif ceza idamdır!..”

Biri sanığa bağırdı.

“Allah kurtarsın!..”

Yine bir başkası:

“Buna da şükret!..” dedi. “Beterin de beteri var!..”

“Lan idamdan daha beter ne var?..”

“Bundan önceki yağlı kazığa oturtulma cezası almıştı. Unuttunuz mu?..”

“Doğru ya!..”

Hakim ayakkabısını tekrar masaya vurdu.

“Gürültü yapmayın yoksa dışarıya atarım hepinizi!..”

Hep birlikte bağırıştılar:

“Amiiinn!..”

Sükûnet sağlandı. Sadece savcının mendiline gürültüyle sümkürmesi duyuldu. Avukat Kestane devam etti:

“Müvekkilim idamı hak etmiştir. İşlediği suçlar bunu öngörüyor. Ama müvekkilim bizim dünyamızdan olmadığı için bizim medeniyeti bilmiyordu.”

Gürültü yine ayyuka çıktı:

“Öbür dünyadan mı geldi?..”

“Venüsten mi?.. Neptünden mi?..”

“Aydan mı?..”

“Uzaydan mı?..”

Hakim bağırdı:

“Susun yoksa..”

O sözünü bitirmeden mahkûmlar cevapladılar:

“Amiiinn!..”

Kestane sükût sağlanınca tekrar sözü aldı:

“Sanık bize yabancı bir medeniyetten geldi. Bizim medeniyetimizi bilmediği için kurallarımıza uymamış, dolayısıyla idamı hak edecek kadar ağır suçları işlemiştir. Ama ona bizim medeniyetimiz öğretilmeli.”

“Evet öğretmeli!.. – Öğretmeliyiz!..”

“Bu bizim medenî görevimizdir!..”

“Müvekkilimin suçu gerçekten büyüktür kabul ediyorum. İdam bile onun için şerefli bir ölümdür. Keşke müvekkilim bu suçları işleyeceğine, bizler gibi adam kesseydi, adam öldürseydi, hırsızlık yapsaydı, ırza-namusa yeltenseydi veya sahtekârlık yapsaydı. Hiç olmazsa medeniyetimiz bu tür suçlar için paçayı yırtma imkânı vermiştir. Kurtulabilirdi, çünkü medeniyetimiz bu suçları medeniyet icabı sayar ve mahkûmu affedebilirdi.”

Savcı:

“İdam edilmelidir!..” diye bağırdı. “Yoksa medeniyetimiz elden gidecek. Buna göz yumamayız!..”

Hakim ayakkabını üst üste vurdu:

“Kimse dışardan gazel okumasın!..”

Kestane:

“Âlicenap ve saygıdeğer hakimler!..” diye bağırdı. “Sanık yabancı bir medeniyetten gelmiştir. Dolayısıyla bizim medeniyetten habersizdir. Oruç tutması, namaz kılması, tesbih tutması..”

“Tesbih tutacağına silah tutsun!..”

“Tüfek tutsun!..”

“Top tutsun!..”

“Tesbih tutması, herkese güler yüz gösterip saygılı davranması, böylece de bizi yerlerin dibine geçirmesi, kendi medeniyetleri icabıdır.”

Biri:

“Eeeee?..” dedi.

Kestane ona hışımla döndü:

“E’si, Me’si yok!.. Medeniyetimiz icabı bana ve sanığa karşı saygılı olmanız gerekir. Ayıptır yahu!..”

“Avukat haklı..”

“Yok canım medeniyet ne olacak, medeniyet?..”

Savcı yine fırladı

“İdamını talep ediyorum!..”

Hakim bağırdı:

“Susun!..”

Avukat devam etti:

“Müvekkilimin medeniyetine dahil pek çok insan var ülkemizde, sayın hâkimler ve pek muhterem izleyiciler. Ve bu insanlarla ister istemez bazı yönlerden bağlıyız. Bir kere bizim ziyaretimize bile en çok onlar geliyor. Eğer biz müvekkilime herhangi bir ceza uygularsak, onlara bağımlı olduğumuz için iflâhımız kesilir. Bizi ziyaret edenler de azalır. Yiyecek yemek bile bulamayız. Sanık aramızda bir elçidir. Ancak bize huzursuzluk vermiştir. Bizim idamını talep ettiğimiz suçlar kendi medeniyeti için bir mükâfattır. Bunun için onu kendi medeniyetine göndermemiz daha sağlıklı olur kanısındayım.”

Savcı:

“Senin kanın bozuk,” dedi.

“Hayır asıl senin kanın bozuk. Onları kendi medeniyetlerine göndermemiz gerekir. Çünkü o bizim yanımızda iken, biz kumar oynayamıyor, rakı içemiyor, fesat çıkarıp, dedikodu yapamıyoruz. Halbuki bu bunlar hayatın doğasında var olan olağan şeylerdir. Sanık geri kafalı olduğu için bu güzelliklerden habersizdir. Fakat onu idam edersek bütün bu medenî özelliklerimizi yerine getirebilir miyiz sanıyorsunuz?.. Yanılıyorsunuz beyler, çünkü unuttuğunuz bir şey var, o da vicdan!.. Hayvanlara bile verilmiş olan bu duygu maalesef bizim medeniyetteki insanlarda kırıntı halinde de olsa var. Onu idam edersek, kalbimizin bir yerlerinde gömülü duran bu duygu kabarır ve sanığı her an karşımızda görür, yanımızda hissederiz. Ruhumuzu tehdit etmeye başlar, renkli rüyalarımıza dahi müdahale eder.”

Savcı itiraz etti:

“Hayır efendim, biz vicdanı unutalı yıllar oldu. Medeniyet için biz vicdanı bile terk ettik. Sanık idam edilmeli!…”

Sözünü bitirmeden kafasına bir terlik yedi.

“Ben o terliği atanın!..”

Ortalık karıştı. İzleyiciler avukata hak vermişlerdi. –

“Kestane haklı, onu idam etmeyelim. Yoksa vicdanımız sızlar.”

“Hayır efendim vicdanı biz rafa kaldırdık. Medeniyet bizim için her şeyden önemlidir. Gerekirse medeniyet için lağım faresi bile oluruz.”

Savcı:

“İdam edilsin!..”

“Hayır onu asarsak medeniyetimiz yıkılabilir. Çünkü vicdanımız ağır basar ve medeniyetimizden biz de soğumaya başlarız.”

“Asılsın!..”

“Asılmasın!..”

Gürültü çoğaldı, sesler birbirine karıştı. Herkes bir şeyler söylüyor, kimisi bağırıyor, kimisi sövüyordu. Millet birbirine terlik, ayakkabı, şapka, şeftali, armut fırlatmaya başladı. Neredeyse kavga olacaktı. Hâkim ayakkabıyla gürültüyü bastıramadığı için, bir tencere kapağı bulmuş durmadan masaya vuruyordu.

“Susun!.. Gürültü yapmayın!.. Celseye on beş dakika ara veriyorum!..”

Herkes sustu.

Bu on beş dakikalık arada bütün mahkûmlar: “Düriye’nin güğümleri kalaylı” türküsünü söylediler. Hakimler karşılıklı göbek attı. Avukat, savcının ampul kafasında dümbelek çaldı.

Az sonra mahkeme yine devam edecek ve karar verilecekti.

  • (Bu Kafayla Düzelemeyiz, İsmail Fatih Ceylan, İnkılâb Yayınları)

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş