İSTANBUL (Medyascope) – Hafta Başı’nın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, DEM Parti kongresinin ardından Kürt siyasetinde yaşanabilecek dönüşümü, Melih Gökçek hakkındaki soruşturmayı ve Ahmet Davutoğlu’nun yıllar önceki sözleri nedeniyle ifadeye çağrılmasını değerlendirdi.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, haftanın öne çıkan siyasi gelişmelerini ele aldı. Programda Halkların Demokratik Partisi’nin (DEM Parti) kongresi ve yeni parti tartışmaları, PKK’nın feshi ve silah bırakma sürecinin Kürt siyasetine olası etkileri, Melih Gökçek soruşturması ile eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla ifadeye çağrılması konuşuldu.
Önce Gökçek, ardından Davutoğlu
Ruşen Çakır, Gökçek’in AKP iktidarı döneminde ilk kez bu şekilde savcılık karşısına çıktığına dikkat çekerek soruşturmanın zamanlamasını gündeme getirdi.
Gazeteci Murat Ağırel’in yayınından sonra soruşturma açıldığını ancak Ağırel’in ifade vermeye gittiğinde önceden hazırlanmış kapsamlı bir dosyayla karşılaştığını söylediğini aktaran Çakır, soruşturmanın yalnızca yayın üzerine başlatılmış olamayacağını belirtti.
Gökçek hakkındaki dosyanın “akçeli işler” ve kaynak transferi iddialarıyla ilgili olduğunu belirten Gürsel, son dönemde Binali Yıldırım ve ailesi hakkında yayımlanan haberlere karşı iktidarın sessiz kalmasını da dikkat çekici bulduğunu söyledi.
Gürsel, mevcut medya düzeninde iktidara zarar verebilecek haberlerin engellenmesinin “yeni normal” haline geldiğini belirterek sözlerine şöyle devam etti:
“Binali Yıldırım ve ailesinin üzerinde bir koruma kalkanı göremiyorum. Melih Gökçek ve ailesi ise harcanabilir. Gökçek aslında 2017’de siyasetten tasfiye edildi. Oğlu milletvekili oldu ancak kendisi tasfiye edildikten sonra bir trol gibi hareket etmeye başladı. Ailenin kendisini hâlâ iktidarın bekası için ön safta savaşan ve kavga eden bir konumda göstermeye çalıştığını görüyoruz.”
Çakır, Davutoğlu hakkındaki dosyanın Gökçek soruşturmasından tamamen farklı olduğunu, konunun doğrudan düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Kadri Gürsel ise soruşturmayı yaklaşan seçim süreciyle ilişkilendirdi. 2027’nin seçim yılı olacağını düşündüğünü söyleyen Gürsel, “İktidar kendi arka bahçesinde ya da komşu bahçelerinde bir çekidüzen vermek, kendi tabiriyle hesaba çekmek istiyor. 2027-2028 sürecinde, 2023’teki gibi AKP’den kopmalar olmasın, yapılanların kimsenin yanına kalacağı zannedilmesin istiyor” dedi.
“Geçiş kongresi”
DEM Parti’nin yasal zorunluluk nedeniyle düzenlediği kongrenin bir “geçiş kongresi” niteliğinde olduğunu belirten Çakır, bahar aylarında yapılması beklenen olağanüstü kurultayla partinin adı, amblemi, yönetimi ve programının değişebileceğini söyledi.
Kadri Gürsel ise 2015’teki “Türkiye partisi” açılımının, Kürt siyasi hareketinin silahla ve siyasi şiddetle arasına mesafe koyma iddiasının yanı sıra Demirtaş’ın partinin geleceğini muhalefette görmesi sayesinde karşılık bulduğunu söyledi:
“Şu anda Türkiye partisi olma iddiasında olan, Selahattin Demirtaş gibi giderek otonomlaşmış ve izafi bir bağımsızlık edinmiş bir figür yok. DEM Parti tamamen bir arayüz işlevi görüyor. Bu bakımdan Türkiye partisi olma iddiasının yeniden tarif edilmesi gerekiyor. Türkiye partisi olmak, Kürtler dışındaki gruplara ve kesimlere açılmak, onların da desteğini almak demek. Kürt hareketi hangi temelde, hangi vaatle ve hangi öneriyle Kürt olmayanların desteğini alacak? Ben bunu zor görüyorum.”
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
“Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’nda Kadri Gürsel’le birlikteyiz. Bu haftayı konuşacağız. Kadri merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Şu sıralarda Melih Gökçek’in oğlu ve gelini savcılıkta ifade vermeye girmiş olması lazım. Biliyorsun cuma günü de kendisi ifade verdi. Bugün yine saat 15.00’te Ahmet Davutoğlu ifade verecek. Bunlar birbirinden farklı ama ilginç olaylar. Ama bunları sonraya bırakalım. Önce DEM Parti kongresinden biraz bahsedelim. Kongre dün yapıldı. Aslında bir formalite kongresiydi. Mecburen yapılmış, yasal zorunlulukla yapılmış bir kongre. Zaten kongrede verilen bütün mesajlar, özellikle röportajlarda söylenen, bu yeni partiye yol açma kongresi olacak. Öcalan’ın geliştirdiği Demokratik Cumhuriyet Hareketi diye bir hareket tarif ediyorlar. Bu harekete bağlı olarak bahar ayında yeni bir kurultay olacak. Yani büyük bir ihtimalle DEM Parti olağanüstü kurultaya gidecek, adı değişecek, amblemi değişecek, yönetimi değişecek, programı değişecek, tüzüğü de değişebilir tabii. Yeni bir parti olacak. Kimler olacak bu partide? Tabii ki PKK’nın feshi ve silah bırakmanın teyit edilmesi hâlinde, çerçeve yasağı yürürlüğe girecek ve buradan hareketle, Avrupa’daki Kürt siyasetçiler, Kandil’den bazı kadrolar ve cezaevinden bazı isimler çıkacak. Yüzlerce binlerce kişiden bahsediliyor ve bunların içerisinden birtakım isimlerin bu yeni partide de yer alması bekleniyor.
Anladığım kadarıyla olay şöyle: Öcalan’a adı konmamış bir statü verildi alt komisyonda biliyorsun. O statü gereği, Öcalan’ın İmralı’daki koşulları iyice geliştirilecek. Yeni insanlar da katılacak. Öcalan’ın sekretarya dediği kadro gelişecek. Zaten süreç boyunca Öcalan’ın sekretarya dediği yapının sayısı arttı. Bir iki tahliye oldu ama takviye edildi. Orada epeyce bir çalışma yürütüyorlar; o daha da güçlenecek ve anlaşılan, Öcalan partinin de facto genel başkanı olacak. Daha önceki partilerde de böyleydi denebilir ama onlarda tabii ki bu yoğun ilişkiler söz konusu değildi. Eğer süreç yolunda giderse, bir aksaklık olmazsa, büyük bir ihtimalle Öcalan önümüzdeki dönemde, fiilen partiyi, hareketi, belediyeleri, şunları bunları yönetme pozisyonda olacak gibi bir durum ortaya çıkıyor. Yani haftada bir avukatla mesaj göndermek ya da İmralı Heyeti’yle görüşme yapmak yerine doğrudan iletişim imkânına sahip olacak.
Kadri Gürsel: Tabii bu bunun yapabilmesi için Öcalan ve sekretaryasına bir bilgisayar altyapısı ve telefon iletişim olacak lazım. Bunların tabii devletin kontrolünde, devletin izlediği bir iletişim olduğu olacağı gerçeğini de kabul etmek gerekiyor yani. Genel hatları çizebilir ama bunlar olmadan, Öcalan partiyi veya Kürt hareketini yönetemez.
Ruşen Çakır: Şu anda olmadığı da pek söylenemez. Neye ne kadar sahip olduğunu bilmiyoruz ama mesela Dortmund’daki bilmem ne festivaline mesaj yolluyor.
Kadri Gürsel: Telekonferans yaptığı da söyleniyor.
Ruşen Çakır: Tabii yani o tür şeyler gelen gidenler şunlar bunlar devam ediyor. Ama anladığım kadarıyla yeni dönemde, diyelim ki ekim ya da kasım ayında, MİT, ‘’evet, bu iş tamamlandı’’ deyip MGK’ya raporu verecek. MGK onaylayıp, Erdoğan da ‘’artık yasa uygulanabilir’’ dediği andan itibaren artık birçok şey kapanıyor, yeni defterler açılıyor ve bu anlamda İmralı fiilen genel merkez gibi olacak.
Şimdi burada şöyle bir durum var. DEM Parti’de eş başkanlar değişmedi. Zaten kongreye izleyici de almamışlar. Sadece delegeler ve basın geldi. Yani bir tür, taşınacak olan evin eşyalarını toplamak gibi bir şey oldu. Ama süreçte başarısızlık olursa ne olacak? Şimdi olumlu geçtiği varsayımıyla hareket ediyoruz. Çok ihtimal vermiyorum ama bir yerde bu iş uzar, sarkar, yarıda kalırsa işin rengi değişebilir. Ama şu hâliyle, yepyeni bir şey oluyor. Bu arada, sen de fark etmişsindir; Kürt hareketiyle beraber hareket eden sosyalist soldaki bazı partiler ve kişilerin, hepsi değil tabii, sürece eleştirel baktıklarını ve mesafe koyduklarını görüyoruz. Öcalan, Demokratik Cumhuriyet Hareketi’ne soluk katmak istiyor, isimler veriyor, çağrılar yapıyor. Bir ara Erkan Baş demişti, başka isimler de söylüyor ama bu, yakın bir zamana kadar son yıllarda yaşanan sosyalist soldan birtakım katılımlar ya da işte ittifak olayı olmayabilir. Olmayacak demiyorum ama olmayabilir. Böyle bir ihtimal de var. Bu süreç başarılı gider ve Öcalan’ın istediği şekilde yeni parti şekillenirse, bu parti Kürtleri daha fazla mı kucaklayacak? Daha geniş bir toplumsal desteği mi olacak? Ve dolayısıyla oy oranı artacak mı artmayacak mı? Tabii burada ‘’Öcalan bunu Türkiye Partisi mi yapmak istiyor yoksa daha önce söylediği gibi Kürtlerin Türklerle ortaklaşmasının partisi mi yapmak istiyor?’’ tartışması var. Dananın kuyruğu da burada kopuyor. Ben bu sabahki yayınımda biraz onu yorumlamaya çalıştım. Öcalan Türkiye Partisi yapmak istese ne kadar başarılı olabilir? 2015 Haziran seçimleri öncesinde Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ikilisi ‘’Türkiye Partisi’’ olma iddiasıyla bayağı başarılı oldular biliyorsun Türkiye Partisi olma iddiasıyla ve en yüksek oy oranını %13 oy oranı almışlardı. Ama şimdi Selahattin Demirtaş’ın Türkiye Partisi söylemiyle, Öcalan’ın Türkiye Partisi söylemi aynı olmaz. Yani iki ayrı profil, iki ayrı algı var, imaj var. Öcalan çıkıp ‘’Biz tüm Türkiye’yi kucaklayacağız. Tüm Türkiye’ye demokrasi getireceğiz’’ dediği zaman, bunun alıcısı, Selahattin Demirtaş’ın demesiyle olabilecek alıcının altında olur.
Kadri Gürsel: Evet. ‘’Türkiye Partisi’’ paradigmasından hareketle ben de devam edeyim. 2015’teki Türkiye Partisi olma açılımının başarısı iki açıdan mümkün olmuştu. Birincisi, PKK’nın silahlı bir örgüt olması. Kürt hareketinin, kuruluşu itibariyle silahlı bir örgüt olarak doğması ve bundan dolayı da silahla, terörle, siyasal şiddetle anılır olması. Yeni nesiller, gençler hatırlamaz. PKK 1978’de kuruldu ama PKK adıyla olmasa bile kurulmadan önce de vardı. O süreçlerde, önce Türk solunu Kürt çoğunluklu Güneydoğu’dan sürdü, çalışamaz hale getirdi. Ardından da Kürt solunu tasfiye etti ve bunu yaparken şiddet kullandı. PKK bir köylü hareketi olarak çıkmıştır. Köylü hareketi olarak çıktığı için de Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile işbirliği yapan Kürt ağalık düzenine karşı mücadele etti. Tabii bütün ağlara karşı mücadele etmedi. Neticede işbirliği yapmayan ağalar da vardı, Onlarla da ittifak kurdu. Ama PKK böyle bir yerden geliyor; bunu hep akılda tutmak lazım. Değişmez değil, tabii ki PKK, yani Kürt hareketi çok değişti. Bambaşka bir şeye dönüştü, bunu aştı.
İkincisi, Demirtaş o zaman partisinin geleceğini muhalefette görmüştü. Yani iktidarla, o süreç devam ederken dahi mesafe koydu arasına. Öcalan’dan farkı odur. 2013’ün sonbaharında zaten süreç askıya alınmıştı, ama seçim aşamalarının geçilmesi için iki taraf da karşılıklı olarak çatışmamayı tercih ettiler. 2014’te cumhurbaşkanlığı ve yerel seçimler, 2015’te de genel seçimler vardı. Ama 2013’ün sonbaharında zaten PKK ‘’adım atmadığınız için biz de çekilmeyi askıya alıyoruz’’ dedi. Ben bunu ‘’güven arttırıcı önlemler olarak’’ adlandırıyorum. O dönemde aslında PKK yeni bir çatışmaya hazırlanıyordu ve bu sefer çatışmanın merkezi yerleşim merkezleri olacaktı. Yani şehirdeki çatışmanın hazırlığı yapılırken, diğer taraftan da ‘’Türkiye Partisi’’ olma iddiasının gereğini yerine getirdiğinden dolayı, Türk Sosyalist solu teveccühle yaklaştı. Türk aydınlar ilgiyle yaklaştılar, sempati ile baktılar. O dönemde pek çok insan Özgür Gündem gazetesine gidip orada nöbetçi yayın yönetmenliği yaptı. O gün yapılan gazetenin sorumluluğunu üstlendiler ve yargılandılar daha sonra. Tabii ondan sonra da çok ciddi bir çatışma ortamı çıktı ve PKK, şehirdeki silahlı gücüyle arzu ve iştiyakla Türkiye’nin güvenlik güçleriyle çatıştı. Çatışma çok kanlı oldu. Çok insan öldü, şehirler yandı yıkıldı. Bunlar hep hatırlarda. Bu sosyalist sol dediğin ve senin de konuştuğun yahut da bizim gördüğümüz insanların, ‘’sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer’’ atasözünde olduğu gibi, orada bir güven bunalımı da var bence.
Şimdi bu süreçte, Türkiye Partisi iddiasında olan Selahattin Demirtaş gibi artık giderek otonomlaşma, yani izafi bir bağımsızlık da edinmiş, aktörleşmiş bir figür falan da yok. Yani DEM Partisi tamamen arayüz işlevini görüyor. 2015’teki Türkiye Partisi olma iddiasından çok farklı bir şey olursa, ‘’Türkiye Partisi’’ olma iddiası tarifinin yeniden yapılması gerekiyor. Türkiye Partisi olma iddiası demek, Kürtler dışındaki kesimlere de açılmak ve onların da desteğini almak demek. Hangi temelde, hangi vaatle, hangi öneriyle gidecek ve Türkiye’de Kürt olmayanların da desteğini alacak Kürt hareketi? Ben bunu zor görüyorum açıkçası.
Ruşen Çakır: Demokratik Cumhuriyet diyorlar ya.
Kadri Gürsel: Demokratik cumhuriyet’’ dediğin zaman… Demokratik olmayan iki hareketin ki biri siyasal İslamcı hareket. Orijinlerden hareketle, demokratik olmayan iki hareketin Türkiye’yi demokratikleştireceği iddiasında bulunmak, demokrasiden ne anladığımız hakkında şüphe uyandırır açıkçası. Ama benim gördüğüm, anladığım kadarıyla, burada dar kapsamlı bir demokrasi tanımı yapılıyor. Bu demokrasi değil. Türkiye’deki şu an en kalabalık etnik grup olan Kürtlerin varlığının tanınmasının, başlı başına bir demokratikleşme olduğu iddiasını içeriyor bu ‘’Demokratik Cumhuriyet’’ adı. Tam tersine, Türkiye, demokrasiden her geçen gün uzaklaşan bir ülke konumunda şu an. Yani yapılanları görüyoruz, bunları tek tek saymaya gerek yok, bu programı izleyenler de biliyor. Herkes biliyor Türkiye’nin demokrasiden nasıl uzaklaştığını. Türkiye’nin demokrasiden uzaklaşması sürecek; bunun duracağı filan da yok. Bu sürecin tersine de döneceği yok. Çünkü bu olsa, iktidar, gücünü ve iktidarını yitirir. Bu iktidar onu çoktan geçti. ‘’Rubicon’u geçmek’’ deyimi var ya, iktidar oradan yıllar önce geçti. O bakımdan, ‘’demokratik cumhuriyet’’ paradigması, demokratik olmayan iki hareketin bir araya gelip Türkiye’yi demokratikleştireceği iddiasında bulunmak, bence yüzeysel, içi boş bir söylemden ibaret bir meşruiyet inşası, üçüncü taraflar nezdinde bir meşruiyet algısı yaratmak, bu algının inşasına yönelik bir ifade oluyor.
Diğer taraftan da silahlı bir örgütün kendisini tasfiye etmesi, Türkiye’de Kürt siyasetinin artık silahı bırakması, terörizmden vazgeçmesi, başlı başına olumlu bir şey. Ama orada sonrasında bir paradoks söz konusu. Paradoks şu: Demokrasiden uzaklaşmış, uzaklaşmaya devam eden bir ülkede Kürt hareketi kendi gündemini hangi ortamda, seviyede paylaşacak ve bu gündem ve hedef çerçevesinde nasıl siyaset yapacak? Bu da aslında ilk bakışta zor görünse bile, ben, bir süre için iktidarın buna tahammül edebileceği kanaatindeyim. Ama bunun da sınırları var. Aslında başarı-başarısızlık ikilemi tam da burada test edilecek. Ben açıkçası silahlı örgütün ana gövdesinin, silahlarını bırakmakta ve kendisini feshetmekte çok büyük bir güçlük yaşayacağı kanaatinde değilim. Çünkü o silahlarla, örgütün kuruluş hedefleri doğrultusunda yapabilecekleri şeyleri yaptılar, bu örgütü bugüne getirdiler. Burada taşeronlaşmayı kastetmiyorum. Yaparken de pek çok alanda aslında yenildiler, ama siyasi sonuçlar, toplumsal sonuçlar itibarıyla görüyoruz. Neticede, evet, en baştaki hedefleri doğrultusunda, burada kurtarılmış bölgeler yahut da bağımsız bir Kürt devleti oluşturmak veya üçüncü tarafların Türkiye’ye müdahale etmesini sağlamak, Türkiye’yi bu anlamda zayıflatmak gibi ayrılıkçı hedefler doğrultusunda varmak istedikleri noktaya varamadılar, bunu başaramadılar.
Daha önceki programlarda da söyledim; dört alanın dördünde de silahla yapmak istediklerini yapamadılar. Yani hem Türkiye’nin kırsalında hem şehirlerinde hem Kuzey Irak’ta hem Suriye’de bu olmadı. Ama bu şu demek de değil. Elli 50 yıllık bir süreçten bahsediyorum. Bunun yarısı da AKP ile geçti. Ama, devlet de PKK’yı ortadan kaldıramadı. ‘’İktidar’’ demiyorum, ‘’devlet’’ diyorum. PKK orada her an yeni bir güvenlik tehdidi olarak Türkiye’nin karşısına çıkmaya müsait bir konumda, şu an bekliyor. Yani, fesih ve silahsızlanma olmasa, PKK orada durdukça hem dünyadaki bütün güçlerin iştahını kabartan bir potansiyel vasıta -sadece Türkiye’ye karşı değil- hem de potansiyel bir tehdit; bunun çözülmesi için en uygun zaman. Bu bakımdan, bir Türkiye partisi olmaktansa, şartlar, Kürt partisi olarak kalmaya ve bu şekilde evrilmeye daha uygun görünüyor. Ben, 2015 ve 2024’e kadar devam eden süreçte gördüğü teveccühü, Kürt olmayan toplumsal kesimlerden, seçmen gruplarından görebileceği kanaatinde değilim. Bütün işaretler, bütün göstergeler o yönde.
Ayrıca ‘’Türkiye Partisi’’ olması ancak şu şekilde mümkün olabilir. Türkiye Partisi olsa iktidarın işine yarar bu, bunu atlamayalım. Bu kurulacak olan Apo’cu Parti, Türkiye Partisi olsa… Öcalan Partisi diyoruz ya, eski ismiyle yani hareketin başından beri ismi Apo’cular olan bu Apo’cu legal parti Türkiye partisi olma iddiasıyla çıkarsa, bundan en çok iktidar faydalanır zaten. Çünkü muhalefetten oy devşirmiş olur. Çünkü kendisi bir ana akım muhalefet partisi olarak davranmayacak. Yani muhalefet partisi olmadan Türkiye Partisi olmak gibi bir şey mümkünse, bundan iktidar faydalanır. Ama ben bunun olamayacağını söylüyorum. O bakımdan, Kürt partisi olarak, bir ana muhatap olarak burada devam edecektir.
Şimdi bu durumun değiştiğinin de farkındalar. Mesela Tuncer Bakırhan da de ‘’bu aktivist söylemleri, sözleri terk etmemiz lazım’’ diyor. Doğru. Çünkü siyasi aktivizm aslında iktidarı gözetmeyen, siyasi sorumluluk içermeyen, söylemin sonuçlarıyla da ilgilenmeyen ama varlık sergilemek için, bir gücün varlığını göstermek, altını çizmek için yapılan bir şey. Siyasi aktivizm, bu. Siyasi aktivist eyleminin sonuçlarıyla ilgilenmez, siyasetçi ise eyleminin sonuçlarıyla ilgilenir. Bu bakımdan da eğer iktidar ortağı olmak yahut da bir şekilde bir süreçte mesul konumda olmak gibi bir beklenti varsa, siyasi aktivizm terk edilmek zorunda. Bunun en iyi farkında olan Tuncer Bakırhan. O konuda yaptığı konuşmalarda da görüyoruz. Bu söylem değişikliği aynı zamanda siyasi aktivizmden uzaklaşarak, sanki yeni bir devlet, yeni bir düzen kuruluyormuş gibi kurucu bir söylem. Kurucu söylemden kastı da acaba bu yeni Apo’cu partinin kuruluşu mudur, yoksa ‘’demokratik cumhuriyet’’ diye tarif ettikleri ad koydukları şeyin kuruluşu mudur, onu bilmiyorum, ama kurucu söylemden benim anladığım daha büyük bir şey. Apo’cu partinin ötesine geçen bir şey. Burada sorumluluğa davet ediyor. Bu bir siyasi kültür değişimidir. Bu siyasi kültür değişiminin gereğinin, en iyi, en etkili şekilde, sorunsuz, kazasız, belasız atlatılmasının yolu da Apo’cu partinin, Apo’cu kadrolar tarafından kurulmasıdır. Burada Apo’culuk, Apo’nun söylemlerine, hedeflerine tamamen bağlı, onun dışına çıkmayan, böyle tek parçalı, katı hiyerarşik bir model ancak bu eşikten geçmeyi sağlar. Yoksa kazalarla dolu bir süreç olur bu. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi haritası üzerinde bir devlet kurma hedefiyle yola çıkan ayrılıkçı bir örgütün, bu hedeften tamamen vazgeçip silahını bırakması, tarihsel dramatik bir rol algısı değişimidir. Kendine atfettiği rolün algısında büyük bir değişimi ifade ediyor bu. Buna ayak uydurmak kolay değil. Yani bu öyle bir gecede olan bir şey değil ama çok hızlı gelişiyor. Kazaların belaların önlenmesi, sürecin başarısız olmasının önlenmesi açısından, evet, katı bir kontrol gerekecek. O bakımdan ben, Apo’cu partinin kurulacağını varsayıyorum. Bunun dışında kalan unsurlar, ki bazı unsurlar, Apo’nun şüpheyle yaklaştığı unsurlar bunun dışında kalacaklar belli ki, onların da ne yapacağını göreceğiz. Belki bir süre kenarda bekleyecekler.
Ama zaten bugüne kadar sorunlarını şiddetle çözmeyi alışkanlık haline getirmiş ve hep, elindeki silahla o yaptıklarının, yapacaklarının teminatı oldu. Şimdi o silahlı güçten yoksun kaldığında işler biraz zorlaşacak. Yani eskiden daha kolaydı irade beyanında bulunmak ve yaptırmak. Yaptırım gücü vardı. Çünkü illa silah kullanmak gerekmiyordu. Geçmişte ise çok kullandığı için, silahı zaten yeterli etki sağlanmıştı. İnsanlar zaten bunu hatırlıyorlardı ve korkuyorlardı. Şimdi çok ilginç bir döneme giriyoruz. Yani her şey söylenebilir öngörü mahiyetinde, ama bütün öngörüler yanlış çıkabilir. İyimserliğe ve kötümserliğe de yer var. Fakat her ne kadar katı hiyerarşiler iki tarafta da var olsa da, ben gerçekten birçok bilinmezin, öngörülmesi kolay olmayan pek çok şeyin, olumlu olumsuz pek çok sürprizin yaşanabileceğini düşünüyorum. Bu üç aktör, Bahçeli, Erdoğan ve Öcalan’ın liderlikleri pek tartışılan liderlikler değil. Yani tabanları ve örgütleri üzerinde bunlar tartışılmıyor. Tabii Erdoğan’ın burada oynayacağı rol çok çok önemli. Bahçeli aslında burada rolünü oynadı, önemli ölçüde misyonunu yerine getirdi. Şimdi bundan sonra Erdoğan’ı beklemek ve bu rolü nasıl oynayacağını görmek gerekiyor. Erdoğan’ın bu sürecin başında rol alması imkânsızdı bana göre. Birincisi, kredisini tüketmiş bir lider bu süreçlerde. Kimse inanmazdı Erdoğan’a. İnandırıcılığını yitirmişti. Yani bugüne kadar süreçlerin kurgulanması hep iktidarın kısa vadeli dar siyasi çıkarları gözetilerek yapılmıştı. Oslo Anlaşması bile öyle yapılmıştı. Seçimden 15 gün sonraya kadar süren bir ateşkes. Fethullahçılar sızdırdıklarında onu gördük. Neyse onu fazla uzatmamak lazım.
En azından, bu sürecin bu çok kritik ânında şöyle bir iki ay sonra başka şeyleri, çok yeni şeyleri konuşuyor olacağız yine. Belki de 3 ay sonra. Onu bile bilemiyoruz. Yani MİT ve diğer güvenlik güçleri ne zaman o raporu verecekler? Şimdi dönüşler başlayacak. Tekrar dönüyorum oraya. Kitleleri peşinden sürükleme kapasitesi olan ve yıllardır sürgünde yaşamış bu sivrilmiş PKK’lılar, -isim vermek istemiyorum- döndüklerinde nasıl bir dil kullanacaklar? Ve bir de tabii o hassas denge, çok ciddi bir siyaset mühendisliği, söylem mühendisliği gerektiren bir şey. Şimdi aslında bu örgüt silahlı örgüt olarak yenildi. Fakat siyasallaştığı oranda da önünde bir gelecek var. Kendisine bir şeyler vadediliyor. Süreç buna bir şey vadediyor. Bu bunu görmek lazım. Taban itibarıyla toplumsal ve siyasal anlamda büyük bir güç de kazanmış bir örgüt. Aslında bir köylü isyanı olarak çıktı ortaya. Yani Kürt köylüsünün, gençlerinin dağa çıkması. Şehirlerde başlamadı bu iş. Şimdi bundan sonra nasıl bir dil inşa edilecek, nasıl bir dil kullanılacak? Yenilmişlik psikozundan çıkarmak için bunu da deneyeceklerdir. Bunun için nasıl bir dil kullanacaklar? Mesela taziye törenleri tepki çekti. Hemen medyada birileri konuş konuştu veya konuşturuldu. Bu zor bir süreç. Gerçekten yönetilmesi zor. O açıdan hatırlattım.
Ruşen Çakır: Ahmet Gökçek ve eşi ifade verecekti ama şu âna kadar bir şey görmedim. Melih Gökçek’in ifadesini kendi aktardığı kadarıyla biliyoruz. Kendine ‘’çekirge’’ dedi. İfadeye sakızla gitti.
Kadri Gürsel: Sakız olmadığını söyledi ama çok göstermek istiyordu ağzında birşey çiğnediğini.
Ruşen Çakır: Her ne kadar oğlu Gökçek’in şeker hastası olduğuna dair bir açıklama yaptıysa da şeker hastasının sakız çiğnediğine dair bir şey bulamadım. Neyse. Şimdi burada en çarpıcı husus şu: Melih Gökçek ‘’ben hayatımda ilk defa savcılığa gelmiyorum, ilk defa soruşturma geçirmiyorum’’ diyor. Ama AKP iktidarında ilk defa. AKP iktidarında hiç gitmiş miydi Gökçek?
Kadri Gürsel: Yani 25 yıldır ilk defa.
Ruşen Çakır: Ama önceki dönemde, hani 94’te seçildikten sonra gitmiş olabilir. Zaten bu olayı ilginç kılan, bunun AKP iktidarında olması. Aslında bir önceki olay, 2019 seçimleri öncesi Erdoğan bunu görevden aldı.
Kadri Gürsel: 2017’de aldı. 2014’te de aslında aday olmasını istemiyordu
Ruşen Çakır: 2014 seçimini de bence kesin üç kâğıtla aldı,
Kadri Gürsel: Tabii. Yenimahalle ve Çankaya’da dönen dolaplar sayesinde oldu, onu da biliyoruz.
Ruşen Çakır: Neyse. Burada ilginç olan husus şu. Birazdan Ahmet Davutoğlu’nu da konuşacağız, orada da öyle. Niye şimdi? Neden şimdi? Gazeteci Murat Ağırel bir yayın yapıyor ve ardından savcılık soruşturma açıyor. Ama Murat Ağırel “Ben ifademi almaya gittiğimde çok hazırlanılmış bir dosyayla karşılaştım” diyor. Yani o yayını görüp apar topar bir çağırma değil bu. Zaten hazırlanılmış bir şey. Sonra haber çıkıyor, sonra soruşturma açılıyor ve şu anda bekliyoruz. Kamuoyuna yansıyan ne? Almanya’da yer almak, vatandaş olacakmış falan. Şimdi bunlar her önüne gelene yerli ve milli şeyi satan adamlar, paraları Almanya’ya taşıyorlar. Bir kere bu para nereden geliyor? Yani Melih Gökçek’in küçük oğlu Almanya’da bilmem kaç daireli apartmanı nasıl alır? Sen, ben 40 yıllık gazeteciyiz. Fena da para kazanmadık çalıştığımız zamanlar.
Kadri Gürsel: Yani iyi günlerimiz olmuştu, öyle diyelim.
Ruşen Çakır: Yani Almanya’da ev alma gibi bir konsept hiç aklına geldi mi? Burada başka bir şey var. Küçük oğlunun somut bir işi yokmuş. Büyük oğlunun zaten televizyonu var, bir de milletvekili seçtirdi. Burada tabii ki önemli husus şu: Bir savcı, siyasi iktidardan, Erdoğan’dan habersiz böyle bir şey yapamaz. Yapabilir mi?
Kadri Gürsel: İmkânsız. Habersiz derken, ben bir adım daha öteye geçeyim; Talimat olmadan yapamazsın. Yani bugünkü hayatın akışına aykırı.
Ruşen Çakır: Evet. Sonuçta öyle bir şey var. Aynı şey Davutoğlu için de geçerli. Tabii Davutoğlu’yla Melih Gökçek’in olayları bambaşka. Birisi yolsuzluk.
Kadri Gürsel: Evet, farklı şeyler bunlar. Biri akçeli iş.
Ruşen Çakır: Diğeri tamamen ifade özgürlüğü.
Kadri Gürsel: Melih Gökçek’in durumu kaynak transferi yani.
Ruşen Çakır: Evet, kaynak transferi, tam ona uyuyor.
Kadri Gürsel: Yani yurt içinde transfer edilmiş kaynağın yurt dışına transfer edilmesi hadisesi. Belki bu olmasaydı… hani yapılır mıydı yapılmaz mıydı o ayrı bir soru işareti, onun cevabı bizde yok, ama üzerinde durmaya düşünmeye değer bir soru işareti bu. Bir de Binali Yıldırım’ın durumu var. Konuyu değiştirmek için söylemiyorum ama Binali Yıldırım ve ailesi hakkında çıkan haberlere de dikkat çekmek lazım. Sanki orada da bir şeyler dönüyor veya en azından dönecekmiş gibi bir izlenim verilmek isteniyor. Yani bugün Türkiye’deki medya özgürlüğü ortamında, -veya medya özgürlüksüzlüğü mü desek- iktidarın çıkarlarına en ufak bir zarar verecek olan herhangi bir haberin, kaynağında yasaklanması, erişiminin engellenmesi ve haberi yazanın ifadeye çağrılması veyahut gözaltına alınması veya tutuklanması, artık Türkiye’nin yeni normali olarak kabul edildiği bir zamanda ben bunları normal görmüyorum. Binali Yıldırım hakkında böyle yazılıp çizilen şeylere iktidar tarafından tepkisiz kalınması, korunmaması… Binali Yıldırım’ın ailesinin üzerinde bir koruma kalkanı göremiyorum. Melik Gökçek ve ailesi ise harcanabilirmiş gibi gözüküyor.
Gökçek 2017’de tasfiye edildi aslında ama tasfiye edildikten sonra ergen bir trol gibi davranmaya başladı. Oğlu da Mecliste kavgaların ön safında yer aldı. Orada ailenin kendisini ön safta savaşan, kavga eden, mücadele eden, bir şekilde bu iktidarın bekasını tahkim eden ve bunu yapmaya gücü yetermiş gibi konumlandırdığını görüyoruz. Melih Gökçek siyasetten 2017’de tasfiye edildi. Sonra bir sus payı olarak oğlu milletvekili oldu ama kendisi bir trol gibi hareket etmeye başladı. Daha önce de zaten öyleydi de belediye başkanı sıfatı taşıyordu. Burada ‘’niye şimdi?’’ sorusuna cevap arıyoruz. Ben de katılıyorum. Elbette ki muhalif bir gazeteci kimliğiyle Murat Ağırel’in bu haberleri yazabilmesi için bir soruşturmanın zaten olgunlaşmış olması gerekiyor. Bu bilgiler Murat Ağırel’in önüne geldi. Murat Ağırel bu bilgilere ulaştı veya bu bilgiler Murat Ağırel’e ulaştı. Neyse işte. Bu şekilde bir olay yaşadık. Murat Ağırel’in başına daha önce çok şey geldi. Defalarca gözaltına alındı, tutuklu kaldı hep bu yazdığı haberler yüzünden.
Ama şimdi bu olayda Murat Ağırel’in başına bir şey gelmedi. Bilakis, tanık olarak ifadeye çağrıldı. O zaman bunun üzerine bir durup düşünmek lazım. Eğer Melih Gökçek soruşturmasına kamuoyu nezdinde mesnet teşkil eden bir haber iktidar medyasında çıksaydı, o zaman ‘’iktidar Melih Gökçek’i galiba bir şekilde cezalandıracak, Melih Gökçek’e dokunacaklar’’ denecekti. Ama şimdi bu haber muhalif bir gazetecinin haberi olarak çıktı ve savcılar da baktılar böyle bir haber var. ‘’Biz bununla ilgilenelim. Buna müdahil olalım, bir şey yapalım’’ dediler. Yani insanların gözünde öyle bir şey uyanıyor.
Ruşen Çakır: Ama tabii şunu da unutmamak lazım: Meslektaşlarımız buradan örnek alıp her gördükleri iktidar yanlısı hakkındaki iddiaları haber yaparlarsa başlarına bir şey gelmeyeceği anlamına gelmiyor.
Kadri Gürsel: Murat Ağırel Sözcü televizyonunda programa katıldı ve orada. bir şey söyledi. Bu söylediği şeyin bir rastlantı olduğunu düşünüyorum. Kendisinin bir mesaj taşıyıcılık yapmak amacıyla söylediğini zannetmiyorum. Ama bu söylediği şey aslında tam da iktidarın Gökçek ailesine dokunmaktaki siyasi amacını tarif eder nitelikte. Murat Ağırel’in söylediğini okuyorum: ‘’Bu Melih Gökçek yargılanmadığı sürece adaletin yüzde yüz eşit davranıldığı konusunda kimse hemfikir olmayacak.’’ Videosunu da izledim, bu cümleyi kurmuş. Şimdi adaletin yüzde yüz eşit davranması hangi denklemde söz konusu? İBB Davası, İmamoğlu. Yüzde yüz eşit eşit davranmak diyor Murat Ağırel. Bir tarafta İmamoğlu var, bir tarafta Gökçek var. Şimdi, bir tarafta ailesinin zenginliğinden, denizcilik şirketlerinden, Hollanda’daki yatırımlarından yıllardır söz edilen Binali Yıldırım ailesi var ve bunun vaki olmadığı yönünde herhangi bir karşı çıkış yok, itiraz yok.
Bir de Melih Gökçek var. O Ankapark zaten başlı başına bir skandal. Yani kaynak transferi skandalı, öyle diyelim. Neyse israf demekten iyidir en azından. Şimdi bu durumda bir tarafta kamuoyu, toplumsal kamu vicdanı ve toplumsal vicdan, ahlâk zeminini kaybetmiş, kamu vicdanında mahkûm olmuş bir siyasetçi. Ankapark başlı başına bir yolsuzluk hadisesidir. Bu artık inkâr edilemez seviyede. Ama yıllardır buna dokunulmuyor. Neden şimdi dokunuluyor? İBB’ye dokunuldu. Çok sayıda Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanı içeri atıldı. Yüzlerce kişi tutuklandı ama Melih Gökçek’e dokunulmadı. O zaman, adaletin herkese eşit davrandığı konusunda yüzde yüz emin olmamız için ne gerekiyor? Melih Gökçek konusunda tereddüdümüz mü var? Şüphemiz mi var? Bence yok. En azından bir vatandaş olarak benim yok. Ama İmamoğlu, İBB ve diğer tüm CHP belediyelerine karşı sürdürülen soruşturmalar ve kovuşturmalarda çoğunlukla itirafçı olmaya zorlanan sanık yapılmış kişiler, itirafçılar var, gizli tanık ifadeleri var vesaire. Yani iki tarafta da aslında yolsuzluklar var, hırsızlıklar var, ama birine dokunuluyor, diğerine dokunulmuyor da işte iktidarın parçası olmuş beyefendi ve ailesine dokunulduğunda eşitlik sağlanmış olacak. Çünkü muhalefete dokunuluyor ama ona dokunulmuyor.
İyi de isnat olunan suçun niteliği ve inandırıcılığı nedir? Bunlar ne kadar karşılık buluyor? 19 Mart 2025’te gözaltına alındığı güne kadar İmamoğlu hakkında ‘’çalıyor ama çalışıyor’’ gibi kamuoyunda yerleşmiş bir izlenim var mıydı? Yoktu. Ama Melih Gökçek için vardı. Olay bu yani. Ha şimdi burada haksızlık yapmamak lazım. Yani yüzde yüz eşitlenmiş olmayacak. ‘’Melih Gökçek’e dokunulmasaydı, adalet herkese eşit davrandığı konusunda yüzde yüz ikna olunmazdı’’ filan… Böyle bir denklem, böyle bir ilişki yok. Çünkü bir tarafta, muhalefeti ve CHP’yi tasfiye etmek amacıyla o tenkil harekatının bir parçası olarak CHP’li belediyeleri CHP’den yargı marifetiyle geri almak için sürdürülen bir tenkil harekâtı, bir operasyonlar zinciri var. Diğer tarafta da bu operasyonlar zinciri dolayısıyla iktidarın uğradığı kamuoyu vicdanı baskısından kurtulmak için, nihayet artık üzerinden 9 yıl sonra ‘’Melih Gökçek’e de artık bir dokunalım, bundan zarar görmeyiz, bilakis fayda görürüz’’ diye mantık yürüten bir yaklaşım var. Onun uygulanması var. Ben böyle görüyorum.
Ruşen Çakır: Kadri, süremiz pek kalmadı. Ahmet Davutoğlu’na haksızlık etmeyelim. Hoca bugün mahkemeye çıkacak. Yıllar önce, parti genel başkanıyken söylediği birtakım sözler tekrar dolaşıma girdi ve kendisine cumhurbaşkanına hakaretten soruşturma açıldı. Bugün ifade verecek. Melih Gökçek olayından bambaşka bir şey söz konusu, burada ise doğrudan düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamına giren bir konu var. Davutoğlu yıllarca Erdoğan’la birlikte çalışmış ve en son yan yana fotoğrafları da oldu; yanılmıyorsam Meclis açılışındaydı. Partiyi de feshetti. Hatta partiyi feshetmesinden sonra ‘’yine iktidarla bir yakınlaşma olur mu?’’ diye konuşulurken birdenbire bu soruşturma çıktı. Ben geçen gün bu konu üzerine bir yayın yaptım, ama şunu hâlâ bilmiyorum. Davutoğlu hakkında bu davayı açmakla Erdoğan’ın eline ne geçecek? Herhangi bir savcının yine aynı şekilde Davutoğlu hakkında bu soruşturmayı iktidardan habersiz, bağımsız yapma imkânı da yok. Niye böyle bir şey yapıyorlar açıkçası anlamadım. Bakalım bugün ifadesinden sonra neler olacak bilmiyorum. Özgür Özel aramış, dayanışma duygularını iletmiş. Partiyi feshettikten sonra yapılmış olması ayrı bir anlamı var.
Kadri Gürsel: 2022’de Davutoğlu milletvekili değildi. Dokunulmazlığı yoktu. O zaman söylediği sözler, 2022 koşullarında bile ağır aslında. Bunu Davutoğlu değil de bir muhalefet mensubu söyleseydi, o zaman soruşturma ve kovuşturmaya tâbi olabilirdi; hakkında fezleke düzenlenirdi en azından. Ama o dönemde fezleke düzenlendiğine dair de bir şey yok. Yani mesela Zaten milletvekili olduğu için fezleke düzenlenemez. O zaman, herhangi bir soruşturmaya tâbi olmamış bu söyledikleri değil mi? Peki ‘’şimdi neden icap etti bu?’’ diye bakıldığında, dönemin ihtiyaçları olarak görüyorum ben. Bir seçime gidiyoruz. 2027 seçim yılı. Bence iktidar burada kendi arka bahçesine yahut kendi komşu bahçelerine -neyse artık o, bir çeki düzen vermek istiyor. Oraları, kendi tabiriyle bir hesaba çekmek istiyor. 2027-2028 sürecinde, 2023’teki gibi AKP’den kopmalar, bu tür şeyler olmasın veyahut yapılmış olan da kimsenin yanına kalır zannedilmesin. Yani Davutoğlu’nu cezalandırma arzusu var. Belli ki Davutoğlu affedilmemiş hiçbir şekilde. Ve Davutoğlu’na bir had bildirme amacı var. Ama aslında Davutoğlu ve benzerlerine ibret olsun diye yapılıyor. Ali Babacan’a da. Gerçi Ali Babacan’ın böyle sivri çıkışları yok, hiçbir zaman olmadı. Ali Babacan hakkında ne bulurlar bilmiyorum, ama AKP’den kopanlar için bu tür bir şeyin yapılması, disipline etmek amacını taşıyor bence. AKP’li ya da değil, muhafazakâr camiayı bir şekilde disipline etmek, orada bir korku atmosferi yaratmak vesaire. Yani ‘’bize de dokunurlar bunlar. Ayağımızı denk alalım’’ dedirtmek istiyorlar. Biraz da tabii artık gücün verdiği bir rahatlık ve hesap sorma arzusu var. Burada aynı zamanda kişiselleşmiş bir şekilde hesap sorma arzusu var. Yine aynı cümleyi tekrar etmek lazım: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi olmadan yapılamaz böyle bir şey. Kimse Davutoğlu’na, 4 yıl önce, hatta 4,5 yıl önce söylediği bir şey için dokunamaz
Ruşen Çakır: Bir de ‘’cumhurbaşkanına hakaret’’ suçlaması var. Dün Bülent Somay’ın Medyascope’ta bir yazısı çıktı. Meğer yıllar önce, 1991 yılında, yazdığı bir yazıdan dolayı cumhurbaşkanına hakaretten yargılanmış Bülent. Ama sonunda beraat etmiş. Hatta savcı mütalaasını değiştirip beraat talep etmiş. Avukatının kim olduğunu bilmiyorum, bir kadın avukat. Tam savunmaya geçecekken, hâkim avukata dönerek ‘’Kızım, adam ‘beraat’ dedi. Bırak artık savunmayı’’ demiş. Bülent Somay yazısında ‘’Hangi cumhurbaşkanı döneminde kaç kere cumhurbaşkanına hakaret davası açıldı?’’ diye bir liste yayımlamış.
Kadri Gürsel: Kendisi aleyhinde mi?
Ruşen Çakır: Hayır. Kenan Evren, Demirel, Özal, Ahmet Necdet Sezer, Abdullah Gül, Erdoğan… Yani genel bir liste. Kendi başına geleni anlattıktan sonra rakam vermiş. Mesela Özal zamanında 200, Evren zamanında 340, Demirel döneminde 150 küsur, Abdullah Gül’de 800 civarı, Erdoğan döneminde 2014 yılından itibaren açılan dava sayısı binlerce, yanılmıyorsam 67 bin dava, üstelik tutuklamalı.
Kadri Gürsel: cumhurbaşkanına hakaret’’ maddesi, muhalif toplumu hizaya getirmek, susturmak, bastırmak amacıyla amaçla kullanılıyor.
Ruşen Çakır: Ve başarılı da oluyor.
Kadri Gürsel: E başarılı oluyor tabii.
Ruşen Çakır: Evet Kadri burada noktayı koyalım. İzleyicilerimize teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.”








