Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (64): “Tam” kapanma ve aşı fiyaskosu, fiili içki yasağına toplumsal tepki, Biden’a cılız tepki & Kılıçdaroğlu’nun erken seçim çağrısı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Kemal Can’la birlikte yine haftanın öne çıkan olaylarını ele alacağız. Kemal, merhaba.

Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Çakır: Konuyla alâkası yok ama, hani hep “Berat Albayrak nerede?” diye soruyorlar ya, herhalde bir tek bizim jenerikte kaldı. Şimdi jenerik akarken tekrar izledik. Berat Albayrak o günden beri hiç gözükmedi, fotoğrafı bile çıkmadı, değil mi?

Can: Evet.

Çakır: Hesapta parti yönetimine girecek deniyordu, olmadı. Kabineye girecek dendi, en azından ilk değişimde olmadı. Ama “Haftaya Bakış”ta kendisini jenerikte de olsa görme imkânımız oluyor. Kemal, “tam kapanma” konusunu konuşalım diyecektim ama, “tam kapanma” deyince bana bir gülme geliyor. Sen herhalde çıkmadın dışarı, fark etmemişsindir; çünkü biz stüdyoya gelmek için çıktık; İstanbul eski kalabalığında olmasa bile, yollar araç ve insan dolu.

Can: Yani tam kapanmamış, aralık kalmış diyorsun. 

Çakır: Bu ilginç bir şeye döndü. İmalat, inşaat gibi birçok sektör ve iş kolu açık. Bankalar ve devlet daireleri, çalışan sayısı azaltılmış olsa da çalışıyorlar. Ama yine de bir azalma var. Bir de tabii büyükşehirleri terk edenler var. Daha önce de benzer bir olay yaşanmıştı; ama şimdiki daha ciddi; toplu halde gidip toplu halde geri dönecekler. Giderken bir şey götürmeleri, gelirken de bir şey getirmeleri söz konusu olabilir. Bari beklerken bu arada aşılarımızı da olabilseydik diye düşündüm, ama aşıda da ciddi bir kriz olduğunu görüyoruz. Bunu artık Sağlık Bakanı bile açık açık söylemeye başladı. Bugünün haberi de, Rusya’nın geliştirdiği Sputnik V aşısının âcil kullanım kararının onaylanmasıydı. Herhalde Çin aşısı Sinovac ve BioNTech aşısının tedârikinde ciddi sorunlar yaşanınca, Rus aşısı ile bir şekilde dengelemek istendi. Tabii bir de yerli aşı meselesi var. Hatırlarsan, Cumhurbaşkanı aylar önce, yerli aşının Nisan ayında kullanıma hazır hâle getirileceğini açıklamıştı; ama ortada bir şey yok. Erciyes Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nin aşı çalışmalarından bahsediliyordu; ama orada da kesinleşmiş bir şey yok. Pandemide 1 yılı aştık. Rakamlar iner gibi görünüyor, ama sonuç olarak hâlâ tatminkâr değil. Tabii “tam kapanma”nın sürüp sürmeyeceği de rakamlara bağlı. Hedefin büyük ölçüde turizm sezonu olduğu söyleniyor. Sen evine “tam kapanmış” birisi olarak ne düşünüyorsun?

Can: Bu meseleleri 1 yıldır konuşuyoruz. Önce, daha salgının en başındayken konuştuk. Sonra Ekim-Kasım aylarında, hem ikinci pik işaretleri hem de aşı tartışmaları dolayısıyla yeniden konuştuk. Hatırlarsan, ilk baştaki o maske rezaletinden sonra, aslında aşıda da maskedekine benzer bir tablo göreceğimiz ihtimalini konuşmuştuk; şimdi durum büyük ölçüde buna uydu. İki gün önce, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, daha önceki açıklamalarını tekzip eder biçimde, “aşı tedârikinde önümüzdeki 2 ay sıkıntı çekeceğiz” açıklamasını yapmıştı. Ama bugün Cumhurbaşkanı, “Ben aşı tedârikinde herhangi bir sıkıntı yaşayacağımızı kabul etmiyorum” gibi bir açıklama yapmış. Artık açıklamaların niteliği de böyle. “Ben kabul etmiyorum, inanmıyorum. Olacak!” şeklinde. Bugüne kadar söylenen, “Bu şöyle olacak, bu tarihte olacak” bilgilerinin hepsi patlak çıktı. Kasım ayı başlarında, yılbaşına kadar aşılamada önemli bir aşamaya gelinecek, Şubat ayına kadar da 100 milyonun üzerinde aşı bulunacak ve 50 milyon insanımız da aşılanmış olacaktı. Ama şu anda ne süre açısından ne miktar açısından bunun beşte biri bile tutturulabilmiş değil. 

Sağlık Bakanı bir şey söylüyor, Cumhurbaşkanı 2 gün sonra kendi Sağlık Bakanı’nı düzeltecek biçimde, “Bizim aşımız var, bir sıkıntı çekeceğimize inanmıyorum” diye açıklama yapıyor. Şimdi sıkıntı çekecek miyiz, çekmeyecek miyiz? İnsanların bu sıkıntıya göre kendisini hazırlaması mı lâzım, yoksa gayet rahat mı olması lâzım? Birbirini referans veren iki devlet yetkilisi; birisi, sürekli minnettarlığını bildiren ve onun direktifleriyle hareket ettiğini söyleyen, diğeri de, onun ve Bilim Kurulu’nun söyledikleriyle bütün kararları verdiğini söyleyen iki devlet sorumlusu, 24 saat içinde birbirini tekzip eden farklı açıklamalar yapıyor. Ve fiiliyatta da yaşanan bir şey var. Hem toplam aşı rakamını biliyoruz, hem de şu anda çok yüksek bir aşılama hızıyla aşının devam etmediğini biliyoruz. İnsanların bu konudaki endişelerini de görüyoruz. Salgının şu anda dünyada en dikkat çeken ülkelerinden Hindistan’dan sonra, Brezilya ile yarışan bir ülke hâline geldik. 

Aslında birinci aşamasından itibaren, kapanma kararları, kapanma kararlarındaki keyfîlik… Hatırlanacağı gibi daha önce Soylu’nun istifasına neden olan kapatma meselesi, kapatmadan 2 saat önce açıklanmıştı. Şimdi bunun bir benzerini burada da yaşadık: 18 günlük kapatma yapılacağı, kapatmanın 2 gün öncesi açıklandı ve bu da büyük bir trafiğe, paniğe, belirsizliğe neden oldu. Kapatmanın niteliğine, biçimine, buna ilişkin önlemlere insanların nasıl dâhil olacakları ya da nasıl destek edinebileceklerine ilişkin hiçbir açıklama yapılmadan bir sürü düzenleme yapılıyor. Maskesinden aşısına kadar her konuda büyük bir dağınıklık, belirsizlik ve güvensizlik yaşanıyor. Ama bunlar ilk andan itibaren aslında çok da şaşırtıcı olmayan hakikatler. Çünkü en başından beri, “Bu geçecek. Biz bundan fırsat çıkartacağız. Önemli olan çarklar dönsün. Biz dayanabilme kapasitemizi güçlendirirsek, bu işin üstesinden geliriz. Hatta bundan fırsat çıkartırız. Ama herkes sorumluluğunu üstlensin” açıklamaları yapıldı. Herkes dediği de vatandaşlar. Yani aç kalmamak, karnını doyurma ve hasta olmama sorumluluğu da vatandaşa bırakıldı.

Çakır: Bir de olayın ekonomik ve sosyal devlet boyutu var. 18 günlük kapatma yapılacağı açıklamasından sonra bu konuda hiçbir şey söylenmedi biliyorsun. Sonra dün Cumhurbaşkanı, twitter hesabından, “Salgın kısıtlamalarını dikkate alarak, hak kayıplarının önüne geçecek önemli düzenlemeler yapıyoruz” açıklamasını yaptı. Ama bakıldığında da, çalışana, esnafa, emekliye çok fazla bir destek yok. Mesela emekli ikramiyeleri “1000 TL’den 1100 TL’ye çıktı” açıklamasını yaptı. 

Aşı meselesinde de, en son BioNTech olayında şöyle bir şey oldu. Belli yaş grubuna ilk doz BioNTech aşısı yapıldı. Mesela bizim evde eşim Müge BioNTech aşısı oldu. Birçok lise arkadaşım da o aşıya denk geldi. İkinci doz için tarih aldılar. Sonra bir akşam, “İki doz arası aşılama, Bilim Kurulu önerisiyle 6-8 hafta arasında yapılacak. O nedenle randevularınızı iptal ediyoruz” dendi. Tabii bunun Bilim Kurulu önerisi olup olmadığı, 6-8 haftanın ne kadar gerçekçi olup olduğunu bilmiyoruz. Randevu iptalinin ertesi günü sabah, alınan randevular tekrar geri geldi. Bu bahsettiğim insanlar, orta sınıf veya üst orta sınıf. Bir de bunun alt sınıflara yayıldığını düşün. İnternete her zaman giremeyen, internet üzerinden işlem yapmakta zorlanan insanları düşün: Tam bir çile. Bu çileyi çekerken vatandaşın yapabileceği hiçbir şey yok. Devlet sana, “Randevu alabilirsin” diyor. Randevunu alıyorsun, ilk doz aşını oluyorsun. İkinci randevu için de “Şu, şu tarihlerde aşı olabilirsin” diyor. Yine randevunu alıyorsun. Sonra, “Randevunu iptal ettim” diyor. Ertesi gün randevunu geri veriyor, “Tekrar randevu alabilirsin” diyor. Ama o verilen tarihte aşı olabileceğinden, son dakikada bir şey çıkıp çıkmayacağından emin değilsin. Bütün bu süreçlerin içerisinde vatandaş tamamen devre dışı bırakılıyor. İnsanlar devre dışında bırakılırken, devlet ne yaptığını bilmiyor. “Biz bir şey yapıyoruz. Karıştırmayın. Biz ne yaptığımızı biliyoruz, bize güvenin” diye bir şey yok. İnsanlar tam bir çaresizlik içinde. Hatırlarsan, ilk başlarda insanlar “BioNTech aşısı mı olalım, Sinovac mı olalım?” diye aşılardan aşı seçerken, şimdi, “Bir an önce olalım da, ne olacaksa olsun” aşamasına geldiler. Henüz 50 yaşın altına sıra gelmedi değil mi?

Can: Hayır, inmedi. Galiba 55 yaş aşılanıyor.

Çakır: Hâlâ 55-60 yaş arasında. Onların ne zaman tamamlanacağı, aşının ne zaman geleceği, hangi aşının geleceği ve diğerlerine ne kadar yayılacağı belirsiz. İnsanların da bu konuda yapacağı hiçbir şey yok. Salgının başından beri temel mesele şu: Evet, bu bir uzmanlık ve organizasyon gerektiriyor. Ama insanlar, “Tamam, biz güveniyoruz. Aşılama vaktimizi bekliyoruz. Talimatları yerine getiriyoruz” diyemiyor. Çünkü talimatlar sürekli değişiyor. Aşı tarihleri sürekli değişiyor. Devlet ne yaptığını bilmiyor. Bir yaptığını sonra kendisi bozuyor. Senin de söylediğin gibi, başta, “On milyonlarca doz Sinovac gelecek” dendi. Hatta “Çin’le nasıl bir ilişkimiz var?” diye tartışıldı. Sonra birden Sağlık Bakanı, “Sinovac tedârikinde ciddi sorunlar yaşıyoruz” açıklamasını yaptı. Böyle bilinmezlik içinde, tuhaf bir haldeyiz. Vatandaşın devletle kuramadığı bu ilişkiyi ya da devlet-vatandaş ilişkisinin bu salgın sürecinde geldiği noktayı Türkiye Cumhuriyeti tarihinde pek fazla yaşamamışızdır. Acayip bir deney yaşıyoruz.

Can: Hani zorluk anlarında, “Nerede bu devlet?” diye formüle edilen bir temel çağrı vardır ya, insanlar devleti yanlarında görmek isterler. Devletin, böyle zorluk anları için lâzım olduğu anlatılır. Bırak insanların yaşadıkları zorlukları rahatlatmak ve onlara rehberlik etmek, bütün sorumluluğu insanların üzerine bırakması yetmiyormuş gibi, bir de insanlar sersem ediliyor. Senin anlattığın hikâyede, “Hadi devletten bir şey beklemeyeyim, başımın çaresine bakayım” diyen insanın bile kendi kendine başının çaresine bakabilmesini imkânsızlaştıran, sürekli onun hayatını zorlaştıran, desteği bırak, mevcut hâli bile zorlaştıran işlemler yapılıyor. Sokağa çıkma yasakları, kapatma ilanları, kapatma biçimleri, daha önce söylediğim maske işi, lebâleb kongreler…

Çakır: Cenazeler.

Can: Eğitimde sınavların konması, sonra ertelenmesi, okulların bir açılıp bir kapanması, Milli Eğitim Bakanı’nın başka bir şey söylemesi, Cumhurbaşkanı’nın başka bir şey açıklaması, sonra onun tekrar düzeltilmesi… Mesela geçen sonbaharda şu kadar milyon Çin aşısı gelecek vaatleri yapıldığı zaman, aslında o sırada BioNTech aşısı için gerekli başvuruların, “Nasıl olsa Çin aşısı geliyor” diye yapılmadığını, pek çok şeyin zamanında yapılmadığını, “Biz yeterli Çin aşısı aldık” diye bir tür burun kıvrıldığını şimdi öğreniyoruz. Hatırlarsan, geçen sene de çok tartışılmıştı bu. İlk aşılar gündeme geldiğinde, Türkiye’de, Batı merkezli aşılarla, özellikle Çin ve Rus aşısıyla ilgili çok erken birtakım vaatler ortaya atılmıştı. Ama ne Oxford aşısı ne BioNTech aşısı için, Türkiye’nin girişimde bulunmadığını, oldukça yavaştan aldığını birtakım uzmanlar söylemişlerdi. Şimdi öğreniyoruz ki Çin aşısı gelecek diye bu iş iyice savsaklanmış; birtakım başvurular yapılmamış. Sonradan, gecikerek araya sokulmaya çalışılmış. Bütün bu olanlarda gördüğümüz şu: Devlet, değil insanların hayatını kolaylaştırmak, bu pandemi vesilesiyle, içki yasağında olduğu gibi, mümkün olduğunca insanların hayatını zorlaştırıyor. Pandemi bahanesiyle bütün politik ve sendikal eylemlere yasak çıkartmak, afişleri bile bu bahaneyle indirmek, içkiyi yasaklamak, eğlenceyi ve müziği kısıtlamak, bir yaşam tarzının alanını bu vesileyle iyice daraltmak, keyfîliği ve lütûf düzenini iyice göze sokmak… Birileri için her şey serbest. Mesela şimdi pek çok ortak alan kapalıyken camilerde namaz kılınmasına devam ediliyor olması, sosyal medyaya yansıyan görüntülerde birtakım AK Parti örgütlerinin kendi çalışanları için muafiyet kâğıtları hazırlaması ve buna benzer tonlarca uygulamayla karşı karşıya kalıyor insanlar. Şimdi Tekel bâyilerini kapatmak…

Çakır: Şimdi o konuya girebiliriz. Çarşamba günü yaptığımız yayında Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve ikimiz, içki yasağı ve hayat tarzına müdahale konusunu bayağı tartıştık. Ertesi günü de bu konuda Levent Gültekin’le ayrı bir yayın yaptım. Ayrıca kendi değerlendirmelerimi anlattığım bir yayın daha yaptım. İlginç bir şekilde biz ortada kaldık. Fiilî içki yasağı üzerinden çok da fazla gürültü çıkartılmadı. Hatta muhalefet partileri tam bir sessizlik içindeydi. Meral Akşener, “ ‘Cambaza bak’ yapıyorlar. Bu gerçek gündemi saptırmaktır” açıklamasını yaptı. Bu “gündemi değiştirmek” konusu, sana Çarşamba günkü yayında sorduğum ilk soruydu hatırlarsan. Yani biz cambaza bakmış olduk. 

Ama bugün, kapanmanın ilk gününde gelen haberler, esnaf ve marketlerin içki satışı yaptığı yönündeydi. İnsanlar da alıyor. Gerçi birçok insan öncesinde bir stok yaptı tabii. Tatil yerlerine üşüşen insanlar gibi, marketlerden ve Tekel bâyilerinden içki stoklayanlar da oldu. Ama sonuç olarak marketler ve esnaf içki satıyor. Çünkü olayın yasal bir temeli yok. Bugün İçişleri Bakanlığı’ndan kısıtlama konusunda resmî açıklamalara itibar edilmesi ile ilgili bir açıklama yapıldı, ama açıklamada alkollü içki yasaklarıyla ilgili bir şey yok; belli ki ona yönelik bir açıklama. Sonrasında nasıl gelişecek bu olay? Açıkçası kestiremiyorum. Burada, fiilî yasağın fiilen delinmesi gibi tuhaf bir durum yaşıyoruz. Bunu da yapanlar, doğrudan vatandaş, esnaf ve marketler. Yani siyasî bir mücadelenin sonucunda değil de, daha sivil bir olay yaşanıyor. Aslında bu fiilî içki yasağı gerçekten ilginç bir deneyim oldu. Siyasetçilerin pek bulaşmadığı garip bir olay. Aslında iktidar “İçki satışını yasaklıyorum” demedi; ortada yazılı bir metin yok. İktidar adını koymadı. Muhalefet de, “İktidar adını koymadığına göre, ben oyuna gelmeyeyim” diye meseleyi görmek istemedi. Ama olayın doğrudan muhatabı olan esnaf, marketler ve alkollü içki tüketicileri fiilî yasağı fiilen deldi. “Alkol kullanmıyorum, ama alacağım” diyenler de oldu; onlar da işin çeşnisi. Bu gerçekten ilginç bir deneyim. Nasıl seyredeceğini de merak ediyorum. Daha ilk günde böyleyiz. Normal şartlarda, “İktidar bir şey denedi. Baktı ki olmuyor, çok da fazla büyütmüyor” diye düşünülebilir. Ama pekâlâ, ısrarla, marketlere veya Tekel bâyilerine güvenlik güçlerini yollayıp olayı tırmandırma yoluna da gidebilir. 

Can: Evet, zaten bu iş bir “arka kapı” uygulaması hâlinde yapıldı. Genelgede ilk açıklanan önlemler paketinde bunun lâfı edilmedi. Sonradan yayınlanan genelgede de bir madde olarak yer almadı. Daha sonra yapılan bir basın toplantısı sırasında Süleyman Soylu’nun söylediği bir lâf üzerinden fiilî bir yasak yaratıldığı ortaya çıktı. Sonra, marketler ve Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu Başkanı ve daha sonra Tekel Bâyileri sözcüsü, fiilî olarak yasağa uymayacaklarını, çünkü aslında bir yasak olmadığını iddia ettiler. Senin de söylediğin gibi, açıkça bir yasak ilan edilmediği için buna bir politik mesele gibi davranılmadı. Ama tuhaf olan şey şu: Burada söz konusu olan şey içki. Dolayısıyla, “İçkiyi yasaklıyorlar mı? Hayat tarzına müdahale ediliyor” konusu üzerinden bir şey tartışılıyor. Ama burada yaşanmakta olan bütün salgın yönetimi, Ticaret Bakanı’nın kendi şirketinden bakanlığa dezenfektan satmasından, Ekonomi Bakanı’nın ya da Merkez Bankası’nın, rezervlerini bir iddia üzerine tüketmesine kadar her şey keyfîliğin bir parçası. Bazen adını koyarak, bazen söyleyerek, bazen fiilî durum yaratarak, bazen zorunluluklarla, bazı şeyleri keyfî olarak yapabilmesi ile ilgili itirazın politik bir tarafı var. Bunu daha önce de tartıştık. Levent Gültekin’le yaptığınız yayında da oldu. Beraber konuştuğumuz yayında Burak da söyledi – ki bu tezi sık sık dile getirenler de var: İktidar bu tür alanlarda avantajlı. Dolayısıyla buralara siyasîlerin girmesi çok isabetli değil. Siyaset dışından birilerinin yapması – ki bunu fiilî olarak mesela Tekel Bâyileri yaptılar ve iyi sonuç verdi. Aslında toplumsal bir reaksiyon da oluşmadı. Burada şu anda yaşanan, fiilî direnç, bir çıkar direnci. “Vay! Siz bize nasıl yasak getirisiniz?” direnci değil bu. Bu, “Yasak yok. Benim ticaretime niye engel oluyorsunuz?” tavrı. Dolayısıyla, ekonomik çıkarlarla bazı hakların ilişkilendirilmesine benziyor. Fakat burada çok temel bir mesele var: Bugün yine başka bir genelge haberi düştü: Birtakım toplumsal hâdiseler sırasında görüntü alınmasını yasaklayan bir Emniyet genelgesi var. Vatandaşlar, birtakım olaylara tanık olduklarında, kendi kişisel cihazlarıyla bunun görüntüsünü alırlarsa, polis müdahale edecekmiş. Bu nedir biliyor musun? ABD’de yaşanan George Floyd olayında o görüntünün yasaklanması genelgesi. Polis birini döverken, cep telefonuyla onun görüntüsünü çekersen, polis seninle ilgili soruşturma yapabilecekmiş. Ya da herhangi bir toplumsal eylemi o sırada sen belgeliyorsan, fotoğrafını, görüntüsünü çekiyorsan, bu, yasak kapsamında.

Çakır: Bu yasağa gazetecileri de katabilirler. Çünkü bu genelge çok keyfî. Üstelik sadece görüntü değil, ses de yasaklanıyor. Bir de, kaydın dışında, kayıt yapma ihtimali olanları da engelleyecek. Sen bir olay yerinden geçerken, elinde cep telefonu var, hiç haberin olmadan sana müdahil olabilecek. Hiçbir hukukî dayanağı olmayan, Anayasa’ya tamamen aykırı bir genelge. Hani yenisini yapacaklarmış ya. Var olana bile aykırı.

Can: Bu içki yasağı meselesinde de aynı şey var. Bir fiilî durum yaratıyor ve bu fiilî durumun nesnesi olan meseleyle ilgili tartışma, orada yaşanmakta olan hukuk dışı keyfîliği normalleştiriyor. Problem bu. Sakızı da yasaklasalar böyle, gazoz içmeyi yasaklasalar da böyle, cep telefonu ile fotoğraf çekmeyi yasaklasalar da böyle. Burada siyasî müdahaleyi gerekli kılan şey “içki içerim-içmem” meselesi değil. Buna ayrıca itiraz etmeli zaten, bu da bir siyasî tercih. Ama asıl mesele, kaynağını yasadan almayan bir yetkiyle fiilî bir durum oluşturuluyor. Sonra Bakan çıkıp, “Biz bunu daha önce hafta sonları uyguladık, bir şey demediniz. Şimdi niye söylüyorsunuz?” diyor. Bugün de bu iş, diyelim ki Tekel Bâyileri direnç gösterip uygulanamayan bir yasak olarak kalırsa, başka bir sonuç olacak. Ama dediğin gibi davranıp eğer bu fiilî durumu gerçek bir uygulamaya çevirir, birtakım bâyilere yaptırımlar uygulayıp, polis mârifetiyle gidip kapatmaya başlar ve bu gerçekten uygulanmış fiilî bir yasak olursa, bundan 3 ay sonra, yine keyfî olarak, rasgele bir genelgeyle bir şeyin yasaklanması karşısında neye itiraz edeceksin? Çünkü “Daha önce de yaptık, bir şey demedin. Şimdi niye gürültü çıkartıyorsun?” diyecek. Mesela daha önce müzik yayını yasaklandı. Pandemiyle ilgisi ne? Afiş asılması yasaklandı. Açık havada basın açıklaması yasaklandı. Bunların hepsinin, o yasaklanan olayla ilgisi olmadığı, bunun herhangi bir yasaya dayanmadan istediğini engelleyebilme hakkı olduğunu ve itiraz edilmesi gereken şeyin bu olduğunu anlamak gerekiyor. 

Bir de varsayımsal bir şey var. Vay efendim, “İçkiyi savunan muhalefet etiketi yapıştırırlar”mış.  Hani hep dendiği gibi: “İyi ki de öyle yaptılar. Bir sürü meselede iktidarın bu oyununa gelmediler. Gelseydi böyle olurdu.” Bunun alayı, “Olsaydı öyle olurdu” varsayımına dayanıyor. Bu varsayım, iktidar açısından öyle kullanmaktan bile avantajlı bir şey.

Çakır: Buradaki mesele daha çok o klasik kutuplaşma kavramı etrafında dönüyor yine. İçki meselesi birçoklarına kutuplaşma için çok câzip bir olay gibi görünebilir. Fakat iktidarın bunu yaparken bir kutuplaştırma perspektifi varsa hiç şaşırmam. “Bunu karıştıralım, buradan da bir gerginlik çıksın, şu olsun, bu olsun” hesabını yapmış olabilirler. Ama bunca yıldır bu ülkede yaşıyoruz. Ben 60 yaşıma giriyorum, sen benden daha ufaksın. Yani her türlü ortamı biliyoruz. İçki meselesi hiçbir zaman Türkiye’de bir kutuplaştırma konusu olmadı. İçen var içmeyen var, seven var sevmeyen var. Ama içki meselesi yüzünden büyük kavgaların çıktığı bir ülke değiliz. Bu sadece Cumhuriyet’le ilgili bir şey değil. Osmanlı da böyleymiş. İçki üzerinden bir kutuplaştırma perspektifi varsa hiç şaşırmam. Ama buradan nasıl bir kutuplaştırma çıkaracaklar? Ne diyecek insanlar? İktidarı savunmak anlamında, en fazla, “İçmeyin şu zıkkımı. Bunun neresi özgürlük?” diyor birileri. Buradan, inanan inanmayan, dindar-dinsiz, seküler, laik filan, böyle bir olay çıkabilecek bir durum gibi gelmiyor bana.

Can: Ama zaten buradan tartışmak zorunda değilsin. İstanbul Sözleşmesi meselesinde de öyle, bu yasakta da öyle. Kaynağını yasadan veya geçerli hukukî normdan almayan bir kısıtlamayı keyfî olarak uygulama durumu var. Bu, yarın başka bir şey için de olabilir. Mesela dediğin gibi, “İçki yasağı kutuplaştırmaya çok müsait, aman oraya girmeyelim.” İstanbul Sözleşmesi meselesinde, “LGBTİ+’ler de bu işi suiistimal edebilirler, oraya da fazla girmeyelim.” “Ermeni meselesine temas etmeyelim.” “Dış politika zaten siyaset üstü.” Bu zincir böyle gidiyor, bunun sonu yok. “Bunlar kalabalık. Dolayısıyla bunların çıkaracağı gürültü büyük olur” gibi bir şeyle, her alanda, her politik zeminde rasyonel bir tavır geliştiremezsin. Burada temel şey, yasalar, temel ilkeler, hukuksal ve evrensel normlar. 

Her şeyi bir kenara bıraktım, içki yasağı konusunda TESK Başkanı, bâyilerin direnmesi meselesinde, çok mangal yürekli, hayat tarzları konusunda cengâver insanlar oldukları için böyle bir açıklama yapmıyor. Ona bu açıklamayı yaptıran şu zemin: “Bu yasak genelgenizde yok. Yasadan da böyle bir yetki gelmiyor. Bildirilmiş böyle bir yasak ve ikna edilmiş bir gerekçesi olmadığı için de, biz buna uymuyoruz” diyor. Şimdi iktidar TESK Başkanı Bedevi Palandöken’e, “Sen içkiyi savunuyorsun” mu diyor? Bu suçlamanın altında mı kalmış oluyor TESK Başkanı? Bu ne biçim bir yaklaşım? İçkiyi savunup savunmamakla ilgili bir şey değil. Mesele hukukî bir zeminden ortaya çıkıyor. Hatta onu bir çıkarla ilişkilendiriyor: “Marketler bir ürünü satarken Tekel bâyilerini niye kapatıyorsun?” gibi başka bir mesele de var. Tekel bâyilerinin satmayıp, bakkal ve marketlerin satması da başka bir sorun. Ama bunların hepsi şuna yol açıyor: Aslında açık çıkar duruşları ile karşı duruşları meşrû görüp, daha ilkesel ve aslında o çıkarları da koruyan ilkesel ve hukuksal zeminleri savunmamak sorunlu bir şey. Şimdi iktidar birçok alanda bir tür böyle dirsekler yiyor. Üstelik kendi destekçisi ve yakın çevresinden.

Bunun bir benzerini İstanbul Sözleşmesi’nde de yaşadı iktidar ve uzun bir süre bekleyip yapmak zorunda kaldı. Hatırlarsan, ilk hamleyle, Sözleşme’nin kaldırılması zora girmişti. Peşinden, ekonomi tercihleri konusunda TÜSİAD’la ve ardından TOBB’la, bayağı açıktan reaksiyon verdikleri bir polemiğe girmek zorunda kaldı. Hatta bazı kararlarını geri çekmek ya da değiştirmek durumunda kaldı. Şimdi aynı şeyi esnafla yaşıyor. Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu Başkanı, “Ben konmuş bir yasağa direniyorum” demiyor. “Yasak konmadığı için buna direniyoruz” diyor. Ama fiilî yasak, fiilî bir direnç doğurmuş oluyor. Ama aynı şeyi görüyor. Üstelik AKP-MHP açısından baktığımızda, esnaf, önemli destek tabanlarından birini oluşturuyor. Ama pek çok alanda, artık onların çıkarlarını da tehdit eden bir karmaşanın parçası olduğu için, iktidar oradan dirsek yiyor.

Bir başka şey, dış politikada emekli amiraller bildirisi. Sonra üstünü biraz örtmeye çalıştılar, ama kendi oluşturdukları ittifakın içerisinden birilerinin, önceleri bir politik bayrak gibi kullandıkları “Mavi Vatan”ın kurucu isimleriyle polemiğe girmek ve hatta onları gözaltına almak zorunda kalındı. Hatta daha önce görüşlerine yer verdikleri bazı amiralleri, belgesellerden ya da haberlerden çıkartmak durumda kaldılar. Bunlar toplam bir paket. Diğer yolsuzluk hikâyeleriyle bir dökülme hâli vardı.

Çakır: Buna, Biden’ın soykırım açıklaması ve Erdoğan’ın Biden’a attığı “Osmanlı tokadı” da eklendi. Sen o videoyu gördün mü? AK Parti Grup Başkanvekili, “Cumhurbaşkanımız, Biden’a Osmanlı tokadını indirmiştir” demiş. Ben Washington’da gazetecilik yaptığım dönemde, 2005, 2006 ve 2007’de üç tane 24 Nisan yaşadım. Her seferinde Büyükelçiliğin önüne giderdik. Orada Ermeniler protesto yaparlardı. Beyaz Saray’dan açıklama beklerdik. Beyaz Saray’dan her sene aynı açıklama, kelimeler yer değiştirilerek yapılırdı. Şimdi, yıllar sonra ilk defa, ABD Başkan’ı tarafından yapılan açıklamada 1915’te yaşananların “soykırım” olduğu ifade edildi. Ama hiç de kıyamet kopmadı. İddiaya göre kıyamet kopmuş gibi yapıyorlar, ama öyle olmadı. O tarihlerde, aylar öncesinden 24 Nisan konuşulmaya başlanırdı. Aslında o bir süreçti, 1 günlük bir şey değildi. Lobi şirketleri, Büyükelçilik, Kongre’de köşe kapmacalar, lobicilik filan derken, sonunda bir sonraki seneye kadar atlatılırdı. Şimdi bakıyoruz; Biden 24 Nisan açıklamasını yaptı. Karşılığında birkaç lâf söylendi ve bitti. Hiçbir şey olmadı. Büyükelçi bile geri çağrılmadı. Yaptırım denebilecek herhangi bir şey de olmadı. Erdoğan’ın yaptığı açıklama da tarihsel birtakım olaylardan bahsetmek ve “Sayın Biden sana yanlış anlatmışlar. Halbuki sen beni tanıyorsun, biz bunu hallederiz” minvalinde bir açıklama. Haziran’da da NATO zirvesinde buluşacaklar. O zamana kadar da meseleyi dondurdu. Bu mesele, Türkiye’nin dış politikasında gerçek bir fiyasko aslında. Türk-Amerikan ilişkilerinin yıllarca merkezinde olan bir konuda tam bir yenilgi oldu. O konu, ABD Başkanı’na “soykırım” dedirtmemekti. Önce Kongre’ye “soykırım” dedirtmemek gerekiyordu, ama 2 yıl önce Kongre’den geçti. Şimdi Başkan da söyledi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, ya da olmuş da önemli değilmiş gibi, vaka-i âdiyedenmiş gibi bir muamele yapılıyor. Halbuki çok ciddi bir olay. 1915’te ne yaşandığı tartışılmasının dışında, olaya siyasî ve diplomatik açıdan baktığın zaman, Ankara’nın yaptığına tam anlamıyla “havlu atmak” denir. Tabii “Bu konuda ne yapmak gerekir?” sorusu var. Demek ki pek bir şey yapamıyormuş. Zaten Biden da Ankara’nın pek bir şey yapamayacağını gördüğü için bu açıklamayı yaptı. Erdoğan da uzun bir tarih üzerinden, kendince yaptığı bir açıklamayla bu defteri kapatmış oldu. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, tıpkı zamanında Trump’ın yazdığı hakaret mektubunda olduğu gibi, burada da “peyderpey cevap verilecek” açıklamasını yaptı. Daha küçük ülkelere karşı kolayca celâllenen bir iktidarın bu olayda sus pus olduğunu gördük. Fiilî içki yasağı da bununla alâkalı. Yani, bu fiyaskoyu unutturmak için olmayabilir tabii. Ama iktidar birçok konuda olduğu gibi burada çok büyük bir darbe aldı. Bu kolay kolay unutulacak bir şey değil, ama bir şekilde unutacağız sanki. Muhalefetin de burada yaptığı, en fazla, “Niye sesini çıkartmadın?” tepkisi oldu. Hatta Akşener, Erdoğan’a “minnoş” yakıştırması yaptı.

Can: Aslında burada ilginç bir koordinasyonsuzluk hâli de var. Bunu sadece bu olayda değil, pek çok olayda görüyoruz. Biden’ın açıklaması sonrasında, sosyal medyada, birtakım yandaş kanallarda ve medyada, birdenbire çok yüksek bir tepki veriliyor. Hatta buna Bahçeli’yi de katabiliriz. NATO üyeliğinin bile tartışma konusu yapılabileceği, müttefikliğin masaya yatırılacağı ve artık yol ayrımına gelindiği, bunun düşünülmesi gerektiği seviyesine kadar tırmandırıp, sonra gayet düşük profilli bir reaksiyonla yetinmek. Bunun bir benzerini emekli amiraller meselesinde gördük. Hatırlarsan, bildiri ilk çıktığında, o hafta sonu büyük bir gürültü çıktı. Sonra Erdoğan, pek çok kişiyi şaşırtan daha düşük profilli bir çıkış yaptı. Benzer bir şeyi 128 milyar hâdisesinde gördük. O kadar bocalandı ki herkes bir şey anlattı, kimin nasıl cevap vereceği karıştı. Birbirini yalanlayan cevaplar ortalığa saçıldı. Sonunda Erdoğan toparlamaya çalıştı, o da olmadı. Merkez Bankası Başkanı’nı öne sürdüler, o daha da karıştırdı ve iş tamamen içinden çıkılmaz bir hâle geldi.

Nerede böyle problemli bir olay olsa, bu koordinasyon bozukluğunu görüyoruz. Üstelik iktidarın kendi medyasında görüyorsun bunu. Mesela ortalama bir Cumhur İttifakı seçmenini düşün. Sürekli yandaş kanalları seyrediyor. Bir gece açıp bakıyor, büyük bir gürültü kopmuş; birtakım insanlar konuşuyor, yüksek perdeden atıp tutuyorlar. Acayip ajite edilmiş bir atmosfer. İki gün sonra Erdoğan çıkıp gayet düşük bir profilde konuşuyor ve bunu da aynı kanallar tam zamanlı olarak yayınlıyor. Aynı adam bunu da seyrediyor. Ve ondan sonra herkesin birdenbire sesini kestiğini görüyor. Bu, muhalefetin, “Bak, bu böyle oldu, şöyle oldu, bak nasıl miyavlıyorlar” demesine ihtiyaç duymadan, herkesin gözü önünde cereyan ediyor. Şimdi mesela içki yasağını, kutuplaştırmanın bir aracı, sembolik bir şey olarak değerlendiriyoruz. İçki yasağını, “Bir fırsat denk getirip bunun içerisine sokar mıyım? Buradan bir gerilim icat olur mu?” diye yapmış olabilirler, tamam. Ama mesela Halk Ekmek büfesini de kaldırmaya çalışıyor. Oradaki kutuplaştırma gerekçesini nereden bulacağız? Bunların hepsi acayiplik. “128 Milyar nerede?” afişini polise vinçle indirtmeye kalkmak, hangi kutuplaştırmanın işine yarayacak bir şey? Amiraller meselesi, soykırım tartışması, Mavi Vatan gerilimi, Suriye’de olup bitenler, 128 Milyar, salgın yönetimi… Neye elini atsan, hepsinde, ortaya koydukları tablo dökülüyor. Yani başka birilerinin buradaki saçmalıkları anlatması, buna dikkat çekmesi gerekmiyor. Çünkü zaten kendi kendilerine kurdukları acayip bir dağılma hâli var. 

Mesela, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, “Muhalefetin dediğiyle iş yapmıyoruz” diye açıklama yapıyor. İçişleri Bakanı, içki yasağı meselesi ile ilgili, “Benim içim gayet rahat, daha önce de yaptık” diyor. Ticaret Bakanı dezenfektan satışıyla ilgili, “Biz zaten daha ucuza sattık, bunda acayip bir şey yok” açıklamasını yapıyor. Aile Bakanı, koruma altındaki bir çocuğu çıkarıp, “Ramazan olduğu için çikolata vermedim” deyip ekranlar önünde ifşa ediyor. Sorulan sorulara da, “O çocuğun utanacak bir şeyi yok” diye cevap veriyor. Bunların hepsinde ortak bir şey var. “Muhalefetin dediğiyle iş yapmıyoruz” cümlesi, senin bir tercih olarak ortaya koyabileceğin bir şey. Ama yasal olarak, bir bakanın, kendi ticarî işletmesinden kendi bakanlığına mal satması, kimin ne dediğine göre yapılacak bir iş değil. Bu, yasal olarak soruşturma konusu. Bunu diyemezsin. İçişleri Bakanı, “Benim içim rahat. Daha önce de yaptık, şimdi de yapıyoruz, bunda bir şey yok” diyemez. Çünkü sorun senin içinin rahat etmesi veya niyetin değil. Yasalar sana bu imkânı veriyor mu, vermiyor mu? 

Gelelim Ticaret Bakanı’nın açıklamasına: “Ne var bunda? Ucuza sattım.” Bedava da versen, yasalara karşı veremezsin. Aile Bakanı, “O çocuğun utanacak bir şeyi yok” diyor. “O çocuğun utanacak bir şeyi var” diyen yok zaten. Senin yaptığının yanlış olduğu söyleniyor. Çocuğun utanacağı bir durum olduğu için değil, çocuk utanılacak bir durumda olduğu için değil. Senin, koruma altındaki bir çocuğu, çocuk olarak orada ifşa etmen, sadece utanılacak değil, yasal olarak sorunlu bir şey olduğu için. Bütün bunları topladığında aynı yere geliyoruz. “Biz muhalefet dediği için iş yapmıyoruz.” “Bizim içimiz rahat.” “Bizim kötü bir niyetimiz yok.” En son, aşı işinde, Sağlık Bakanı ezile büzüle, mecbur kaldığı için, “Aşı tedârikinde biraz sıkıntı var” diyor. Cumhurbaşkanı çıkıp, “Sıkıntı olacağına inanmıyorum. O aşı gelecek” diyor. 

Şimdi kendi kendine yaptığı şeyin bütününe baktığında, yasadışılığın, keyfîliğin, fütursuzluğun kendi kendini ifşa eden bir dökülmesini seyrediyoruz. Bunun karşısındaki politik tutum gayet açık ve net olmak zorunda. Çünkü muhalefet dediği için değil, yasalar bunu emrettiği için yapmak zorundasın. O soruşturma açılmak zorunda. Yüce gönüllülük yapamayız.

Çakır: Kemal Kılıçdaroğlu dün Karar TV’deki söyleşisinde sonbaharda erken seçim talep etmiş. Önümüzdeki günlerde bu taleplerin artacağını tahmin ediyorum. Biliyorsun bu erken seçim meselesi benim favori konum. Tabii ki kararı Erdoğan verecek, ama Kılıçdaroğlu’nun böyle açık bir deklarasyonu çok olmamıştı, yanılıyor muyum?

Can: Birkaç kez erken seçim konusunu gündeme getirdi. Hatırlıyorsan Pazartesi günü 5 Soru 10 Cevap yayınında başka bir spekülasyon yaptım, ama anlaşılan muhalefetin erken seçimi giderek daha çok dile getireceğini anlıyoruz. Zaten bunun işaretleri vardı, şimdi daha da artacağını düşünüyorum. Bu tazyiki yükseltecek. Çünkü muhtemelen, kamuoyu araştırmalarında, anketlerde, biraz önce çizdiğim çerçeve etrafındaki rezaletlerin mutlaka sayısal bir karşılığı olacaktır. İktidar sayısal olarak zorda devam edecek muhtemelen. Dolayısıyla muhalefet de bu baskıyı artıracak. Benim spekülasyonum da, iktidarın, bunu üzerinden atabilecek bir B planı çıkartıp çıkartmayacağıydı. İster benim spekülasyonum olsun, ister senin tahminin olsun, önümüzdeki günlerde, seçim, sandık meseleleri üzerine biraz daha yoğun bir tartışma dönemine girileceğini düşünüyorum.

Çakır: İyi olur. Sandık iyidir. Özellikle biz gazeteciler için. Biliyorsun ben bir gazeteci olarak seçim meselelerini çok severim.

Can: Bir not olarak şunu söyleyeyim: “Yaptık, oldu. Ne var yani?” fiilî durumları, sonra çok acayip yerlerde, insanların ve özellikle siyasî aktörlerin karşısına gelir. Çünkü bu keyfîlik ve yasal dayanağı olmayan iş yapmayı normalleştirme, çok acayip sonuçlarla önüne gelebilir.

Çakır: İstanbul seçimlerinin tekrarlanması, bunun zirve bir örneğiydi aslında. 

Can: O zaman, benim de ilkesel olarak itiraz ettiğim, ama heyecan dolayısıyla mâkul bulduğum şey, kazanma ihtimâli çok motive ediciydi. Ama aslında kabul edilebilir bir şey değildi. Muhalefet açısından onun iptal edilebilmiş olması, YSK’nın böyle karar vermiş olması, “Tamam, nasıl olsa alacağız” diye geçilebilir bir şey değildi. Özal’ın “Anayasa’yı bir kere delmekle bir şey olmaz” diye meşhur bir sözü vardı. Bu işler böyle. Fiilî içki yasağı da böyle, görüntü alma yasağı da böyle, RTÜK Başkanı’nın muhalefete sınır çizme çerçevesi de böyle, Bakan’ın dezenfektan satması da böyle. Bunların hepsi bir kere olduğu zaman, size dönüp, açık açık, “Daha önce de yaptık, ne oldu?” deme hakkı verir. Bu önemli bir şey.

Çakır: Evet, artık “Haftaya Bakış”a noktayı koyalım. Kemal Can’la beraber haftanın olaylarını değerlendirdik. Veda etmeden önce, izleyicilerimizin bağımsız ve özgür medyaya sahip çıkmalarını bir kez daha söyleyelim. Tam olmasa da kapanma günlerinde bizler yine gazetecilik faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Haftaya tekrar görüşmek üzere. İzleyicilerimize teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus