Öner Günçavdı yazdı: İki bin yirmi bir

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Adettendir… Yeni bir yıla başlarken, biten yıldaki gelişmeler değerlendirilir. Konu iktisat ve değerlendirmeyi yapan da akademik bir iktisatçı olunca, böyle bir değerlendirme biraz daha farklı ve kapsamlı olmakta. Öncelikle değerlendirilebilecek konu çok. Sonrasında da 2021 yılındaki iktisadi gelişmelerin 2022’ye ve sonrasına yansımaları olması kaçınılmaz.

Üniversitede Türkiye Ekonomisi dersi veren bir iktisatçı öğretim üyesi olarak, gelecekte bu dönemle ilgili bir kitap yazarken, ekonomik olaylar bakımından 2021 yılında neleri ön plana çıkarmak gerektiğine karar verirken ortaya çıkacak cevabı bu yazıda kısaca ele almak yerinde olabilir. Zira seçilecek konular, aynı zamanda dönemi sıradanlıktan kurtararak, fark yaratan ve ona genel karakterini kazandıran olaylar olacaktır.

Covid-19 salgınının yol açtığı ekonomik ve psikolojik yıkımın ardından, 2021 yılı Türkiye gibi tüm dünya ülkelerine umut oldu. Aşı çalışmalarının sonuna gelinmiş olmasının ve birbirine rakip birçok aşının kullanıma başlanmasının ardından, salgının kontrol altına alınabileceği yönünde oluşan iyimserlik tüm dünyayı etkisi altına almıştı. Gelişmiş piyasa ekonomileri yavaş yavaş toparlanmaya başlamış, gelişmekte olan ülkeler ise hasar tespiti yapmaya girişmişlerdi.

Büyüme bakımından, Türkiye 2020 yılında küçük ama pozitif büyüme oranı yakalayabilmişti. Hükümet bunu bir başarı göstergesi olarak siyasi söyleme dönüştürürken, elde edilen büyümeden kimlerin yararlandığı sadece belli çevrelerde tartışma konusu olmuştur.

İktisatçılar bakımından 2021 yılının ekonomide olağanüstü etkileri olan bir sağlık krizinin ardından gelmesi nedeniyle, bu döneme yönelik sağlıklı bir değerlendirme yapmanın mümkün olmayacağı genel olarak kabul edilmiştir. Bunun en önemli nedeni, iktisatçıların kullandığı temel makroekonomik performans göstergelerinin hesaplanmasına daima bir başlangıç yılının referans alınması ve bu referans yılın da tüm ekonomik göstergelerde olumsuzluk görülmesidir. Dolayısıyla böyle bir yılı referans alarak hesaplanacak performans göstergeleri de sağlıklı sonuç vermeyecektir.

Örneğin büyüme oranı hesaplanırken, geçen yılın geliri dikkate alınarak bugünkü gelirin geçen seneye kıyasla büyüklüğü konusunda bir fikir elde edilmeye çalışılır. Salgın dönemi 2020 olunca 2021’e ait makroekonomik değişkenler her hâlükârda bir önceki yıla göre olumlu gelişmelere işaret edecektir. O nedenle 2021 yılına ait gelişmeleri sağlıklı bir şekilde değerlendirmek için salgın öncesi bir yıl olan 2019’u dikkate almak çok daha doğru olacaktır. Bir diğer seçenek ise 2023 yılını beklemektir.

Böyle bir açıklama yapmamızın nedeni, bir süre sonra kamuoyuna açıklanacak 2021’e ait birtakım makroekonomik değişkenleri değerlendirirken, göz önünde bulundurulması gereken önemli bir hususu kamuoyunun dikkatine sunmaktır. Bu yapılmadan ekonomik gelişmeler hakkında yanlış değerlendirmelerde bulunmak ve yanlış izlenimler edinmek son derecede mümkündür.

Merkez Bankası ve Faiz Tartışmaları

Yılın geneline TCMB’nin parasal duruşu ve bu duruşa yönelik siyasi iktidar ile düştüğü anlaşmazlıklar damgasını vurdu. Aslında ekonomisi normal bir ülkede para politikasının bu kadar ağırlıklı bir şekilde kamuoyu gündeminde yer alması normal karşılanacak bir durum değildir. Ülkenin tüm ekonomik sorunlarının TCMB’nin parasal duruşu ile halledilebilecekmiş gibi, bileniyle bilmeyeniyle tüm toplumu bir para politikası etrafından bir kutuplaşmanın içine sokmak, kendi başına ülkemize özgü bir anormallik göstergesidir.

Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın 2020’nin Kasım ayında istifasının ardından, TCMB’nin başına geçen Naci Ağbal, 2020’de düşük tutulan faizleri kamuoyunda hâkim ortodoks iktisat görüşleri doğrultusunda arttırmaya başladı. Neticede TL’de istikrar sağlamaya başlarken, Bankanın fiyat istikrarı amacını da, kamuoyunda daha görünür kıldı. Göreve geldiği andan itibaren piyasa dostu mesajlar veren Ağbal, ilk Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında faizleri yüzde 15 seviyesine çıkartarak, 20 Kasım itibariyle yüzde 5,6 değer kaybetmiş olan TL’nin değer kazanmasını sağladı.

Kamuoyunda Bankaya kredibilite de kazandıran Ağbal, izlediği yüksek faiz politikası ile siyasi iktidarla ters düştü. Siyasi gerçeklerle, iktisadi gerçekler arasındaki çelişkiler arttıkça, Ağbal iktidara yakın iş çevrelerinin tepkilerini çekmeye başladı. Saraya bağlılığı inkâr edilemez derecede olan Ağbal’ın faiz konusunda takındığı tutum, Cumhurbaşkanının “faiz neden, enflasyon sonuç” olarak özetlenecek görüşlerine tersti. Ağbal’ın piyasalara güven veren başkanlığı, maalesef beş ay sürdü ve yerini bir başka siyasi kişilik olan Şahap Kavcıoğlu atandı. Kavcıoğlu, 2019 yılında görevden alınan Murat Çetinkaya’nın ardından, üç yıl içinde atanan dördüncü Merkez Bankası başkanıydı. Bu yönüyle, 2021 yılında gerçekleşen Kavcıoğlu’nun ataması başlı başına bir değerlendirme konusudur.

Kamuoyunun çok tanımadığı yeni başkanın, iktidara yakınlığı ile bilinen Yeni Şafak gazetesinde yazdığı, ama o güne kadar kamuoyunun dikkatini çekmemiş olan görüşleri derhal gündemde yerini aldı. Kavcıoğlu’nun Ağbal’dan farklı olarak, düşük faizi savunan görüşleriyle Cumhurbaşkanı ile uyum gösteren bir başkan olacağının ilk işaretleri verilmiş oldu.

Kavcıoğlu yönetiminin faiz konusunda takındığı tavır piyasalarda eleştiri konusu olurken, Sonbahardan itibaren başladığı faiz indirimleriyle de, TL’nin değer kaybetmesinin yolunu açmıştır. TCMB’nin izlediği faiz politikasının ülke ekonomisinin mevcut koşullarıyla uyumu kaybolduğu için, yılın ikinci yarısından itibaren faiz indirimlerini gerekçelendirebilmek için girişilen gerekçe arayışlarına şahit olduk.

Önce fiyat istikrarı amacına bağlı kalacağını kamuoyuna açıklayan Kavcıoğlu, gerekli parasal tedbirleri alamadığı için enflasyondaki yükselişi engelleyememiştir. Ardından söylem değişikliğinin işine geleceğini düşündüğü için, bu kez fiyat istikrarını çekirdek enflasyon ile değerlendirileceğini ifade etmeye başlamıştır. Ancak bu da çok kısa sürmüş; enflasyondaki artışlar, ölçümüyle ilgili tüm tartışmalara rağmen devam etmiştir.

Nihayetinde faiz indirimleriyle birlikte yaşanan TL’deki büyük değer kayıplarındaki sorumluluklarını örtülemek için, bunun ihracatı teşvik amacıyla izledikleri rekabetçi kur politikasının bir gereği olduğu söylenmeye başlanmıştır. Fiyat istikrarı hedefinden uzaklaşan Kavcıoğlu yönetimindeki TCMB, bu kez alakasız bir şekilde cari açık ile ilgili bir hedef koymuştur kendisine. Cari açığın azalmasının TL’nin değer kazandıracağı düşünülmüş, oradan da ithalat maliyetlerini azaltarak, ekonomideki fiyatları arz yönünden sağlanan olumlu bir etkiyle düşürmesi beklenir hale gelinmiştir. Elbette böyle bir etkinin ancak uzun dönemde ortaya çıkabileceğinin TCMB iktisatçılarınca bilinmemesi mümkün değildir. Yine TCMB iktisatçıları bilirler ki, para politikası ile kısa dönemde sadece toplam talep üzerinden bir sonuç elde edebilmek çok daha olasıdır. Ancak bu gerekçeler de uzun ömürlü olamamış, TL Aralık ayı sonunda ciddi bir baskı altına girmiş ve yüzde 15’lere varan bir değer kaybına maruz kalmıştır. Kullanabileceği araçlar bakımından seçenekleri daralan Merkez Bankası’nın elindeki kısıtlı imkânlarla piyasalara müdahaleleri istenilen sonucu vermemiştir.

Enflasyonist kırılma yılı

Aslında 2021 yılının başlangıcında, iktisatçılar açısından enflasyon sorun olmaya başlamıştı. Ancak yılın başındaki beklentiler iktidarın söylediği düzeylerde olmasa bile, 2021’in çift hanelerde bir enflasyon oranıyla tamamlayabileceğimiz yönündeydi. Bazı yorumcular ise, bu oranın yüzde 15 civarında olabileceğini tahmin etmekteydi.

Ancak iktidarın enflasyon konusunda takınmış olduğu tavır ve ülkenin siyasi gerçekleri düşünüldüğünde başka bir grup iktisatçının beklentisi ise, yılsonu enflasyonun yüzde 20’ler seviyesinin altına düşmeyeceği yönündeydi.

Neticede bu iki beklenti de gerçekleşmedi. 3 Ocak 2022’de açıklanan 2021 enflasyon oranı yüzde 36 olarak açıklandı. Bu on dokuz senelik AKP döneminde erişilen en yüksek enflasyon oranıdır. Ciddi bir kırılmadır.

Dahası TCMB’nin fiyat istikrarı konusunda takındığı kararsız duruş ve ülke gerçekleriyle uyumu tartışmalı faiz politikasındaki “inat” düşünüldüğünde, enflasyonun gelecekte de çift hanelerden tek haneli rakamlara düşmesinin olası olmadığı anlaşılmaktadır. Yüksek enflasyon, geçmişte olduğu gibi kalıcı ve bir o kadar da yapısal bir özellik kazanmak üzeredir. Bunlara ek olarak, dünya ekonomisindeki gelişmelerin oluşturduğu çevresel şartlar da enflasyonun 2022 yılında izleyeceği patika üzerinde etkili olacaktır. Bununla ilgili kısıtları şu şekilde belirtebiliriz:

  1. ÜFE ve TÜFE arasında oluşan ve bugüne kadar görülmemiş düzeylerdeki farkın (44 puanlık), en azından TÜFE enflasyonu üzerine bir süre daha etkili olacağını düşünmek yanlış olmayacaktır.
  2. Dünyada emtia fiyatlarında görülen artış ve arz yönlü yaşanan kısıtlar ABD ve AB gibi ülkelerde enflasyonist etkiler yaratmakta, bizim gibi ülkelerin yurtiçi enflasyonu üzerinde ithalat yoluyla enflasyonist etkiler oluşturmaktadır. Bu durumun 2022 yılında da devam etmesi beklenmektedir.
  3. Kur geçişkenliğinin yüksek olduğu Türkiye ekonomisinde, kalıcı bir makroiktisadi ve finansal istikrar sağlanmadan kurlarda istikrarın sağlanamayacağı son derecede açıktır. Bu yönde bir politika değişikliğine veya işaretine rastlayamadığımız için, yüksek kurlar üzerinden enflasyonist bir etkiye 2022 yılında maruz kalma ihtimalimiz bulunmaktadır.
  4. Tüm bunların yanında, düşük faizle uygulanan genişleyici para politikası ve artan bütçe harcamalarının da enflasyonu arttırıcı etkilerinin olması kaçınılmazdır.

Bunlardan ilk üçü TCMB ve ülkemizdeki siyasi karar alıcıların kontrolünde olmayan gelişmelerdir. Sonuncu ise, tamamen TCMB’nin izleyeceği para politikası yoluyla kontrol edebilir. Ancak siyasi olarak bağımsızlığını yitirmiş olan bir Merkez Bankası’nın, bu yönde bir politika geliştirme ihtimali, ülkemiz özelinde söz konusu bile değildir. Bu yüzden 2022 yılı içinde enflasyonun yüzde 40’ların altında seyretmesi pek olası görülmemektedir.

Asgari ücretin vergiden muaf olması

Kanımca 2021 yılını diğer yıllardan farklı kılan bir gelişme de yılın son aylarında geldi. Asgari ücreti belirleme müzakerelerinde, sosyal baskıların önünü almak, yaptığı iktisadi uygulamaların olumsuz sonuçlarını kamuoyunun dikkatlerinden kaçırmak için, hükümet asgari ücrete yüzde 50’ye varan zam yaptı.

Elbette mevcut makroiktisadi istikrarsızlıklarla, bu artışın sağladığı satın alma gücü artışı bir süre sonra eriyip gidecektir. Ancak 1980’lerden beri mücadelesi verilen asgari ücretin vergiden muaf olması yönündeki talebin hükümet tarafından kabul görmesi önemli bir gelişmedir. Bu asgari ücretin belirlenmesinde kullanılan kurumsal çerçevesinde yapılmış olan ve çalışanların çok uzun süredir mücadelesini verdikleri bir talepti. Siyasi ve iktisadi koşulların iktidarı zorlamasıyla bile olsa, konunun ülkemizdeki çalışan kesimler açısından önemli olduğunu düşünmekteyim.

Burada öne çıkan hususlar dışında, ekonomik etkilerine çok daha uzun zaman diliminde vakıf olacağımız yaz aylarında yaşadığımız orman yangınları ile yılın son günlerinde uygulanmaya başlanan Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasının da, bu yıla ilişkin gelecekte yapılacak olan değerlendirmelerde dikkate alınacağını düşünmekteyim.

Derler ya, “gelen gideni aratır” diye…

Umarın 2022 yılı hayatlarımızda yaratacağı etkilerden ötürü 2021 yılını aratmaz.

Öner Günçavdı’nın önceki yazıları:

AKP’nin kendi tabanına ihaneti

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus