Serhat Güvenç yazdı: Ukrayna krizi mi, Avrupa krizi mi?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Neredeyse iki aydır Ukrayna krizi ile yatıp kalkıyoruz. Son haftalarda Ruslar, Ukrayna sınırına yaptıkları yığınağı güçlenirken, diplomatik trafik de yoğunlaştı. Olan biteni “Ukrayna krizi” olarak nitelemek ilk bakışta doğru gibi görünse de bu adlandırma daha derin bir sorunun gölgede kalmasına yol açıyor. Gözlerimizin önünde cereyan eden “Ukrayna krizi” değil, bal gibi “Avrupa krizi”dir. Nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, kriz, Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan güvenlik mimarisinin kökten değişimini kıtanın gündemine sokacaktır. Yani bu kriz diplomatik yollardan yatıştırılsa bile, hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmek mümkün değildir. Atlantik’in iki yakasında da bu konuya kafa yorulması gerekli. Zira Soğuk Savaş’tan galip çıkmanın neden olduğu rehavetin sürdürülebilir olmadığı Putin’in özgüvenli çıkışları ve tek taraflı talepleriyle ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın 30 yıl süren “stratejik tatili” bitmiştir.

Geçen çarşamba Aydın Selcen, “Dünya ve Biz” programında bu konuyu konuşmaya davet etti. Benim açımdan Aydın ile tartışmak her zaman keyifli ve zenginleştirici bir deneyim. Geçen hafta da bunun istisnası değildi. Program bitiminde, eve dönüş yolunda konuşmaya devam ettik. Bu arada fikirler fikirleri kovaladı. Putin’in Sovyet Rusya ortadan kalktıktan 30 yıl sonra “muzaffer Batı”ya karşı nasıl olup da insiyatifi ele geçirdiğini tartışırken, aklıma 1. Dünya Savaşı sonrası Almanya geldi. Savaşı kaybeden Almanlar, bir sonraki büyük çatışmaya nasıl hazırlanacaklarına kafa yorarken yeni ve yenilikçi düşüncelere yoğunlaştılar. 1. Dünya Savaşı’nda işe yaramayan taktik ve stratejileri bir kenara koydular. Savaşın galipleri ise kendilerine savaşı kazandıran yöntemlerin başarısından memnundular. Onlar da askeri değişim, dönüşüm ihtiyacı olmadı. Eski köye yeni adet diye bir dertleri yoktu.

2. Dünya Savaşı başladığında, Fransızlar 1. Dünya Savaşı’nın statik zihniyete takılıp kalmışken, Almanlar yenilgiden çıkardıkları derslerle “Yıldırım Savaşı” gibi manevraya dayanan bir harp anlayışını hayata geçirdiler. Buradan şöyle bir genellemeye varmak istiyorum. Önceki savaşın galipleri genellikle başarının getirdiği rehavete kapılırken, yenikleri başarısızlığın nedenleri üzerine kafa yorup bir daha yenilmemenin yollarını arar. Bu çabalar sadece askeri boyutla sınırlı kalırsa yine 2. Dünya Savaşı’nda Almanya örneğinde olduğu gibi daha ağır bir yenilgiyle yol açabilir. Yenilgiden çıkarılan siyasal dersler ihmale gelmez. “Batı” karşısında uğranılan yenilgilerle baş etme stratejilerinden biri “batılılaşmak”dır. Bu konuda Ayşe Zarakol’un Yenilgiden Sonra: Doğu Batıyla Yaşamayı Nasıl Öğrendi? 2. Baskı, çev. Barış Cezar, (İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2019) kitabını öneririm. Bu çalışmada Türkiye ve Japonya’nın yanı sıra Rusya örneği de ele alınıyor. Rusya’ya dönecek olursak, bu ülkenin yenilgi sonrası “batılılaşma” gayreti, Türkiye ve Japonya örneklerine oranla oldukça kısa ömürlü oluyor. Soğuk Savaşı izleyen on yıl boyunca Batı’da özellikle ABD’de Rusya’yı liberal uluslararası sisteme eklemlemeye dönük bir gayret var. Özellikle Clinton döneminde, Rusya’nın demokratik dönüşümünün dünya barışına hizmet edeceği düşüncesi hakimdi. Bu çabanın başarısı Rusya’nın içerideki siyasi ve ekonomik dönüşümüne bağlıydı. Olmadı.

Vladimir Putin

Putin’in iktidara gelmesinden sonra, Rusya kendi yoluna gitti. Bu yol, 30 yıl sonra Batı’yı Rusya ile yeni bir “Soğuk Savaş”ın eşiğine getirdi. Putin Rusyası, Soğuk Savaş’tan kendine göre dersler çıkartmış. Bunlardan birisi Doğu Bloku’nun çözülmesinde önemli rol oynayan sivil topluma hiçbir şekilde hayat hakkı tanınmamak. Sovyet döneminde, özellikle Stalin yönetimi altında işlenen insanlık suçlarını kayda almak üzere kurulan Memory Foundation’ın (Bellek Vakfı) faaliyetlerini geçen ay durdurması buna çarpıcı bir örnek. Sivil toplumu devletin bekasına yönelik tehdit gören bu anlayışa ek olarak, Avrupa’nın içinde bulunduğu rehaveti bir stratejik fırsat penceresi olarak görme eğilimi, Rusya’yı çatışmacı bir anlayışa yöneltiyor. Avrupa’nın dağınıklığı ve ABD’nin savrukluğu Putin’in ekmeğine yağ sürüyor. Bu satırlar yazılırken, sosyal medyada Almanya’nın Estonya’nın elindeki Alman yapımı askeri malzemeyi Ukrayna’ya sevk etmesine izin vermediği haberi düştü. Berlin, İngiltere’nin Ukrayna’ya silah sevkiyatı için kendi hava sahasını kullanmasına da izin vermemişti. Ukrayna konusunda ittifak içindeki ilk fire Almanya oldu böylece. Her fırsatta Türkiye’nin NATO üyeliğine laf söyleyenler açısından da bir hayli sıkıcı bir durum ortaya çıkan.

Gelelim Soğuk Savaş’ın asıl galibi ABD’ye. Aslında Sovyetler Birliği daha resmen ortadan kalkmadan kısa süre önce meydana gelen bir gelişme galibiyet duygusunu iyice perçinledi. 2 Ağustos 1990 günü Irak ordusu, Kuveyt’i işgal etti. Bu işgal BM’nin ve onun öncüsü Milletler Cemiyeti’nin kurucu ilkesi Kollektif Güvenlik düşüncesinin ilk kez uygulanmasına olanak sağladı. İzleyen Körfez Krizi ve Savaşı süresince Irak tamamen yalnız kaldı. Tam da Woodrow Wilson’un düşlediği gibi tüm dünya saldırgana karşı koalisyona öyle ya da böyle katkı yaptı. Irak’ın yenilgisinin ardında ABD Başkanı Bush (Baba), bizi daha barışçı ve müreffeh yeni bir dünya düzeninin beklediğini müjdeledi. ABD ordusu ise Körfez Savaşı’ndan bambaşka dersler çıkarmıştı. Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın yokluğunda, mevcut askeri gücü korumak için “Two Major Theater Wars” gibi bir doktrin icat etti. Özetle artık “tehdide dayalı” (threat-based) kuvvet oluşturma dönemi kapanmış, “yeteneğe dayalı” (capability-based) kuvvet oluşturma dönemi başlamıştı. Ortada dişe dokunur tehdit yoktu ama ABD ordusu aynı anda iki harekat sahasında çatışmaya girebilecek bir yeteneği hedefledi. “Harekat sahası” aşağı yukarı Çöl Fırtınası ölçeğinde bir çatışma coğrafyasına karşılık geliyordu.

ABD ordusu muradına 11 Eylül sonrasında erdi. Önce Afganistan, sonra Irak’ı işgal ederek yeni doktrinlerini sahada sınadılar. Bu harekatlar kısa vadede askeri açıdan başarı getirseler de, uzun vadede vahim siyasi sonuçlar doğurdu. Irak defteri görece erken kapandı. Afganistan ise 20 yıl sonra Taliban’a yeniden devredildi. Amerikan kamuoyunda yeni bir denizaşırı askeri müdahale için ne heves var ne de enerji. ABD ordusu da yorgun ve yıpranmış çıktı bu iki harekat sahasında eş zamanlı çatışmadan.

2022 yılında karşılaştıkları durum ise askeri plancıların 1990’ların başındaki öngörülerini bir anlamda doğruluyor. Rusya Ukrayna’da, Çin ise Tayvan’da aynı anda ABD ve müttefiklerine meydan okuyor. Buyurun size iki ayrı harekat sahasında eş zamanlı çatışma fırsatı demeye getiriyorlar. ABD bu sınamalara zihnen ve askeri olarak hazır mı değil mi hep birlikte göreceğiz. Kemerlerimizi iyice sıkılaştıralım. Önümüz fena türbülans.

Serhat Güvenç’in önceki yazıları:

Avrupa güvenliğini konuşmak

NATO genişlemesi ve Rusya’nın gecikmeli tepkisi

NATO’nun 70 yıllık müttefiki

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus