Ali Hakan Altınay yazdı: Hakları konusunda gayet arsız ama sorumlulukları konusunda kaçak bir hal olarak lümpenlik

Avrupa Konseyi bahsi araya girmeden evvel Cumhuriyetimiz’in ülküsü olarak muasır medeniyet hedefini 2022 verileri ışığında elle tutulur hale getirmeyi denemiştik. Bugün de Cumhuriyet için kilit olduğunu sandığım ama anlamını, gereklerini yeterince demlemediğimiz sorumluluk başlığını tartışmaya çalışalım derim.

Bahsedeceğim birçok konuda tarif etmeye çalışacağım görüşlerin çoğunluk değil, iyi ihtimalle bile ancak azınlık görüşü olduğunu baştan itiraf edeyim. Mesela, uzun yıllardır parçası olduğum sivil toplum camiası sorumluluklar yerine haklardan bahsetmeyi yeğler. “Biz hak temelli çalışıyoruz” ya da “Güçlendirme eğitimlerimizi artırdık” ifadeleri bir tür rozet, hatta madalya olarak taşınır. Umarım sadece haklardan bahsetmenin niçin yeterli olmayabileceğini yazının sonunda biraz olsun anlatabilmiş olurum.

Sorumluluk kelime kökeni olarak sorudan, mesuliyet sualden, responsibility de response’tan türüyor. Yani, biz sorumluluğa bir tür yükümlülük muamelesi yapsak da aslen sorumluluk şimdilerde hesap verilebilirlik altında düşünmeyi tercih ettiğimiz bir dinamiği içeriyor. Bir sorumluluktan bahsedebilmemiz için o işin bize düşen bir yükümlülük olup olmadığını konuşabildiğimiz müşterek bir ahlaki/normatif çerçevemizin olması gerekiyor. Müşterek bir çerçeve olmadan, soruları sorabileceğimiz, anlamlandırabileceğimiz bir referans olmadan sorumluluk oluşmuyor. Sorumluluk yerine kullanılan ödevde –mesela bir vatandaşlık ödevi olarak askerlik- ise böyle bir anlam yok. Ödevi öğretmen (üst) öğrenciye (ast) verir; öğretmen ile öğrenci eşit olmayan, olamayacak iki kategoridir. Ödevin içeriğinin belirlenmesinde öğrencinin katılımından bahsetmek mümkün değildir. Başka bir ifade ile bir yükümlülük sadece bir angarya değil de bir sorumluluğun sonucu ise bahsi geçen şeyin bizim sorumluluğumuz olduğuna önceden –açıkça ya da zımnen- rıza göstermiş olmamız gerekir. O anlamda kölelerin, paryaların ödevleri vardır ama cumhuriyet yurttaşlarının sorumlulukları vardır. Ve o nedenle sorumluluklar özgürleştirir. Sorumluluk içermeyen bir özgürlüğü ise –eğer narsisist, diktatör ya da firavun değil iseniz- tahayyül etmek mümkün değildir.

Sorumluluklara komşu bir kavram ise haklar. İkisi arasındaki ilişki irdelenmeye muhtaç. Daha evvel birkaç kez referans verdiğim Avrupa Siyaset Okulu eğitimleri sırasında birçok konuda güçlü görüşlere sahip katılımcılara “Burada olmak hak mı ayrıcalık mı? İster hak, ister ayrıcalık olsun, sizde herhangi bir sorumluluk doğurur mu?” sorusunu dillendirdiğimde, büyük bir çoğunluğumuzun önümüze çıkan deneyimlere bu gözle, bu tür gözlüklerle bakma alışkanlığımız olmadığı sonucuna vardım. Buna karşın ilk başta sert bir pozisyon olarak değerlendirilebilecek bir tezi Gandhi öne sürer ve “Sorumluluğunu almadığımız hiçbir şeye hakkımız yoktur” der. Sorumluluğun öncelendiği bu tez, daha alışkın olduğumuz herkesin belli haklarla doğduğu liberal paradigma ile çelişir.

Hayata yeni başlayan bir insanın, bir bebeğin sorumlulukları olduğunu hayal etmek mümkün değil. Peki, sorumluluk borç alınarak haklarımızın olduğu bir hayata başladığımızı tahayyül edebilir miyiz? Bize bakanlara, bizi sevenlere, topluma ve hatta insanlığa borçlanarak büyüyoruz ama borcumuzu illa onlara değil de bir bayrak yarışı içinde bir sonraki nesle ödüyoruz düşüncesine ne dersiniz? Geçen yazımda referans verdiğim Marshall Sahlins’in doktora öğrencisi olmuş antropolog David Graeber, borç fikrinin ve uygulamasının tarihini incelediği etkileyici çalışmada borç vermeyi ve almayı mekanik bir işlem olarak değil, bir toplum olmanın alameti farikası olarak anlatır. Malum, kredi kelimesi de credo yani muhatabına inanmaktan gelir. Nesiller arası borçlanma ve bir sonraki nesilde bunu kapatma dinamiğine, bayrak yarışı örüntüsüne ilerde daha etraflıca döneriz.

Bu aşamada belki yetişkinliği biraz düşünebiliriz. Yetişkinlik öncesi borçlanmak makul ve meşru iken yetişkinlikle beraber haklar ve sorumluluklar dengesinin artıya geçmesi beklenir. Roma, Amerika ve Türk cumhuriyetleri örnekleri için sorumluluk-hak dengesi anlamında erdemin ne kadar vazgeçilmez ve yaşamsal olduğunun altını Çiçero, Madison ve İnönü çok benzer ifadelerle çizmiştir. Erdem yoksa, üretilemezse cumhuriyet de yaşayamaz.

Peki, on sekiz yaşına gelen herkese güncel sorumluluklar paketini anlatıp, rızasını talep etmediğimize göre, sorumluluklar konusunda rızamız, iştirakımız olduğu nasıl varsayılabilir?

Bu tür durumlarda, Harvard’lı felsefeci Thomas Scanlon makul insanların neyi kabul edilebilir bulacağına dair bir düşünce deneyini uygulamamızı önerir. Dilerseniz biraz önce konu ettiğimiz askerliği böyle bir teste tabi tutabiliriz. Ülkelerin kendini savunma becerisine sahip olması gerektiğini yadsımak mümkün mü? Sanırım hemen herkes bunun mümkün olmadığı sonucuna kolayca varacaktır. Peki, bunun geçmişte tüm erkek yurttaşların eşit katılımıyla organize edildiğini ve bugün de böyle olmasının makul olduğunu yadsımak mümkün mü? Bunu da yadsımak mümkün olmasa gerek. Vicdani retçiler için eşdeğer bir seçenek sunulması genel kurala halel getirmez kanısındayım. Aynı şekilde, hava kuvvetleri gibi derin uzmanlık isteyen birimlerde uzun dönemli profesyonellerin olmasının da genel kuralı değiştirmeyeceğini sanıyorum. Ama askerliği bir sorumluluk değil de sadece bir ödev muamelesi yaptığımızda, ödevden kaytarmak gayet reel bir olasılık olarak beliriyor. Yurtiçi bedelli denen uygulama, eğer askerlik bir sorumluluksa, hayatını riske atma yükümlülüğünü bedeli ödeyemeyecek yoksullara bindirdiği için makul değildir ve dolayısıyla gayrimeşrudur. Ama askerlik sadece bir ödevse, sizin zımni bile olsa rıza göstermediğiniz bir yükümlülükten ücret ödeyerek kaytarmak sizin için meşru olabilir.

Tam burada açmam gereken başka bir bahis var: Hakları konusunda gayet arsız ama sorumlulukları konusunda kaçak bir hal olarak lümpenlik. Daha net ifade etmek gerekirse, toplumu toplum yapan dayanışma örüntülerinden yararlanmak konusunda gayet fırsatçı ama bu örüntülerin örülmesi, sürdürülmesindeki sorumlulukları konusunda beleşçi olma ve daha kötüsü bu duruma dair en küçük bir hicap duymama becerisi. Bir tür toplumsal parazitliği gururla icra etme hali ve toplumun erdemli çoğunluğunun bu edepsiz lümpenlerden hesap sorma, onları sorumlu kılma konusundaki felç hali. Mesela, emniyet şeridini hayasızca kullanıp, kendisini kornayla ikaz eden aracın tepesine çıkıp, aynasını kırarak içindeki hamile kadını terörize etmekte en küçük bir sorun görmeyen baklavacı biraderler. Mesela, kendisine uzatılan mikrofona “Eskiden sağlık sistemi kötüydü. Ameliyat olmak için para vermemiz gerekiyordu. Şimdi ise hastaneye gidip istediğimiz sağlıkçıyı dövebiliyoruz. Bu bizim en büyük zenginliğimiz” diyen medeniyet timsali vatandaş. Sizce, bu kişilerin gerçekten güçlendirme eğitimine mi ihtiyacı var yoksa sorumluluk 101 dersine mi?

Buraya kadar konu ettiğim meseleler, ilkeler size yeni gibi görünüyor ise 1923’de kurulan Cumhuriyetimiz’in ilk yıllarında yayınladığı ve şimdilerde Meral Akşener’in ısrarla bizlere hatırlattığı Medeni Bilgiler kitabında bu meselelerin tamamının var olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu önemli kitap “hür ve mesul vatandaşlar”dan ve onların Cumhuriyet’in kurucusu ve bizatihi sahibi olduğundan bahseder. (“Hür ve mesul vatandaşlar” ifadesinin İngiliz metinlerindeki “free-born Englishmen” ifadesi gibi hak ve sorumluluk öznesi tanımına dönüşmemiş olmasından duyduğum üzüntüyü ifade etmem lazım.) Kitabın “Dayanışma” bölümü herkesin birbiriyle ilintili olduğu tespiti ile başlar. Bu ilintililik halinin kaçınılmaz olarak bizi birlikte yaşadığımız insanlara ve bizden önce yaşayanlara borçlu kıldığı tespiti ile devam eder. İnsanların toplumsal hayatta haklar ve sorumluluklarla örülmüş şebekeler içinde düşünülmesi gerektiğini belirten kitap, bu farkındalığın insanlık tarihi açısından nispeten yeni olduğunu ve insaniyetin ruhuna tam olarak girmediğini de ekler. Kitabın yayım tarihi 1931, yazarı Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Bugün ise Cumhuriyetimiz’in yaklaşan 99. yılı için ülkenin güzide kurumlarının çok yetenekli reklam şirketleri tarafından hazırlanmış gözalıcı filmler yayınlayacaklarından eminim. Lakin aynı güzide kurumların Cumhuriyetimiz’in çürüyen anayasal ve ahlaki yapısı hakkında ağızlarını açmayacaklarından da aynı derecede eminim. Medeni Bilgiler kitabında “Ahlaki vazifelerin müeyyidesi efkarı umumiyedir” deniliyor. Kimin bir sonraki neslin gözünün içine utanmadan bakabileceğini hepimiz göreceğiz.

Neyse ki bu ülkede Çorlu, Soma ve ruhumuzun bile duymadığı binbir türlü haksızlığa, hukuksuzluğa koşup giden, bilabedel çalışan yürekli, pırıl pırıl avukatlar, Sosyal Hukuk Derneği gibi örgütler ve onlarla haldaş çok sayıda isimsiz ama yüksek sorumluluk duygusuna sahip insanlar var. Bu ülke lümpenliğe teslim olmayacaksa, bu onların mangal yüreği, emeği ve örneği sayesinde olmayacak. Bu ülkenin tapusu da, güzel yarınların anahtarı da ne sadece hür, ne de sadece mesul, hem hür hem de mesul vatandaşlarda. Hür olduğumuz için mesulüz; mesul olduğumuz için de hürüz. Ne mutlu bize!

Mektup adresi:
Ali Hakan Altınay
Silivri Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü
Semizkumlar Mah. Çanta Cad. No: 162
Silivri Kapalı Cezaevi (9 no’lu Cezaevi), Koğuş: A47
İstanbul

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus