Hafta Başı’nın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, CHP’ye yapılan operasyonları, okullarda gerçekleşen saldırıları ve İran savaşındaki son durumu değerlendirdi.
Video özeti
- CHP’ye yönelik operasyonlar hız kazanırken, bazı belediye başkanları gözaltına alındı.
- Ruşen Çakır, CHP’nin miting sayısını artırmanın yeterli olmadığını vurguladı.
- Okul saldırıları, Türkiye genelinde eğitim sistemini tartışma konusu haline getirdi.
- Kadri Gürsel, eğitim sistemindeki saldırıların yapısal sorunlar olduğunu söyledi.
- İran savaşı ile ilgili ABD’nin dış politikasında belirsizlikler ve nükleer opsiyonların düşünülmesi gerektiği ifade edildi.
Bilmeniz gerekenler

CHP’ye operasyonlar sürüyor
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, CHP’li bazı belediye başkanlarının gözaltına alınmasıyla partinin yeniden operasyonlarla gündemde olduğunu belirterek, “Eşme Belediye Başkanı Yılmaz Tozan alındı, Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel alındı. Durumları hâlâ net değil, gözaltındalar” dedi. CHP’nin bu süreçte mitinglere ağırlık verdiğini belirten Çakır, Özgür Özel’in “Bir yılda 100 miting yetmez, artık 300 miting yapacağız” sözlerini hatırlattı.
Kadri Gürsel ise bu yaklaşımı eleştirerek, “Yüz mitingle durduramadığın operasyonları 300 mitingle de durduramazsın. Bu niceliksel bir şey” dedi. Gürsel, CHP’nin aynı yöntemleri artırarak sürdürmek yerine yeni stratejiler geliştirmesi gerektiğini vurgulayarak, “Bu yöntemin bir yerde gelip tıkandığını kabul etmesi lazım” dedi.
Gürsel, CHP’nin gündeme getirdiği “sine-i millet” tartışmalarının yalnızca Meclis üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, “Eğer sine-i millete dönülecekse öncelikle Meclis düşünülmeli” dedi.
CHP’nin diğer muhalefet partilerinden yeterli destek göremediğine dikkat çeken Çakır, “CHP’ye açık destek veren tek parti Türkiye İşçi Partisi. Diğerleri mesafeli duruyor” diye konuştu.
Okul saldırıları unutulacak mı?
Son günlerde yaşanan okul saldırılarının ardından eğitim sistemin de tartışma konusu olduğunu vurgulayan Çakır, özellikle Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki olaylara dikkat çekerek, “Bu sadece tekil bir olay değil. Türkiye’nin her yerinde benzer potansiyel var” dedi.
Kadri Gürsel ise olayların bireysel değil, yapısal bir sorun olduğuna işaret ederek, “Devletin erken uyarı sistemi kurması, rehberlik hizmetlerini güçlendirmesi ve bütçe ayırması gerekiyor” diye konuştu.
Kadri Gürsel ayrıca, şiddetin bulaşıcı bir davranış haline gelebileceği uyarısında bulunarak, “Benzer durumda olan başka çocuklar Türkiye’nin her yerinde var” dedi.
İran savaşında son durum
Uluslararası gelişmelere değinen Çakır, ABD’nin dış politikadaki tutarsızlığına dikkat çekerek, ABD Başkanı Donald Trump’ın öngörülemez olduğunu ve her an her her şeyi yapabileceğini söyledi.
Kadri Gürsel ise daha sert bir uyarıda bulunarak, nükleer opsiyon dahil tüm ihtimallerin düşünülmesi gerektiğinin altını çizdi. Bu durumun sadece bir ihtimal olduğunun altını çizen Gürsel, “Amerika’nın bu savaşı bitirmek için yegane seçeneği kara harekatı, başka türlü çıkıp gitmek ağır bir yenilgi olarak anlaşılır” dedi.
- Hafta Başı (73): İran savaşı ve Türkiye | İBB davası başladı
- Türkiye’nin gidişatı: Kadri Gürsel ile söyleşi
- Açık Oturum (184): Yerel Seçim Özel
- Açık Oturum (183): Sandığa iki gün kala seçim sath-ı maili – Kemal Can, Mesut Yeğen ve Kadri Gürsel
- Hafta Başı (76): İran savaşı biteceğe benzemiyor | Gazeteciler yeterince cesur değil mi?
Video deşifresi
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’yla karşınızdayız. Yine Kadri Gürsel’le bu haftayı konuşacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba, Ruşen.
Ruşen Çakır: CHP hâlâ operasyonlarla gündemde. Eşme Belediye Başkanı alındı, Ataşehir Belediye Başkanı alındı. Durumları hâlâ net değil; gözaltındalar hâlâ. Dün Ataşehir’de bir protesto gösterisi yapıldı, ama esas, bu akşam CHP miting yapacak Ataşehir’de. Özgür Özel şu anda bize yakın bir yerde, eski CHP İl binasında. Hani iki katında Gürsel Tekin’in oturduğu yer var ya, onun üst katında MYK’yı topluyor. Hafta sonu Barselona’daydı. Orada uluslararası bir sol toplantıya katıldı. Yeni bir şey bu. Orada, onu izleyen Şirin Payzın’a, “Bir yılda 100 miting yetmez. Artık bir yılda 300 miting yapacağız. İlçe ilçe, köy köy gezeceğiz” demiş. Hatta bir de, Demirel’den mülhem bir laf aktarıyor. Demirel, “Köylü, televizyondaki adama oy vermez. Köylü, köyü gezen adama oy vermez. Köylü, köyü gezen televizyondaki adama oy verir” demiş. Güzel bir laf; tam bir Demirel lafı. Onu da aktardığı söyleniliyor. Şimdi bu akşam Ataşehir’de miting yapılacak. Bakalım her gün bir miting mi yapacak? Nasıl yapacaklarsa bilemiyorum, ama Türkiye’yi gezecek. Türkiye’yi gezmek deyince, aklıma Macaristan’da Péter Magyar’ın 2 sene boyunca Macaristan’ı gezmesi geldi.
Kadri Gürsel: Özellikle kırsala yüklenmiş.
Ruşen Çakır: Evet.
Kadri Gürsel: Zamanında, Orbán tarafından kırsalda temsil oranları kentlere göre daha avantajlı olarak ayarlanmış. Dolayısıyla, milletvekili seçtirmek için gereken oy sayısı daha az kırsalda. Aslında Türkiye’de de öyle. Kırsal derken, kırsal şehirler de var Türkiye’de. Yani taşra ve Doğu Anadolu vesaire. Özellikle Karadeniz öyle.
Ruşen Çakır: Bir diğer husus, nereden çıktığını bilmediğim sine-i millet muhabbeti var. Hatta sine-i millet konusunda, CHP’nin çoğunluk olduğu belediye meclislerinden çekilmesinin konuşulduğu söyleniyor. Bir diğer husus da tabii Meclisten çekilme. Sine-i millet denilince, esas bunlar ilk akla gelen şeyler. Ve bu arada tabii o mutlak butlan davası İstinafta her an sonuçlanabilir. Hatta bir iddiaya göre, “Sonuçlandı, ama açıklanması bekleniliyor” diyenler de var. Böyle bir CHP olayıyla karşı karşıyayız. Burada bir de, Mansur Yavaş’ın, “Bir plan yapmalıyız artık” çıkışı var, fakat sonra onu biraz yumuşatmış anladığım kadarıyla. O, Ankara’da yerel yönetimlerle ilgili bir toplantıda yaptığı konuşmaydı ve çok netti: “Bütün dünya bunu duymalı. Bir karar almalıyız ve bütün dünya bunu duymalı” diye bir açıklama yapmıştı. Sonra onu biraz yumuşatmaya çalışmış. Bu arada tabii diğer partilerin CHP’ye yönelik pek ilgisi yok. Her ne kadar ara seçim meselesinde hepsi, “İyi olur” dediyse de, belediye operasyonlarına karşı CHP’ye destek veren, benim bildiğim kadarıyla bir tek Türkiye İşçi Partisi. Onun dışında hepsi, “İyi değil bunlar” gibi şeyler söylüyorlar, ama açık bir tavır alma, mitinglere katılma gibi bir şey yapmıyorlar. Özellikle DEM Parti. En son Pervin Buldan Öcalan’dan hareketle, “Öcalan CHP’ye yönelik operasyonlardan rahatsız” dedi. Ömer Çelik’ten hemen “O zaman yasaları CHP ile çıkarın” diye bir açıklama geldi. Böyle bir şantaj yaptılar.
Kadri Gürsel: Evet. Çok geniş bir ufuk turu yaptın ve olguları art arda sıraladın. Zor bir görev verdin bana.
Ruşen Çakır: İstersen susma hakkını kullan.
Kadri Gürsel: Susma hakkımı kullanmayacağım. Öyle bir hakkım olmadığını biliyorum. Bir defa, “100 miting yetmez, 300 miting yapacağız” ifadesi şanssız bir ifade. Çünkü Özgür Özel 100 mitingin yetmediğini söylemiş oluyor. Yüz mitingin yetmediğinin ölçüsü nedir? Yüz mitingden murat edilen şey nedir?
Ruşen Çakır: Operasyonların durması mesela. Durmadı.
Kadri Gürsel: Yüz mitingle durduramadığın operasyonları 300 mitingde de durduramazsın. Böyle bir şey imkânsız; bu, niceliksel bir şey. Bir de teşkilatın, örgütün, genel merkezin ve genel başkanın toplam enerjisini verimli kullanmak gibi de bir amacı olmalı. Genel başkanın enerjisi var. Bu da insan sonuçta. Genel merkezin enerjisi var, teşkilatın enerjisi var. Yüz mitingle elde edemediğin sonucu belki başka yöntemlerle elde etmek gerekiyor. Yani 300 miting yaparak olmaz. Ama şu ifade doğru. Aktardığın o “İl ve ilçeleri gezen televizyondaki adam” sözü aslında çok zekice, veciz bir söz. Yani halk, televizyondaki adamı karşısında görecek. Zaten bunu yaptı Özgür Özel. Televizyondaki adamları çoğaltmak lazım belki de, onu bilemiyorum. Benim akıl verecek hâlim yok sonuçta. Kimsenin akıl verecek hâli yok Cumhuriyet Halk Partisi’ne. Ama burada, bu yöntemin bir yerde gelip tıkandığını da kabul etmesi lazım Cumhuriyet Halk Partisi’nin. Yeni arayışlar içinde olması gerek. Çünkü iktidar zaten Cumhuriyet Halk Partisi’ni fasit bir dairenin içine kapattı gibi gözüküyor. Cumhuriyet Halk Partisi ne zaman kendisine yönelik bu tenkil harekâtına karşı direngen eylemlerini ortaya koysa, bunun ardından yenileri geliyor ve Türkiye’nin CHP haricindeki gündemine çok fazla zaman ayıramıyor veyahut bu mitinglerde de bu gündem çok fazla yer bulamıyor açıkçası. Türkiye’nin aslında en ağır gündemi şu an, artan gelir dengesizliği. En üst gelir grubuyla en alt gelir grubu arasında çok ciddi manada bir uçurum var. Orta sınıfın eritildiğini görüyoruz burada. Enflasyon var. Enflasyonla mücadele, nereden bakarsan bak, başarısız.
Ruşen Çakır: Bugün Yeni Şafak manşet attı, gördün mü? Mehmet Şimşek’in kellesini istiyor.
Kadri Gürsel: Zaten Yeni Şafak‘ın bu tavrı yüzünden. Yani Yeni Şafak orada bir medya değil sadece, iktidarı oluşturan ana fraksiyonlardan birinin sözcüsü ve belli ki Yeni Şafak’ta kendisinin temsilini bulan sermaye grubu, alıştığı rahatlığı eskisi kadar bulamıyor. Belli ki Mehmet Şimşek’in politikaları, yıllardır süren kaynak transferi, yani dar gelirliden veyahut orta sınıflardan ÖTV, KDV olarak toplanan muazzam meblağ, ödenmeyen krediler, affedilen vergi borçları, düşük faizli krediler olarak sürekli bazı kesimlere aktarılması konusunda bazı aksamalar ya daralmalar var ve bu, o kesimlerde rahatsızlık yaratıyor. Ama ekonomiyi soğutmak da anti-enflasyonist politikaların ana unsurlarından biridir. Burada hep söylüyoruz, herkes söylüyor. Yani görülmeyecek bir şey değil bu. Kamu harcamalarının azaltılması, kısılması noktasında (hiç sevmeden kullanayım bu ifadeyi, ama yerinde kullanıyorum) sonuç alınamıyor. Çünkü devlet anormal şişmiş durumda. Devletin kamu harcamalarının azaltılması demek, son dönemlerde, özellikle son üç, beş, on yılda işe alınan memurların önemli bir kısmının çıkartılması demek aslında; başka bir şey değil. Bir de, dört beş maaş alan bir elit kesim var, o ayrı. Böyle bir gündemi var Türkiye’nin ve Cumhuriyet Halk Partisi başına gelenlerden dolayı bu gündeme pek fazla hak ettiği yeri veremiyor.
Peki, Cumhuriyet Halk Partisi’nin mağduriyeti, Cumhuriyet Halk Partisi’nin seçmeni dışındaki diğer kesimlerin ne kadar ilgisini çeker de o kesimler teveccüh gösterip Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy verirler? Tek başına Cumhuriyet Halk Partisi’ne başına gelenler, getirilenler yeterli mi? ‘’Türkiye’de özgür ve âdil bir seçim olursa ve bu seçimi kazanırlarsa, nasıl yöneteceklerine dair ne kadar güven verebiliyorlar?’’ meselesi var. Burada Cumhuriyet Halk Partisi’ni suçlayamam. ‘’Cumhuriyet Halk Partisi güven veremiyor’’ deme hakkını kendimde görmüyorum. Çünkü CHP ağır yaralı, köşeye sıkıştırılmış, enerjisini, bu baskılara karşı bünyesini dinç ve diri tutmak için harcayan ve bu baskılardan enerji üretmeye çalışan, rejenerasyon yapmaya çalışan bir parti. Ama bu, bir kısır döngü. İktidar,b u fasit dairenin içine Cumhuriyet Halk Partisi’ni yerleştirdi ve bunu yaparken taş atıp kolunu yormadı. Yargısını ve medyasını kullanarak yaptı bunu ve görüyoruz, sonuçları ortada. Bu bakımdan zor bir ikilemle karşı karşıya Cumhuriyet Halk Partisi. Ama bana göre, Özgür Özel 300 miting de yapsa, sonuçta kendi sağlığı belki tehlikeye girer, sağlığını tehlikeye atar. Çünkü insanüstü bir çaba gerektirir 300 miting ve seçim kampanyası. Seçim ilan edildiğinde 600 miting mi yapacak? O zaman sürekli bir kampanya hâli olacak ve bu, sonu gelmeyen insanüstü bir şey. O bakımdan, yorgun bir parti olarak seçimlere girer.
Seçimler deyince, oradan sine-i millet tartışmasına geliyoruz. Sine-i millet deyince benim aklıma şu geliyor: Eğer bunun belediye meclisleri ve Meclis olarak iki ayağı varsa, birincisi, bugün Türkiye’de belediye meclisleri işlevsel. Yani oradan CHP seçmenine ve aslında tüm seçmene yönelik, pekâlâ onların ilgisini, teveccühünü onayını alacak işler üretmek mümkün. Ama Meclis öyle değil. Eğer sine-i millete dönecekseniz, Cumhuriyet Halk Partisi’nin öncelikle Meclisi düşünmesi gerekir.
Ruşen Çakır: O zaman ne geçiyor eline?
Kadri Gürsel: O zaman ne oluyor? Birincisi, ara seçim yapmak gibi anayasal zorunlulukla karşı karşıya bırakıyor. Meşruiyet tartışması başlatıyor. Asıl, bence bu da değil. Burada asıl sine-i millet hadisesi şu olur: Milletin de kendi sinesine dönmesi; yani siyasetin milletin sinesine dönmesi kadar, milletin de kendi sinesine dönmesi ve seçimleri boykot etmesidir. Çünkü eğer Cumhuriyet Halk Partisi Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kendi adayıyla katılamayacaksa, Cumhuriyet Halk Partisi’nin, pekâlâ belediye başkanı yahut belediye meclis üyesi, daha sonra TBMM üyesi olabilecek pek çok adayı bugün cezaevlerindeyse, Cumhuriyet Halk Partisi’nin etkin kadroları cezaevindeyse, bu mânâda bir meşruiyet tartışmasının başlatılması, Cumhuriyet Halk Partisi için isabetli olurdu diye düşünüyorum. Ama Türkiye’deki siyasi kültürün böyle bir yaklaşıma, seçimin boykot edilmesi seçeneğine çok uzak durduğunu, boykot çağrılarının geçmişten günümüze kadar sadece solda yer alan örgütler tarafından yapıldığını, hatta partiler tarafından bile değil, sol gruplar tarafından yapıldığını ve bunların hiçbir şekilde etkili olmadığını biliyoruz.
Şimdi eğer bu iktidar, Cumhuriyet Halk Partisi’nin üzerine bu kadar abanmaya devam eder ve bir mutlak butlan hadisesi de çıkarırsa, ki bütün işaretler bunun gerçekleşeceğini gösteriyor, ne yapacak o zaman? Yeni bir parti kuracak demektir. Başka bir seçenek bırakmıyor. Yani Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu ikilisine başka bir seçenek bırakmıyor iktidar. Yeni bir parti demek, nereden bakarsan bak, yine de Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir miktar oyu kalacaktır ve bu oylar önemli oylar. Yani altın hisse gibi bir şey. Kılıçdaroğlu’na teslim edilecek olan Cumhuriyet Halk Partisi’nde kalacak olan oylardan söz ediyoruz. Bu bakımdan da artık bu şartlarda girilen bir seçimin ne âdil ne özgür ne de meşru olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalacağız. Ve bu gerçek karşısında ana muhalefet ne yapacak? Nasıl bir tutum izleyecek? Hiçbir şey olmamış gibi seçim kampanyası mı yürütecek? Ya da seçim kampanyasını, seçimleri boykot ekseninde mi yürütecek? Bunları bilmiyoruz henüz. Ben böyle bir hazırlık var mı, yok mu bilmiyorum. Zaten Cumhuriyet Halk Partisi’ni çok yakından izleyen gazeteci arkadaşlarımız, öyle bir hazırlık olsaydı herhâlde onu da duyururlardı. Ben, olmadığı kanaatindeyim. Cumhuriyet Halk Partisi, yapa geldiği şeyleri daha çok yaparak, daha iyi yaparak sonuç alma beklentisi içinde. Özgür Özel’in, 100 miting yerine 300 miting yapması gibi, nicel ve aynı doğrultuda kendisini tekrar eden siyasi davranışta, siyasi reaksiyonunda görüyoruz onu. Ama ben bunun bir sonuç vereceği kanaatinde değilim. Ha 100, ha 300 miting. Sonuçta bir noktadan sonra her gün miting de yapabilir. Ancak, o mitinglerde söylenenlerin de ne olacağı önemli. Tabii ki mesajların tekrar tekrar verilmesi önemli bir şey, ama mesajların kanıksanması da yine kaçınılması gereken bir şey.
DEM Parti konusuna gelirsek: Aslında DEM’in de Cumhuriyet Halk Partisi’ne daha çok destek olması, dayanışma içinde olması beklenirdi. Fakat zaten senin de Ömer Çelik’ten naklettiğin gibi, iktidar, operasyonun en başında DEM’i nötralize etti. Yanına çekti demiyorum, ama nötralize etti bu süreç mantığıyla, vesilesiyle. Dolayısıyla, 2015’ten itibaren bizim son 10 küsur yıldır gördüğümüz tablo o. Muhalefetin, Kürt Partisi ve CHP ekseninde somut işbirliği yapılması, kimi yerde birbirlerini desteklemeleri, artık geride kalmış bir şey gibi görünüyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin yalnızlığına da sağ açısından, yani Cumhuriyet Halk Partisi sayesinde parlamentoya taşınmış olan o eski Millet İttifakındaki partiler açısından baktığımızda, onların yaptıkları siyasetin doğasına uygun, fakat insani açıdan da bir nankörlük çünkü; biraz daha çok seslerini çıkarabilirlerdi Cumhuriyet Halk Partisi’ne yapılanlar karşısında. Arada bir İYİ Parti’den birkaç bir şey duyuyoruz. Onun dışında, mesela bir Babacan var ki iki tane iktidara vursa, bir tane de çıkıp CHP’ye vurma gereğini duyuyor. Böyle bir tablo var sahada. Sağ, sağlığını gösteriyor tabii.
Ruşen Çakır: CHP’yi bir kenara bırakalım. Siz Ali Deniz’le yaptığınız ‘’Konuşmasak Olmaz’’ yayınında okullardaki saldırılar meselesini konuştunuz uzun uzun. Üzerinden birkaç gün geçti. Şimdi bakıyorum da, o ilk heyecan yerini daha az ilgiye bırakıyor ve şu âna kadar bir il emniyet müdürü görevden alınmış. Çocuğun eski emniyet müdürü olan babası alındı. Bir de bol miktarda, ‘’Her işin başı din’’ muhabbeti geliyor ki aslında zaten AKP iktidarının milli eğitim politikası büyük ölçüde dinî telkinler üzerine kurulu.
Kadri Gürsel: Eğitimi dinselleştirmek üzerine kurulu.
Ruşen Çakır: Evet. Aslında onunla yüzleşmek yerine, daha fazla yapmak gibi bir
Kadri Gürsel: Yani Özgür Özel 100 tane yetmiyor, 300 tane miting yapalım diyor; daha çok dinselleştirelim. Ama tabii tarikat yurtlarında olanları ortadan kaldırmıyor, değil mi?
Ruşen Çakır: Hayır. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin hiç üstüne alınmıyor. Bu kadar büyük bir facia olmuş. Sonuçta, o okul onun sorumluluğunda değil mi?
Kadri Gürsel: Tabii.
Ruşen Çakır: Bütün okullar onun sorumluluğunda. Yoksa o meşhur, “Okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederdi” sözüne geliriz. Tamam, şu var, tamam bu var, çocuk şöyle, ailesi böyle, ama tek bir olaydan da bahsetmiyoruz. Çok sayıda can kaybı olması nedeniyle Kahramanmaraş çok daha çarpıcı tabii, ama nedense Siverek atlanıyor. Geçenlerde Emre Erdoğan’la, Siverek ve Kahramanmaraş’taki okul saldırılarıyla ilgili bir yayın yaptım. O, çocuklar üzerine saha çalışması yapıyor; hatta Şanlıurfa’da yapmış. Siverek olayının çok yaygın olduğunu, Siverek’teki saldırının, okuldan dışlanan bir çocuğun hıncını dışa vurmasıyla açıklanabileceğini söyledi. Türkiye’de biliyoruz ki çok yaygın bir eğitim var; herkesi alıp, sonra bunların bir kısmını yarı yolda bırakan bir eğitim sistemi var ve ne yapacağını bilemeyen milyonlarca gençten bahsediliyor. Çocuklar belli bir yere kadar okuyor ve sonra okulu bırakıyorlar. Okulu bırakan bu çocuklar açık liseye yönlendiriliyor. Emre, açık lisenin pratikte neredeyse “var olmayan bir şey” olduğunu söyledi. Öyle bir şey yok aslında ve bu çocuklar önlerini göremiyorlar. Öte yandan, o kadar çok üniversite mezunu var ki; onlar bile önlerini göremiyor. Şu anda gençlik böyle bir hâlde. Emre Siverek’teki olayı daha sosyal bir yere oturtuyor, ki çok önemli ve biz bu konuyu çok fazla konuşmadık. Oradaki çocuklardan birisi 19 yaşında, diğeri 14 yaşında. Onun üzerinden bir de tabii çocuğun sınıftaki videosu, atış poligonundaki videosu, sosyal medyadaki mesajları gibi, olayı magazinleştirerek, hatta biraz pornografik şeyler de yaptılar. O paylaşımların amacı, aslında, devletin buradaki sorumluluğunu örtmek; olayı birisinin kişisel meselesine indirmeye çalışılıyor.
Kadri Gürsel: Evet. Elbette ki ebeveyn burada çok kusurlu, ama bütünüyle ebeveynin sırtına yıkmak gibi bir şey.
Ruşen Çakır: Olur mu? Ona bakarsan, ailesiyle, okuluyla sorun yaşayan o kadar çok çocuk var ki. Bir diğer yandan, uyuşturucu, bunların sıradanlaşması olayı çok büyük bir realite. Türkiye’nin dört bir tarafında çocuklar birtakım maddelere çok rahat ulaşıyorlar. Eskiden Türkiye daha çok transit ülke konumundaydı, şimdi bayağı pazar oldu.
Kadri Gürsel: Evet.
Ruşen Çakır: Mesela ben Güneydoğu’ya gidip belediye başkanlarıyla röportaj yaptığımda, en çok dile getirilen sorun buydu. Çok ciddi bir sorun ve özellikle kayyum dönemlerinde tamamen büyük bir ilgisizlik yaşanmış. Şimdi böyle bir yerde büyük ihtimalle bunu çok da fazla konuşturmamak. Birtakım komisyonlar toplanacak. Okulu boşaltmışlar. Dersler Kahramanmaraş’ta başka bir okulda yapılacak; öğrenciler başka okula taşınıyor. Hatta okulun yıkılacağı söylendi, ama bu, olayı yıkmıyor. Unutmaya terk edecekler gibi geliyor bana, ta ki yeni bir saldırı olana kadar. Peş peşe iki ayrı şehirde, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta saldırı olduysa, teorik olarak Türkiye’nin her yerinde bu saldırı potansiyeli var bence. Çünkü bir de, görerek yapılıyor bazı şeyler. O olayların özellikle bu tür hissiyata sahip olan gençlerde, çocuklarda tetikleyici bir rolü de var. Çok tehlikeli bir husus bu.
Kadri Gürsel: Evet. Bu, salgın demeyeyim de, bulaşıcı bir davranış.
Ruşen Çakır: Evet.
Kadri Gürsel: Elbette Türkiye’nin her yerinde, Maraş’taki çocuğun durumunda olan başka çocuklar da var. Ama burada devlete düşen bir görev var. Bu olay Türkiye’de ilk defa oluyor aslında. Yakın tarihte daha önce var mı? Yok. Benim aklıma gelmiyor açıkçası.
Ruşen Çakır: Böylesi yok.
Kadri Gürsel: Böyle bir şey ilk defa oluyor. İktidarın bunu bir uyarı olarak kabul etmesi ve gereken tedbirleri alması lazım. Gereken tedbirler de nedir? O da basit. Buna erken uyarı sistemi için bir bütçe ayıracaksın. Bu tür sorunlu çocukların yakından takibi şart ve bunun için bir bütçe ayrılması gerekiyor. Bunun için, bununla görevli bir eğitmen kadrosunun olması lazım. Rehberlik hizmetlerinin bu bakımdan ciddi önem kazandığını düşünüyorum. Okul yönetimi ve ebeveyn münasebetlerinin de bu şekilde değerlendirilmesi gerektiği çok açık. Aynı zamanda da radara giren, yani sorunlu oldukları görülen ve bu manada potansiyel tehdit olarak görülebilecek çocukların da yakından takip edilmesi lazım. Sosyal medyalarının yakından izlenmesi lazım. Bütün bunların yapılması gerekiyor. Bunun için bir bütçe ayrılması lazım. Ama eğer bir siyasi zihniyet, kültür, dünyaya, ülkeye ve maarife, milli eğitime, sadece ve sadece siyasi fayda açısından bakarsa? İktidarın kabaca milli eğitimden beklentisi nedir? Kendileri de böyle buyurdular biliyorsun: “Kindar ve dindar bir nesil yetiştirmek.”
Ruşen Çakır: Kindarı gördük de, dindar pek yok.
Kadri Gürsel: Türkiye’de dindarlığın ne olduğu, nasıl uygulandığı, nasıl yaşandığı, dindarlık anlayışı tartışılır; o ayrı. Ama bunu yaparak, kendi bekasını, devamlılığını, sürekliliğini, bir manada nesilsel bir güvence altına almak, yetişen, gelişen, yükselen yeni nesillerin de kendi davalarının taşıyıcısı olarak, ardından görevi üstlenmelerini sağlamak. Tamamen dar bir siyasi ve ideolojik bir bakış açısı ve toplum mühendisliği de bunun için yapılıyor, bu, çok net. Kenan Evren 12 Eylül’den sonra, “Atatürk’ü yeterince anlatamamışız” derdi. Bunu diye diye, milleti Atatürk’ten soğuttular. Bunlar da, ‘‘Böyle bir şey olabiliyorsa demek ki biz de yeterli dinî eğitimi verememişiz’’ deyip, dinden soğutuyorlar. Onun sonucu tabii ki dinden soğuma olur. Çünkü neticede gençlik denilen şey, ki bugün dünyada gençlik var artık; 1930’ların, 40’ların dünyasında ya da 19. yüzyılda yaşamıyoruz. Gençlik var, nesil çatışması var çünkü. Nesil çatışması varsa, orada bir gençlik olduğu anlamına gelir bu. Bunu kavrayamıyorlar çünkü kendileri hiçbir zaman genç olmadılar aslında. Bir de öyle bir problemleri var bunların. Bu olay tekrar etmediği müddetçe, ben, iktidarın kulağının üzerine yatacağını düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Bence de.
Kadri Gürsel: Yatar. Ama bu olaylar tekrar ederse o zaman, ‘’Bunun bize siyaseten bir maliyeti olabilir. Bunun üzerine gidelim’’ refleksini gösterebilir. Ama nasıl gideceği de önemli. Bunun yolları, yöntemleri var. Bu konuda en çok çeken ve olumsuz anlamda namlı, kötü şöhrete sahip olan ülke Amerika Birleşik Devletleri. Oradaki erken uyarı sistemleri Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışılabilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde federal bütçe tamamen burada kapasite inşası için alınıyor, ama eyaletler buluyor orada gereken çözümleri. Amerika kadar olmasa bile, Fransa ve Almanya’da da okullarda gençlik şiddeti, akran şiddeti hadisesi var. Ama bizdeki bu olay biraz Amerika’dakine benzedi.
Siverek’teki saldırıya gelince: Bu olayın Siverek’te olması öyle basit bir şey değil; Siverek, özellikle Urfa, Antep, Suriye ile sınırı olan sınır bölgeleri ve aslında Suriye’deki iç savaş döneminde ciddi mânâda kanun hâkimiyetinin zarar gördüğü yerler. Onu unutmamak lazım. Bir dönem, özellikle darbe girişiminden sonra devletin oradaki aşiretlerle iş tuttuğunu görüyoruz. Seçim süreçlerinde de çok etkili oldular bunlar. Bir de, silaha erişimin kolay olduğu yerler buralar. Ama Türkiye’nin diğer bölgelerinde silaha erişim zor demiyoruz, çünkü yarı otomatik pompalı tüfekler çok yaygın.
Ruşen Çakır: Siverek’teki olayda onu kullandı, değil mi?
Kadri Gürsel: Evet. Kalaşnikof kullanmadı yani.
Ruşen Çakır: Evet. Öteki çocuğun da…
Kadri Gürsel: Demek ki Türkiye’de silah kontrolü gerekiyor. Ama bu nasıl yapılacak tabii, o da var.
Ruşen Çakır: Babasının beş silahıyla okul basmak. Babanın niye beş silahı olur?
Kadri Gürsel: Babası çocuğunun hasta olduğunu inkâr etmiş. Çocuğunun rahatsız olduğunu kabule yanaşmamış asla. Burada siyaseten doğruculuk yapmaya hiç gerek yok. Çocuğun ruh sağlığı bozuk olabilir; bozuktur. Ona göre tedbirlerin alınması gerekir. O okul ve öğrenciler, çok uzun süre böyle bir potansiyel tehditle birlikte yaşamışlar. Anlatılan şeyler korkunç. “Bir musibet bin nasihatten evladır” denilir ya, bu, bir musibet ve umarım insanların gözünü açar. İktidarın ve devletin hadiselere biraz daha objektif bakmasına ve kamuoyuyla paylaşmasa bile bir özeleştiri yapmasına imkân sağlar diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Peki, biraz da savaştan bahsedelim. Şu anda savaş yok, ateşkes sürüyor. Müzakerelerin tekrar başlayacağı söyleniyor. Ama bu sefer yardımcısını yollamamış Trump; Vance’i geri çekmiş.
Kadri Gürsel: Vance’i çekti, evet. Witkoff’la, damadı Jared Kushner’ı yolladı. Ama bu çok önemli değil. Vance’i yollamamasında ne tür hesaplar yapılıyor, onu bilemiyoruz. Vance, en başından itibaren bu hadiseye uzak duran bir figür. Ne kadar etkili olmuştur bunda, bilinmez. Trump’ın verdiği mühlet çarşamba günü bitiyor. Belki de Trump’ın amacı, bir sonuç alamadığı takdirde yeniden bir saldırı başlatmak.
Ruşen Çakır: The Economist’te bir haber gördüm. Çok çarpıcı. “ABD, hangi İran’la görüşüyor?” diyor. İran’daki farklılıkları anlatıyor. Hatta bir yerde, “Pakistanlı yetkililer, zamanlarının, enerjilerinin çoğunu İranlılar arasındaki sorunları çözmeye ayırdılar” diyor. Yani heyette de ve İran’ın içinde de çok farklı görüşler olduğu söyleniliyor. Zaten o, ‘’Hürmüz’ü açtık, kapattık’’ meselesi de öyle bir şeyden çıktı. Ben açıkçası, ‘’Şöyle olacak, böyle olacak’’ diyenleri gıptayla izliyorum. Çünkü Trump o kadar öngörülemez birisi ki, her an her şeyi yapabilecek birisi. 28 Şubat’tan bu yana yaptığı açıklamaları peş peşe koy, ki bazen sosyal medyada görüyorsun, tamamen 180 derece farklı. Medeniyeti yok etmekten bahsedip sonra ateşkes ilan ediyor. Onun için hiç kestiremiyorum, kestirmeye de çalışmıyorum. Açıkçası, kendimde gördüm; ilgim de azaldı. Belki de ateşkesin etkisiyledir.
Kadri Gürsel: Muhtemelen öyle oldu. Tamamen hemfikirim seninle. Savaşın ne yönde gelişebileceği hususunda, öngörülebilir, sorumlu ve aklı başında bir aktör ile karşı karşıya olsaydık, -bu savaşın en güçlü tarafının başındaki aktörden söz ediyorum- o zaman bazı parametreleri tesis etmek daha kolay olurdu. Ama şimdi öyle zor ki gerçekten. Ben nükleer opsiyonun dâhi…
Ruşen Çakır: Masada olduğunu düşünüyorsun.
Kadri Gürsel: …İhtimaller dâhilinde öngörülmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama tabii bu, ‘’Amerika İran’a karşı nükleer opsiyona başvuracak’’ demek değil. Yıllardır yazıyorum, konuşuyorum; bir ihtimalden bahsedince, genellikle okur veya izleyici ona kesinlik atfediyor. Türkiye’de ihtimalden bahsederek konuşmamak lazım. Yani bir şey kesin olacaktır ya da olmayacaktır demek lazım. Ama o zaman da konuşmuş olmuyorsun. O zaman da, siyah ve beyaz arasında, derin kontrastlar arasında bir tercih yapmaya zorlanıyorsun izleyici ve okur tarafından. O yüzden şimdi yanlış anlaşılma pahasına söylüyorum; evet, böyle bir ihtimal var. Bunun sonuçları dünya açısından son derece olumsuz olur. Bunu, Ali Deniz’le yaptığımız programda da, seninle uzaktan yaptığımız programda da söz ettim. Amerika’nın siyasî, askerî davranışlarına bakarak söyleyebiliriz. Amerikan askerî ve siyasî eliti, Amerika’nın bu savaşı bitirmek için yegâne seçeneğinin kara harekâtı olduğu ve başka türlü çıkıp gitmenin siyasi sonuçlarının vahim olacağı, ağır bir yenilgi olarak anlaşılacağı tespitini yaparsa, o zaman, ‘‘Biz bunu yapalım, ama savaşa destek yok. Çok ağır zayiat verebiliriz. O zaman, Japonlara yaptığımız gibi bunların kafasına bir tane atalım’’ diyecektir. Amerika’yı Japonya’ya karşı nükleer silah kullanımına yönelten şey, Hark Adası gibi küçücük, 21 kilometrekarelik bir ada olan Iwo Jima’nın işgalinde, Amerika’nın 25, 26 bin zayiat vermesidir. Japonya’ya karşı, “Biz Japonya’yı işgal etmeye kalksak kim bilir ne kadar çok kayıp vereceğiz. Bu adamlar korkunç direniyorlar. O zaman savaşı kısaltmak amacıyla bir an önce teslime zorlamak için yapalım” dediler. Yani iş o noktaya giderse, o zaman, Ruslar da pekâlâ Ukrayna’da aynı şeyi düşünür. Çinliler de Tayvan’la ilgili olarak aynı şeyi düşünür.
Bunu niye söylüyorum? Bu dengesiz Trump yüzünden… Adam cahil, dengesiz ve çok güçlü. ‘’Hiç olmayacak’’ diye düşünebileceğimiz hiçbir şey yok. Çünkü son derece öngörülemez birisi. Dolayısıyla, bir kâbus senaryosu da aklımızın bir köşesinde dursun. Çünkü Trump’ın buradan böyle ters geri olması hâlinde, içeride bunun siyasi bedeli olacağını öngörmek pekâlâ mümkün. Çok zor bir duruma soktu kendisini Amerika Birleşik Devletleri. İsrail açısından, İran’ın nükleer programı gerçekten yaşamsal bir tehditti. Amerika için stratejik bir tehditti. Türkiye için de stratejik bir tehdittir. Ama yaşamsal tehdide verilecek cevapla, stratejik tehdide verilecek cevap aynı şeyler değildir. Amerika Birleşik Devletleri burada sanki yaşamsal bir tehdit altındaymış gibi reaksiyon göstererek, çok ciddi bir hata yaptı ve üstelik bunu, rıza da inşa etmeden yaptı. Neticede, Amerika Birleşik Devletleri ve dünya, Amerikan seçmeninin, narsistik bir sosyopatı, cahil ve hayatında belki de hiç kitap açmamış, okumamış, kendi özel kültürünü, yani kendi şahsi okuma süreçlerini oluşturmamış, yapmamış bir adamı başkan seçmesi, aslında demokrasinin de tartışılmasına neden oluyor. Bizleri de, ‘’Demek ki demokrasiler de burada çözüm üretemiyorlar’’ demeye getiriyor. Amerika’daki sistemin ne kadar tıkandığını ve çözüm yerine çözümsüzlük ve sorun ürettiğini gösteren çok vahim bir hadiseyle karşı karşıyayız. Seçmen de, Amerikalılar da sorumlu davranmadılar burada. Seçmen de suçlu, Amerika’daki sistem de suçlu; buna da gözümüzü kapatamayız. Bu arada bunları da söyleyip geçeriz; çünkü belki birkaç gün içinde tekrar başlayacak bu şey. Umarım olmaz.
Ruşen Çakır: Evet. ‘Hafta Başı’nı burada noktalıyoruz. Bizi izlediğiniz için teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.








