İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Türkiye’de sol kimliğin giderek zayıfladığını belirterek, gençler arasında kendisini “solcu” olarak tanımlayanların oranının yüzde 2’nin altına düşmesini “moral bozucu” olarak değerlendirdi. Çakır, buna rağmen ömrünün sonuna kadar kendisini solcu ve komünist olarak tanımlamayı sürdüreceğini söyledi.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, Türkiye’de sol kimliğin zayıfladığını ve gençler arasında solcu tanımının yüzde 1,9’a düştüğünü belirtti.
- Kendi siyasi yolculuğunu paylaşan Çakır, sol içindeki fraksiyonlaşmaların hareketi zayıflattığını vurguladı.
- Aşırı sağın, geçmişte solun güçlü olduğu bölgelerde yükseldiğine dikkat çekti ve dünyada sol yönetimlerin azaldığını ifade etti.
- Çakır, yaşamı boyunca kendisini solcu olarak tanımlamaya devam edeceğini açıkladı ve devrimci mücadelenin unutulmaması gerektiğini söyledi.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “Türkiye’de solcu olmak ve solcu kalabilmek mümkün mü?” başlıklı yayınında kişisel siyasi yolculuğundan hareketle Türkiye’de ve dünyada sol hareketin bugünkü durumunu değerlendirdi.
14 yaşındayken Galatasaray Lisesi’nde okuduğu dönemde kitaplar aracılığıyla sol düşünceyle tanıştığını anlatan Çakır, 1976’nın hem CHP’nin yükselişe geçtiği hem de 12 Mart sonrasında sol hareketin yeniden toparlanmaya başladığı bir dönem olduğunu söyledi.
Yaklaşık yarım asırdır kendisini solcu olarak tanımladığını belirten Çakır, zaman içinde sosyalist, komünist ve devrimci kimliklerini de benimsediğini ifade etti. Kendisine zaman zaman “liberal”, “Nurcu” ya da “Nakşi” gibi yakıştırmalar yapıldığını söyleyen Çakır, bunların hiçbirini kabul etmediğini dile getirdi.
“Solun en büyük kötülüğü yine solun kendisinden geldi”
Türkiye’de sol hareketin tarih boyunca devlet baskısıyla karşı karşıya kaldığını belirten Çakır, bunun yanında sol içindeki fraksiyonlaşmaların, çatışmaların ve ayrışmaların da hareketi zayıflattığını söyledi.
“Solcu solcunun kurdu” ifadesini kullanan Çakır, solun en büyük zararlarından birini kendi içindeki bölünmeler nedeniyle yaşadığını dile getirdi.

“Gençler arasında solculuk yüzde 1,9”
Çakır, Hafıza Merkezi ile Gençlik Örgütleri Forumu’nun çözüm sürecine ilişkin araştırmasına değinerek, gençlere yöneltilen “kendinizi en yakın hissettiğiniz siyasi kimlik” sorusunun sonuçlarının dikkat çekici olduğunu söyledi.
Araştırmaya göre en yüksek oranın yaklaşık yüzde 40 ile Atatürkçülük olduğunu aktaran Çakır, bunu milliyetçilik, İslamcılık ve cumhuriyetçiliğin izlediğini belirtti. Solculuğun ise yüzde 1,9 seviyesinde kalmasının kendisini derinden üzdüğünü ifade etti.
Çakır, geçmişte birlikte mücadele ettiği birçok kişinin artık kendisini solcu olarak tanımlamadığını, buna rağmen dünyada sömürü ve gelir adaletsizliği sürdükçe sol düşüncenin varlığını koruyacağına inandığını söyledi.
“Batı’da geçmişte solun güçlü olduğu bölgelerde aşırı sağ yükseldi”
Batı’da geçmişte solun güçlü olduğu bölgelerde aşırı sağın yükselişine dikkat çeken Çakır, bugün dünyada kendisini sol olarak tanımlayabilecek yönetimlerin çok az olduğunu söyledi.
Çin’i sol bir ülke olarak değerlendirdiğini ancak Kuzey Kore’nin bu tanımın dışında kaldığını belirtti.
“Ölene kadar solcu kalmak istiyorum”
Konuşmasının sonunda bunun bir “iç dökme” olduğunu söyleyen Çakır, hayatını kaybeden sol mücadele arkadaşlarının anısının bile kendisi için bu çizgiyi sürdürmeye yeterli olduğunu ifade etti.
Yayını, Küba Devrimi’nin simge isimlerinden Che Guevara’ya ithaf eden Çakır, Guevara’nın devrimci mücadelesinin ve adanmışlığının unutulmaması gerektiğini söyledi.
Deşifreyi hazırlayn: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar.
Bugün biraz kendimden ama esas olarak dünyanın gidişatından bahsetmek istiyorum ve Türkiye’nin tabii ki. 14 yaşında Galatasaray Lisesi’nde ortaokulda okurken bir iki arkadaş solcu olduk. Haldun vardı, özellikle Haldun Bayrı. Solcu olduk. Nasıl olduk? Okuyarak olduk. Kitap okuduk; edebiyat daha çok. 76 yılı ve o sırada Türkiye’de CHP’nin yarattığı bir dalga vardı; ama daha önemlisi 12 Mart’taki yenilen, bastırılan, cezaevine atılan sol hareketin, devrimci hareketin tekrardan toparlanmaya başladığı yıllardı. Hepsinin karışığı bir ortamda solcu olduk. Neden olduk? Herhalde bir isyandı. Bir, yoksuldan, ezilmişten yana olma duygusuydu. Şuydu buydu, olduk ve öyle gittik. Tam benim şimdi 50. yılım; yani yarım yüzyıldır solcuyum. Solcu, sonra işte kendimizi devrimci olarak tanımladık. Sosyalist zaten diyorduk, komünist de dedik; ama daha çok sol ve devrimci tanımları vardı. Böyle gittik geldik.
Çok büyük şeyler yaşandı Türkiye’de. Sol, o 70’li yılların başındaki yaşadığı yenilgiden sonra çok ciddi bir şekilde ayağa kalktı tüm ülkede, her yerde ve tabii ki devletin sivil ve resmî odakları tarafından saldırılara muhatap oldu. Bunun tarihini herkes kendince yorumlar, eder. Ve bugünlere kadar geldik. Bugün ben hâlâ kendime ‘‘solcuyum’’ diyorum. Demekte ısrar ediyorum. Ve tabii ki şöyle bir şey oluyor: Kendine solcu diyen bazıları benim solcu olmadığımı iddia ediyor. Beni Nurcu da ilan eden oldu, Nakşi de ilan eden oldu. Şu da oldu, bu da oldu. Liboş diyorlar ki değilim. Hiçbir zaman liberal olmadım, çok şükür. Ama kafalarında bir şey var insanların, buna yamamaya çalışıyorlar. Ama işin en ilginç tarafı şu; sayısı giderek azalan bir şey solculuk Türkiye’de. Giderek azalıyor ama hâlâ insanlar birilerini aforoz etmeye çalışıyor şu ya da bu nedenle, değişik nedenlerle. Zaten, dünyada da böyle ama esas Türkiye’de en büyük kötülüğü sol kendine yapmıştır. Fraksiyonlar, şunlar bunlar, çatışmalar, karşılıklı öldürmeler; tarihte hep böyle şeyler yaşandı. Ben de bunlara çok tanık oldum. Başka ülkelerde yaşananları da duydum ya da tanık olmadığım ama duyduğum çok şey var. “Solcu solcunun kurdu” onu biliyoruz. Böyle bir durum var.
Peki, bunları niye anlatıyorum? Çünkü geçen gün bir yayın yaptım, izlediniz mi bilmiyorum: “Gençlerin Gözünden Çözüm Süreci” diye. Hafıza Merkezi ile Gençlik Örgütleri Forumu’nun ortak düzenlediği bir araştırma ve gençlere soruyorlar; çözüm sürecini soruyorlar. Orada bir tablo var, o tablo beni hakikaten çok kötü vurdu, öyle söyleyeyim. “En yakın hissedilen siyasi kimlik” diye soruluyor; 18-21 yaş grubu, 22-25 yaş grubu, 26-30, 31-35… Ve en çok tercih edilen, hissedilen siyasi kimlik Atatürkçülük. Bunun ortalaması %40’a yakın bir ortalama, bu çok şaşırtıcı değil, Atatürkçülük. Ardından milliyetçilik var, o da %15’e yakın bir şey. Sonra İslâmcılık var, %10’a yakın bir şey. Sonra Cumhuriyetçilik var, %7; ardından Türkçü, muhafazakâr, ülkücü… Ülkücü 4.9, demokrat 3.9 diye gidiyor. Altlarda bir yerde solcu var; solcunun oranı 1.9. Bunu görünce, hatta yayında da arkadaşlara söyledim, kurumlar adına yayına katılan arkadaşlara: Bu çok moral bozucu. Yani tabii ki Atatürkçülükle, hatta milliyetçilikle yarış edemeyebilir ama kendini solcu olarak tanımlamanın bu kadar azalmış olduğunu açıkçası bilmiyordum. Tabii ki istemiyordum ve tabii ki çok rahatsız oldum.
Bunu görünce insan ne hisseder? Birçok şey hisseder. Şunu biliyorum; geçmişte birlikte solculuk yaptığımız çok sayıda kişi bıraktı, artık kendine solcu demiyor. Açık açık bunu demeyen var; yani sağcı olduğunu söyleyen pek görmedim ama solculuğu bıraktığını söyleyen, o günlerle ilgili çok da iyi hissetmeyen ya da o günlere bir lâf etmese bile artık hayatını bambaşka kurmaya niyetlenen çok insan gördüm, tanıdım. Çok yakınımda da varlar. Ama solculuk hep bir şekilde, dünyada sömürü sürdüğü müddetçe – ki sürüyor ve hatta daha da şiddetlenerek sürüyor; gelir adaletsizliği ülkemizde de ve dünyada da iyice açılıyor – olur diye düşündük, ettik, inandık; hâlâ inanıyorum. Ama giderek irtifa kaybettiğini de görüyorum ve üzülüyorum. Bu konuda ne yapılabilir? Yani yapılacak çok fazla da bir şey yok sanki ama… Burada tabii bunu birtakım Ortodoks solcular şeye bağlıyorlar; bir dönem postmodernizme, işte kimlik politikalarına, sınıf mücadelesinin terk edilmiş olmasına falan bağlıyorlar. Bu anlamda ben de mesela kimlik politikalarını çok önemseyen birisiyim, o yüzden de beni solcu görmeyenler olabiliyor. Ama şu da bir gerçek; artık Marx’ın zamanında resmettiği gibi bir proletarya ya da daha sonra Sovyet Devrimi’ndeki gibi bir ortam, şu bu yok; bambaşka bir dünya yaşıyoruz, sömürünün biçimleri çok değişiyor ve bunlara ayak uydurabilen bir sol yok.
Batıda özellikle solun eski kalelerinin aşırı sağın denetimine geçmiş olması — hepsi olmasa bile önemli bir kısmının — ya da mesela Doğu Almanya; eski Demokratik Alman Cumhuriyeti, sonra tek Almanya oldular; orada aşırı sağın o bölgelerde çok daha güçlü olması falan bize çok şey söyleyebilir. Şu anda dünyada sol olarak tanımlayabileceğimiz yönetim yok denecek kadar az. Bir Çin örneği var. Çin’in sol… Çin tabii ki sol, buna hiçbir zaman itiraz etmedim. Hiçbir zaman Maocu olmadım ama Çin’in sol olduğunu biliyorum. Fakat kafamızdaki solla uymadığını da biliyorum ve oradaki birçok uygulamanın benim anlayışıma uymadığını da biliyorum; ama hiç kalkıp da “Çin solcu değildir” diyemem. Ama Kuzey Kore’ye derim; Kuzey Kore sol falan değil. O bambaşka bir şey, o artık böyle hani distopyalarda yaşanan türden bir ülke.
Neyse, sonuçta bunu bir iç dökme olarak görün; her şeye rağmen solcu kalmak… Sordukları zaman “Allah’a çok şükür solcuyum” ya da “komünistim” diyorum. Ölene kadar böyle kalmak istiyorum. Bu bir inat belki ama çok arkadaşımı kaybettim, sol hareketteyken öldürülen, ölen çok arkadaşım oldu. Onların hatırası bile tek başına yeterli. Bu iş bırakılacak bir iş değil ama çok da fazla karşılığı olan bir şey olmadığını da biliyorum. Fakat böyle kalmakta, böyle devam etmekte yarar var, benim açımdan en azından öyle diyorum.
Ve tabii ki bugünü, bu yayını dünyada popüler kültürün de bir ikonu hâline gelmiş olan Che Guevara’ya ithaf etmek istiyorum. Hayatını anlatmaya gerek yok. Çok erken yaşta öldürüldü maalesef, Bolivya’da. Kendisi Arjantinli ama Küba Devrimi’ne katılıyor, Küba Devrimi’nin en önde gelen isimlerinden oluyor. Ondan sonra dünyanın değişik yerlerinde bulunuyor; Afrika’ya gidiyor, başka yerlere gidiyor ve yerinde duramayan bir devrimci diyelim. Che Guevara, her yönüyle popüler kültürün de çok kullandığı bir figür. Bu, öldürüldüğü anın fotoğrafı… Yani resmen işkencede kendisini katlettiler. Ama Che Guevara posterlerde, Andy Warhol da kullanmıştı diye hatırlıyorum; şu fotoğrafı dünyada herhalde herkesin bir şekilde bildiği bir fotoğraftır. Che Guevara bize bir efsane gibi geliyor ama gerçek birisi; onun kendini adamışlığı ve tabii ki Küba’da başarıya ulaşmışlığı… Onu hiçbir zaman unutmamak lazım. Genellikle bu tür devrimciler boşuna uğraşmış gibi görünürler; hâlbuki o, Fidel Castro ve diğerleri Küba’da, ABD’nin burnunun dibinde bir devrimi yoktan var ettiler. Onun için de hâlâ hep hatırlanıyorlar ve hatırlanacaklar. Che Guevara bize solculuğun iyi bir şey olduğunu söylüyor. Ve kendisini saygıyla, sevgiyle anıyorum.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








