Necdet İpekyüz yazdı: İki ortak gelecek için toplumsal güveni birlikte kurma süreci

çözüm sürecinin toplumsal boyutu

Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Dr. Necdet İpekyüz, çözüm sürecinde medyanın toplumsal güveni ve çoğulculuğu güçlendirmesi gerektiğini vurguladı.

Türkiye, uzun yıllar boyunca ağır bedeller ödeten çatışmalı bir dönemi geride bırakma ve Kürt meselesini demokratik siyasetin imkânları içinde çözme bakımından önemli bir eşiğe yaklaşmış bulunuyor. Böyle dönemler yalnızca siyasetin değil, toplumun da sınandığı zamanlardır. Atılacak adımlar kadar, bu adımların toplum tarafından nasıl anlaşıldığı ve nasıl konuşulduğu da sürecin geleceğini belirler.

Silahların bırakılması, Meclis’in yapacağı düzenlemeler ve siyasi aktörler arasındaki diyalog elbette belirleyicidir. Ancak kalıcı bir toplumsal güven yalnızca siyasi kararlarla kurulmaz. İnsanların doğru bilgiye ulaşabilmesi, birbirini dinleyebilmesi ve geleceği korkular üzerinden değil, hukuk ve ortak yaşam duygusu üzerinden konuşabilmesi de en az bu kararlar kadar önemlidir. İnsanlar önce birbirlerinin sözünü duymaya başlar. Güven de çoğu zaman tam o noktada oluşur. Sonra kurumlara, hukuka ve gündelik hayata yansır.

Tam da bu nedenle medyanın rolü belirleyicidir. Medya yalnızca olup biteni aktaran bir araç değildir. Hangi soruları sorduğu, hangi seslere yer verdiği, hangi kelimeleri seçtiği ve hangi hikâyeleri görünür kıldığı, toplumun birbirini nasıl göreceğini de etkiler. Çatışmalı dönemlerin ardından kurulmaya çalışılan güveni güçlendirebilir de zayıflatabilir de. Bu nedenle mesele yalnızca haber vermek değil, toplumun ortak konuşma zeminine nasıl katkı sunulduğudur.

Medyanın sorumluluğu nerede başlıyor?

Medyanın sorumluluğu tam da burada başlar.

Gazeteciden herhangi bir siyasi aktörün yanında ya da karşısında durması beklenemez. Gazeteciliğin görevi propaganda yapmak değil, soru sormak, doğrulanmış bilgiyi kamuoyuna ulaştırmak ve farklı görüşlerin konuşabileceği ortak bir zemin oluşturmaktır. Eleştiri bu görevin ayrılmaz parçasıdır. Ancak eleştiri ile düşmanlaştırma aynı şey değildir. Bir görüşü sorgulamak başka, bir toplumsal kesimi hedef göstermek başkadır. Doğrulanmış bilgiyle söylentiyi, şiddet çağrısıyla demokratik hak talebini aynı çerçevede sunmak ise hem gazeteciliğe hem de toplumsal güvene zarar verir.

Bugün bunun örneklerini ekranlarda görmek mümkündür. Bazı tartışma programlarında farklı siyasal görüşleri temsil eden konuklar aynı imkânlarla konuşamıyor, kimi zaman görüşlerini anlatmaktan çok kendilerini savunmak zorunda kalıyor. Sürecin yalnızca güvenlik ekseni içinde ele alınması, meselenin toplumsal, hukuki ve demokratik boyutlarını gölgede bırakıyor. Kimi yayınlarda Kürtçe de doğal bir toplumsal gerçeklik olarak değil, tartışmanın konusu olarak ele alınabiliyor. Oysa gazeteciliğin görevi kimlikleri tartışmaya açmak değil, toplumun bütün kesimlerinin sesini adil biçimde duyurabilmektir.

Doğru bilgiyi çoğaltmak kadar, konuşulabilen alanı genişletmek de önemlidir. Bu dönemde en temel ihtiyaç, insanların sağlıklı bilgiye ulaşabilmesidir. Bunun yolu da meseleyi tek bir başlığa indirgememekten geçer. Süreci yalnızca silahların bırakılması ya da güvenlik politikaları üzerinden okumak, toplumun önündeki asıl soruları görünmez kılar.

Kürt meselesi yalnızca güvenlik ekseninde değerlendirilemeyecek kadar çok katmanlı bir meseledir. Anadilin kamusal alandaki yeri, eşit yurttaşlık, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, siyasal temsil, geçmişte yaşanan hak ihlalleri ve cezasızlık gibi başlıklar, farklı görüşlerle özgürce tartışılabilmelidir. Demokratik toplumlar, zor meseleleri konuşmaktan kaçınarak değil; onları hukuk içinde konuşabilir hâle getirerek güçlenir. Konuşulamayan her başlık, zamanla toplumsal güvensizliği daha da derinleştirir.

Farklı acılar birbirine karşı kullanılmamalı

Geçmişin acıları da birbirine karşı kullanılmamalıdır. Asker, polis ve sivil kayıpların ailelerinin yaşadıkları ile Kürt toplumunun uğradığı kayıplar ve hak ihlalleri, biri diğerini susturmadan anlatılabilmelidir. Bir acıyı görünür kılmak, başka bir acıyı inkâr etmek değildir. Barış, hafızayı silmekle değil, farklı hafızaların aynı insanlık zemininde konuşabilmesiyle güçlenir.

Tam da bu nedenle hak odaklı habercilik, böylesi dönemlerde daha da önemli hâle gelir. Gazeteciliğin görevi acıları yarıştırmak değil, hak ihlallerini görünür kılmak, mağdurların sesini duyurmak ve insan onurunu koruyan ortak bir hafızaya katkı sunmaktır. İnsanları yalnızca etnik kimlikleri, siyasi tercihleri ya da inançları üzerinden tanımlayan, onları sürekli tehdit dili içinde sunan yayınlar, yalnızca gazeteciliğe zarar vermez. Toplumun birlikte yaşama iradesini de zayıflatır.

Çoğulculuk, yalnızca farklı sesleri aynı stüdyoya davet etmek değildir. Televizyon ekranları, toplumun kendisini gördüğü aynalardan biridir. Aynı yüzlerin, aynı yorumların ve aynı bakış açılarının sürekli tekrarlandığı bir yayın düzeni, zamanla toplumun gerçek çeşitliliğini görünmez kılar. Oysa farklı kesimlerin birbirini duyabilmesi, yalnızca fikir ayrılıklarının değil, hayat deneyimlerinin de görünür olmasına bağlıdır.

Bu nedenle ekranlarda yalnızca siyasetçilerin değil, hukukçuların, gazetecilerin, insan hakları savunucularının, kadınların, gençlerin, yerel aktörlerin ve çatışmalı dönemin sonuçlarını doğrudan yaşamış insanların da sözü duyulmalıdır. Çoğulculuk, farklı görüşlerden iki kişiyi aynı masaya oturtmakla sınırlı değildir. Asıl mesele, toplumdaki farklı hayatların birbirini duyabileceği bir kamusal alan oluşturabilmektir.

Bu sorumluluk yalnızca medyaya ait değildir. Siyasi aktörlerin de eleştiriyi düşmanlıkla, gazeteciliği ise taraf tutmakla özdeşleştiren dilden uzak durması gerekir. Gazetecinin görevi herhangi bir tarafın sözcülüğünü yapmak değil, kamu adına soru sormak ve denetlemektir. Siyasetin görevi ise bu soruları meşru görmek ve demokratik tartışma zeminini daraltmamaktır. Eleştiri, sürecin önündeki engel değil, yanlışları zamanında görebilmenin ve toplumsal güveni koruyabilmenin güvencelerinden biridir.

Toplumsal güven, yalnızca siyasi kararlarla kurulmaz. İnsanların birbirine nasıl baktığı, birbirini hangi kelimelerle anlattığı ve hangi hikâyeleri görünür kıldığı da en az o kararlar kadar belirleyicidir.

Bu nedenle medya, böylesi dönemlerde yalnızca haber aktaran bir mecra değildir. Toplumun ortak hafızasının ve ortak dilinin oluşmasına da katkı sunar. Kullandığı her kelime, yaptığı her tercih ve görünür kıldığı her ses, birlikte yaşama iradesini güçlendirebilir de zayıflatabilir de.

Bugün belki de en büyük sorumluluğumuz, birbirimizi ikna etmekten önce birbirimizi yeniden dinleyebilmektir. Ortak gelecek, aynı cümleleri kuran insanların değil, birbirlerinin söz hakkını, onurunu ve hukukunu koruyan insanların ortak eseridir. Medyanın sorumluluğu da tam burada başlar: Ortak geleceğin dilini kurmak. Kullandığı her kelimeyle ya ortak geleceğe bir tuğla koyar ya da zaten çatlamış duvarlara yeni çatlaklar ekler.

Toplumlar, yalnızca geçmişleriyle değil, birbirleri hakkında kurdukları dille de geleceklerini belirler. Medya, bu dilin en etkili taşıyıcılarından biridir. Ortak geleceğin yolu da, farklılıkları düşmanlığa değil, birbirini anlamaya, demokratik birlikte yaşama ve ortak sorumluluk duygusuna dönüştürebilen bir yayıncılık anlayışından geçer.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş