Açık Oturum (162): Ekonomik kriz bitti mi yoksa yeni mi başlıyor? Hayri Kozanoğlu, Erkin Şahinöz, Abdullah Akyüz ile söyleşi

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi akşamlar. Medyascope.tv’nin 162. Açık Oturum’unda birlikteyiz. Bu akşam üç konuğumuz var. Stüdyoda ekonomist Erkin Şahinöz ile beraberiz. Hoşgeldiniz.

Erkin Şahinöz: Hoş bulduk.

Skype üzerinden Ankara’dan Prof. Hayri Kozanoğlu bize katılıyor. Hocam hoşgeldiniz.

Hayri Kozanoğlu: Merhaba, hoşbulduk.

Ve Abdullah Akyüz Washington’dan yayınımıza katılıyor. Abdullah Bey, hoşgeldiniz.

Abdullah Akyüz: Hoşbulduk, merhabalar.

Konuklarımızı Açık Oturum ve Medyascope.tv izleyenleri genellikle tanıyorlar. Ama bir kez daha ifade edeyim. Erkin Bey ekonomist, Dünya gazetesinde yazıyor. Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) eski ekonomistlerinden. Abdullah Bey eski İMKB başkan yardımcımız, TÜSİAD’ın eski Washington temsilcisi, halen Amerika’da George Washington Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. Prof. Hayri Kozanoğlu da ekonomist ve Altınbaş Üniversitesi öğretim üyesi. Son durumu yanlış söylemedim herhalde hocam?

Kozanoğlu:Doğru.

Peki. Bu akşam konumuz elbette ekonomi; ama başlığımız şu: Bu ekonomik kriz bitti mi, yeni mi başlıyor?” Neden “bitti mi?” Neden “yeni mi başlıyor? Şu nedenle: Bir bakıyorsunuz, hükümetin çeşitli düzeylerdeki sözcüleri, üç-dört ay önce bu iş ilk başladığında “kriz” sözcüğü söylendiğinde hop oturup hop kalkarlarken, aradan bunca zaman, bunca kur dalgalanması, bunca faiz, bunca konkordato geçtikten sonra, şimdi “Ekonomik kriz bitti, en kötüsü bitti, mutlu ve güzel günler yakında gibi açıklamalar yapmaya başladılar. 

Bir taraftan bunları söylerlerken, bir taraftan da başka şeyler oluyor. Örneğin, Hazine ve Maliye Bakanı tutup, “Konutta, mobilyada, beyaz eşyada ve otomotivde piyasayı canlandıracak önlemler alıyoruz” diyor. Neler yapılıyor? Konut satışlarında KDV oranını % 18’den % 8’e indiren bir karar vardı. Bu uygulama yıl sonuna kadar devam edecek dediler. Tapu harçlarının % 4’ten % 3’e indirilmesi yıl sonuna kadar devam edecek bir uygulama. Mobilya’da KDV’yi % 18’den % 8’e indirdiler. Beyaz eşyada ÖTV oranları yıl sonuna kadar sıfırlandı. Otomotivde 1600 motor altı araçlarda ÖTV 15 puan indirildi. Ticarî araçlarda ise KDV % 18’den % 1’e indi. Hazine ve Maliye Bakanı bu önlemlerle piyasanın canlanacağını düşünürken, Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya yılın son enflasyon raporunu açıkladı. O raporun açıklanması esnasında Merkez Bankası Başkanı “İktisadî faaliyetlerde iç talep kaynaklı yavaşlama gözleniyor” dedi ki Maliye Bakanı’nın açıkladığı önlemlere denk düşen bir açıklama, ama bu cümleyi Merkez Bankası başkanı kurdu. 

Efendim, bakıyoruz ekonomik güven endeksi Ekim ayında gerilemiş. Efendim, Ankara Sanayi Odası Başkanı enteresan bir konuşma yapıyor: “Mevcut ekonomi politikalarının kaynak yaratmaktan ziyade kaynak bulmaya odaklandığını görüyoruz. Geçmişten hâlâ ders çıkartmadığımızı düşünüyorum. Üretim ekonomisine dönülmediği süreceyeni Brunson krizleriyle karşı karşıya kalırız” diyor. Efendim, tekrar söylüyor: “Kurun aşağı yönde hareketiyle birlikte sıcak para girişi başlayacak. Bu durum sun’î iyileşme algısı ortaya çıkaracak. Kaynak yaratmak yerine kaynak bulmaya odaklanmayalım. Kaynak yaratalım, bunun için de iş yaratalım” diyor. 

Konuklarım izin verirse Hayri Bey ile başlayalım. Çünkü o bugün Birgün gazetesinde Merkez Bankası’nın açıklamalarını yorumlamış. Biz de aynı soruyu soralım: Merkez Bankası Başkanı’nın açıklamalarını nasıl değerlendirmek gerekir? Yorumunuzu bir kez de bizim izleyicilerimizle paylaşınız. İkincisi de, şu temel soruyu sormuş olayım: Şu anda ekonomimizin durumu nedir? Hükümetin iddia ettiği gibi zoru geride kaldı, düze mi çıkılıyor? Yoksa aslında bir ekonomik kriz yeni mi başlıyor?

Kozanoğlu: İzin verirseniz, ikincisinden başlayayım. “En kötüsü geride mi kaldı?” sorusu soruluyor. Böyle bir soruyu sormaya teşvik edebilecek tek gösterge, döviz kurunda. Döviz kuru da genelde dolar üzerinden değerlendiriliyor ve algılanıyor, 5,50 civarına düşmesi. Şimdi buna iki türlü bakmak mümkün. Hatırlanırsa, 22 Mayıs’ta döviz kurunda bir hareket olmuştu. 4,80’lere kadar çıkmıştı. Sonra Merkez Bankası’nın faiz artırımıyla 4,40 civarında bir dengelenme oluşmuştu. Şimdi o tarihi hareket noktası kabul edersek, 5 ay içerisinde döviz kurunun 4,40’tan 5,50’ye değişmesi demek, TL’nin yüzde 25 değer kaybı anlamına geliyor. Bu, hâlâ çok büyük bir değer kaybının devam ettiği anlamındadır. 

Fakat bunu bir iyileşme belirtisi olarak kabul edelim, değerlendirmeleri buradan sürdürelim. Bir sağlık metaforuyla konuyu açmaya çalışırsak; hastanın ateşi 40 dereceden 39 dereceye düşmüş. Biz bu ülkede yaşayan insanlarız, yurttaşız. Günlük hayatta alışveriş ediyor, taksit ödüyoruz. Tamam, iyi diyebiliriz. Ama bakıyoruz, ateş düşmüş de nabızda bir düzelme var mı? Metafor üzerinden ona işsizlik diyelim. Tansiyon nasıl? Normale dönmüş mü? Ona da enflasyon diyelim. Bakıyoruz çok çok yüksek düzeylerde olmaya devam ediyor. Bir de, 40 dereceden 39 dereceye düşerken acaba bu kendiliğinden mi düşmüş bir istikrar kazanılmış, yoksa bir ilaç müdahalesiyle mi olmuş? O da faizlerin yüzde 24’e çıkması, yani yoğun bir antibiyotik tedavisi uygulanmış. Bunun karaciğer, böbrek üzerinde yan etkileri olabileceğini düşünmek gerekiyor. Bu bakımdan döviz kurundaki düzelmeye hemen sevinmemek gerektiği kanaatindeyim. 

Bir de bir hatırlatma yapmak isterim: Geçtiğimiz yıllarda Merkez Bankası başkanlarına kur düzeyi ile ilgili bir soru sorulduğu zaman genellikle şu cevap alınırdı: “Bizim görevimiz fiyat istikrarını sağlamak, belli bir kur düzeyini hedeflemiyoruz. Ama kurdaki oynaklıkları, teknik ifadeyle volatiliteyi en aza indirmeye çalışıyoruz”. Şimdi bu gördüğümüz durum, volatilitenin aşırı derecede artması anlamını taşıyor. Yani bir-iki basit örnek verirsem: Siz bir ithalatçısınız, döviz kuru 6,30-6,40-6,50 iken bağlantınızı yapıp siparişinizi verdiniz, ödemeyi gerçekleştirdiniz. Bugün bir ithal ürünü satmanız söz konusu olduğu zaman döviz kurunu 5,50’den satmak durumundasınız. Veya şöyle düşünelim: Ekonomideki en kritik bir göstergenin finansal olmayan şirketlerin, diğer bir ifadeyle reel ekonomi şirketlerinin, 335 ile 340 milyar dolar arasında döviz borcu olması, açık pozisyonlarının da 217 ile 220 arasında değişmesi… Şimdi tipik bir şirketin döviz borcu var, 5,50’ye düşmesine belki sevinebilir. Ama şunu da hatırlayalım; genellikle şirketler orta ve uzun vadeli borçlanmış durumdalar. Diyelim ki 5 yıl vadeli borçlanmış, 100 milyon dolarlık borcu olan şirketin 2018’in sonunda veya 2019’un başında 20 milyon dolarlık ödemesi var. “Son âna bırakmayayım, ben bu dövizimi alayım” dediyse ve gelip 6’dan, 6,20’den dövizini aldıysa, iki darbe birden yemiş oluyor. Bir tanesi, 2018 başında döviz kuru 3,70-3,80 civarındayken, bugün 5,50 üzerinden TL karşılığı borçları artmış. İkincisi de, o bir dilimi ödemek için daha da pahalıdan döviz almış. Bunlar günlük hayatta karşılaşabileceğiniz durumlar. O bakımdan bu volatilitenin yükselmesinin nasıl bir risk taşıdığını çok açık gösteriyor. 

Uzatmadan birinci sorunuza geçmek gerekirse, aslında birinci sorunuzun cevabı, Merkez Bankası’nın dün açıkladığı yılın dördüncü Enflasyon Raporu’na bakılarak verilebilirdi. Ama buradaki değerlendirmeleri de bir şekilde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak boşa düşürmüş oldu. Çünkü burada şu varsayım var: “Sıkı para ve maliye politikalarının uygulanmaya devam edileceğini varsayıyoruz” dedi. Sizin de ifade ettiğiniz ÖTV ve KDV indirimleri bunu bir anlamda boşa çıkardı. 

Ama rakamlara tekrar bakarsak şunu görüyoruz: Bir kere, Merkez Bankası’nın en yakından izlediği göstergelerden birisi, çıktı açığıdır. Yani bu şunu gösterir — izleyicilerimize daha iyi ifade edebilmek açısından açıklayayım: Bir ekonomi, potansiyelinin üzerinde mi büyüme eğiliminde, potansiyelinin altında mı? Raporlarda derler ki: “Merkez Bankası uyarılarda bulunuyor, potansiyelinin üzerinde büyüyor ve çıktı fazlası var”. Bizler de bunu başka bir şekilde ifade ediyorduk. Özellikle Kredi Garanti Fonu’ndan verilen kredilerin ekonomiyi aşırı ısındırdığını, hormonlu bir büyüme yarattığını ve bunun olumsuz sonuçları olacağını söylüyorduk. Merkez Bankası’nın rakamlarında da bu tekrar görülüyor. Hatta bir önceki rapora göre, ikinci çeyrekte çıktı fazlasının tahmin edilenden de daha fazla olduğunu söylüyor. Ama burada bizim için önemli olan nokta şu; üçüncü çeyrek için çok ciddi bir çıktı açığından bahsediyor. Yani ekonominin potansiyelinin altında büyüme eğilimine girdiğini söylüyor. Bunun da anlamı, ekonomimizin duraklama, hatta giderek daralma yönünde yol aldığı. 

Stagflasyon tartışması da, enflasyonla küçülmenin, işsizliğin artışının aynı anda gözlenmesi durumu. Merkez Bankası’nın yaptığı tahmin, 2019 yılına ilişkin Tüketici Fiyatları öngörüsü % 23,5. Dünyanın her yerinde % 10’un üzerindeki enflasyon yüksek sayılır. % 23,5 haydi haydi çok yüksek bir enflasyon. Yani özetle, Merkez Bankası’nın Dördüncü Enflasyon Raporu’nda, Türkiye ekonomisinin durgunluk için enflasyona doğru sürüklendiği açık biçimde ifade edilmiş oluyor.

Peki. Washington’un izniyle stüdyoya dönelim. Erkin Bey’le bir kısa değerlendirme yapalım. Verilere hâkimsiniz. Ben bir sıralayayım: Dolar bugün akşamüstü kapanış itibariyle 5,52 ve Euro 6,30. Gösterge faizi % 24,24. Türkiye’nin risk birimi 388 puan civarında. Eylülde enflasyon TÜFE’de % 24,5’tu. Merkez Bankası’nın açıklamasına göre, yıl sonu tahminî enflasyonu % 23,5. Merkez Bankası’nın yaptığı beklenti anketine göre iş dünyasının yıl sonu TÜFE tahmini % 24,2. Ama Yeni Ekonomi Programı’na göre yıl sonu TÜFE % 20,5 olacak. Bu farklar nasıl değerlendirilmeli? 

Bir başka şey, İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye İmalat Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) Ekim’de 44,3 düzeyinde gerçekleşti. Bu nasıl anlamlandırılmalı? Yani bize şu ânın bir röntgenini çekip hastalığımızı söyler misiniz?

Şahinöz: Türkiye çok ciddi bir kur şoku yaşadı. Şubat ayında 3,70’lerde olan dolar kuru 6,80’lere kadar, hatta Londra’daki işlemleri de göz önüne alırsak 7,20’lere kadar yükseldi. O zamanlar biz şunu söylüyorduk: Kur 4’ün üzerine çıkarsa vay Türkiye’nin haline. 4’ün üzerine çıkmasından çok tedirgindik. Bugün kur 5,50’ye geriledi diye adeta basında zil takıp oynanmadığı kaldı. 

Hayri Hocam çok güzel değindi, çok basit bir hesap: O zaman 217 milyar dolar net döviz borcu 3,70’den alınıp ödeniyordu veya 3,70’den TL’ye dönüp bilançoda muhasebeleşiyordu. Bugün 5,50’den. Aradaki farka baktığımız zaman, firmalar 400 milyar TL civarında kur farkı zararı yazmışlar. Bu sadece kur farkı zararları. 

Onun dışında, faiz oranlarında bugün ticarî kredi çekmek isteyen firmalar % 40’ın üzerinde faiz oranlarıyla borçlanıyorlar. Bu oranlar 20’li düzeylerdeydi. Faiz şoku binmiş sırtlarına. Bugün geçmişte 3-4 ay önce 100 satan ya da 100 lira ciro üreten firma bugün 60-70 lira ciro üretebiliyor. Neden? Çünkü ekonomide piyasada müthiş bir likidite sıkışıklığı var. Bir de firmaların enerji maliyeti artmış. Yurtdışından ithal ettiği maliyetler artmış. Hem girdi fiyatları yükselmiş, hem dönüp sattıklarında daha az ekonomik aktivite, daha yavaş ekonomik aktiviteleri nedeniyle satamıyorlar. Ne olacak? Bu firmalar ne yapacaklar? Bu firmalar, şu an fırsatını bulan konkordatoya gidiyor. Bir kısmı iyi niyetli. Bir kısmı önden şirketin içini boşaltıyor, o da konkordatoya gidiyor. Dikkat ederseniz, konkordatolar Türkiye’nin en güçlü olduğu sektörlere sıçradı. Turizm sektörü bunun başında. Bütün tedarik zincirinin merkezindeki lojistik sektörü bunun kapsamında. Dolayısıyla bir konkordato demek beş konkordato demek. Neden? Ben ödemiyorsam benim alacaklım da zora düşecek demektir. Dolayısıyla ekonomide bir domino etkisi başladı. Bu kurun 5,50’ye gerilemesiyle… 5,50’de bile matematik ortada. Tekrar altını çiziyorum: Firmalarımızın dört yılda yaptıkları kârı, FAVÖK dediğimiz Faiz Amortisman Vergi Öncesi  Kârı, 5-6 ayda adeta götürdü. Ne yapacaklar? Maliyetlerini kısacaklar, personel giderlerini azaltacaklar, yani işten çıkarmalar başlayacak. Biz daha krizin kur bacağını, finansal piyasa bacağını yaşadık. Şimdi dalga dalga gelen bir reel taraf hâdisesiyle karşı karşıya kalacağız. 

Üstelik, biz şimdi Londra yatırımcısını sakinleştirmek için bir Yeni Ekonomi Programı açıkladık. Bu Yeni Ekonomi Programı’nın enflasyon tarafı kadük oldu. Londra’ya “Biz kemer sıkacağız” dedik. Devlette kaynak yok, ama kemer sıkarak bu süreci atlatmaya çalışacağız. Yani vergi artıracağız, yani harcamalarımızı azaltacağız. Orada “Vergi artıracağız” dedik. Döndük, dün otomotiv tarafında, beyaz eşya ve mobilya tarafında vergi indirimine gittik. Şimdi Londra zaten söylenenlerin uygulanmamasından ve altının boş olmasından şikâyetçiydi. Biz bir kez daha onlara fırsat sunmuş olduk. 

Yeni Ekonomi Programı’nda Türkiye ekonomisinin önümüzdeki yıl yavaşlayacağı söyleniyordu. Bakın, “daralma” demedim, “yavaşlayacağı” sadece. Hatta buna “dengelenme” ismi verildi. Ama bizim elimizdeki en güvenilir öncü göstergeler. Bir: TÜİK’in açıkladığı ekonomik güven endeksi, 2009 Krizi’nde görülmüş düzeye çok yakın. Yani 2009’daki kadar aktörler arasında ekonomimizde güven bunalımı olduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi, benim çok önemsediğim, İstanbul Sanayi Odası’nın sponsorluğuyla PMI şirketi tarafından bütün dünya ülkelerinde hazırlanan PMI endeksinin Ekim değerinde bugün gördük. Nisan ayında 50’nin altına inmişti, 50’nin altı Türkiye’nin daraldığına işaret eder. Son iki aydır, 45’in de altında. Bırakın Türkiye’nin daralmasını, Türkiye ekonomisinin 3. çeyrekte ve 4. çeyreğe girdiğimiz bu günlerde sert daraldığını gösteriyor. Bunun adı dengelenme, stagnasyon, durgunluk değil. Bunun adı az küçülme değil, bunun adı çok küçülme. Çok küçülmeyle, Türkiye’nin standartlarına göre çok yüksek bir enflasyon bir arada. Hem daralıyoruz hem yüksek enflasyon. Bunun adı stagnasyon da değil. Bunun adı bildiğimiz “slumpflasyon”. Hem daralma hem enflasyon bir arada. 

Aslında dün Sayın Albayrak da bir anlamda kabul etmiş oldu vergi indirimine giderek. Neden? Otomotiv satışları elimizdeki en son verilere göre yıllık bazda % 50 düşmüş. 100 satan sektör, 50 satıyor. Adeta kâğıttan kule gibi üzerimize geliyor. Öbür tarafta da konut sektörünün üçte birini oluşturan ipotekli konut satışları Ağustos ve Eylül aylarında % 70’e yakın düştü üst üste. 100 satanlar şimdi 30 satıyorlar. İnşaatçıların malzeme maliyetleri % 32 yukarıya gitmiş. Ya inşaat sektörü bunları ödeyemezse? 

Bankacılık sektörü? Biz bakıyoruz bankacılık sektörünün sorunlu kredilerine, –oh ne güzel!– yüzde 3,20’ler, 3,50’ler, yani sorun yok. Her açtıkları 100 kredinin 3,2’i sorunlu. Ama gerçek öyle değil ki. 50 tane düzenlemeyle, problemli kredilerin sorunlu kredi olarak tanınmasını zorlaştırıcı düzenlemeler getirdik. O yüzden bütün bu veriler aslında tabloyu olduğundan çok çok iyi gösteriyor. O yüzden bugün bizim ekonomik krizde dolar kuru 5,50’ye geriledi diye sevinme şansımız yok. Biz eğer buna sevinir ve önlemler konusunda savsaklarsak, o zaman V Krizi olarak atlatabileceğimiz bir ekonomik daralmayı U’ya, yani çok uzun süren bir daralma sürecine dönüştürebiliriz.

Peki. “Ne yapmalı?”yı biraz sonra konuşacağız. Abdullah Bey’e dönelim. Merak ettiğim bir şey var, önce onu sormak istiyorum size: Bu Washington meselesini soracağım da, siz bir zamanlar İMKB Başkan Yardımcısı’ydınız. Kendi profesyonel hayatınızda, geriye dönüp baktığınızda bugün yaşanan tabloyu geçmişte gördüğünüz bir zaman var mıydı? Bir karşılaştırma yapma imkânınız var mı?

Akyüz: Türkiye için bu krizler çok nadir rastlanan şeyler değil. Türkiye çeşitli ekonomik krizleri çeşitli zamanlarda yaşadı. Ama bu krizin bence farklılık arz eden iki cephesi var. Bir tanesi, bu krizin göbeğinde şirketler kesiminin olması. Bugüne kadar Türkiye böyle bir kriz yaşamadı. Ya kamu kesiminde sorun vardı. 2001’de bankacılık kesiminde ağırlıkla sorun vardı. Bu sefer krizin merkezinde şirketler var. Çok daha yaygın bir kitle var. Tabii ki bu dolaylı olarak bu şirketler üzerinden bankaları da etkiliyor. 

İkinci boyutu da, bence ekonomi politikalarında hatada hiç bu kadar ısrar edilmedi. Bu krizle baş etme anlamında atılan adımlarda, adeta piyasalarla, ekonominin gerekleriyle, ekonomi teorisiyle ters düşen adımların ısrarla atıldığını görüyoruz. Bu da bence işin bir başka boyutu. Politikacılarda her zaman bazı adımları geciktirme yönünde hareketler görülürdü, ama hiçbir zaman bu kadar uzun, yanlış politikalarda ısrar edilmedi. Bence bu iki noktada farklılık var. O farklılık da zaten arada yaşanan bazı olumlu adımları… Benden önceki iki konuşmacı da özellikle dolar kuru üzerindeki gerileme üzerinden hükümetin “Kriz bitti, düze çıktık” yönünde bir açıklama yaptıklarını söylediler. Katılıyorum, esas olarak onu kullanıyorlar. Ama kendi bilgi ve tecrübeme dayanarak, ben maalesef şunu görüyorum: Daha krizin başındayız. Daha önceki sorduğunuz soruya da bu anlamda cevap vermiş olayım. Krizi bitiriyor değiliz, maalesef krizin başındayız. Muhtemelen önümüzdeki yerel seçimler nedeniyle hükümet cephesi bunu hafif geçirttirme, birtakım mesajlarla kamuoyunun gazını alma, birtakım adımları abartarak olumlu imaj verme gibi eğilimi var. Fakat bunlar arttıkça ve çok çeşitli alanlara yayıldıkça, bende şöyle bir korku oluşmaya başladı: Acaba bu hükümet seçimden sonra doğru politikaları izlemekte başarılı olabilecek mi? Bir de öyle bir sorunumuz var. Yani şu anda sanki politik amaçlarla birtakım doğru adımların atılması… çünkü doğru adımların atılması demek, daraltıcı politikaların izlenmesi demek. Çünkü Türk ekonomisinin bu krizden çıkabilmek için şu anda daralmaya ihtiyacı var. Bunun politik bedeli var. Hükümet bu bedeli ödemek istemiyor. Fakat o kadar çok yanlış yapıldı ki ve bazı yanlışlarda o kadar ısrar ediliyor ki — ve bu, önceki AK Parti hükümetlerinde görmediğimiz bir şey. Belki bu hükümet özelinde bu kriz çok başarısız yönetilen bir kriz. Ama gerçekten Mart sonrası önemli de, acaba doğru politikalar gelecek mi? Bu sıkıntılı, gelgitli dönemi yaşamaya devam mı edeceğiz? Böylece bu krizin hem süresini uzatıp hem de maliyetini artıracak mıyız diye endişeye kapılıyorum.

Peki, ikinci soru: Yayın öncesinde de konuşmuştuk, hatta ben fark etmemiştim, Hayri Hoca bir konuya da dikkat çekti. Neydi o? Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak Meclis’te 2019 yılı bütçe teklifinin tümü üzerine konuşurken şöyle bir cümle kuruyor: “Ekonomideki dalgalanmalar yabancı bir ülkenin başkentinde planlandı. 10 Ağustos planını yapanlar duvara tosladı. 12 Eylül’de bile olmayan bir saldırıyla karşılaştık. Kur, faiz ve enflasyon atağına rağmen, Türkiye bu süreci geride bıraktı. Türkiye, Ekim ayından itibaren normalleşme sürecine girdi”. Bu açıklamayı, yaniekonomideki dalgalanmaların yabancı bir ülkenin başkentinde planlandığı açıklamasını, bu hükümeti, bu siyasî iktidarı destekleyen medya görmedi. Bu hükümet ya da herhangi bir başka hükümet için ne derece sarılınabilecek bir argümandır bu? Burada sözü edilen, büyük ihtimalle Washington. Amerika Birleşik Devletleri, Washington, Amerikan hükümeti istediği zaman Türkiye’de böyle bir ekonomik dalgalanma yaratabilir mi? Türk ekonomisini batırabilir mi? Türk hükümetini tehdit edebilir mi? Var mı böyle bir şey, olmuş mudur? Bundan sonra gene olur mu?

Akyüz: Tabii bu komplo sorusuna cevap vermek çok zor. Bu düşünceler Türkiye’de çok fazla. Özellikle siyasetçiler tarafından kendilerini zora sokan birtakım durumlar karşısında gündeme getirilen bir şey. Bu aslında Türkiye ile sınırlı da değil. Dünyanın birçok ülkesinde, özellikle gelişmekte olan ülkelerde birtakım yöneticilerin zaman zaman bunu bir özür veya bir çıkış olarak kullandıklarını görüyoruz. Ama ben şahsen burada bu açıklamanın iki şekilde yapılmış olabileceğini düşünüyorum. Bir: Siyasî amaçla. Tamam buna bir şey demiyorum. Siyasî amaçla birçok şey yapılabiliyor. Fakat böyle bir samimi düşünce varsa, o zaman nasıl böyle bir düşünceye varmış olabilirler diye düşünüyorum. Galiba şöyle bir mantık var: “Biz bu ekonomiyi epeydir böyle götürüyorduk. Dışarıdan para geliyordu, biz de bu parayı harcıyorduk. O paralar tekrar tekrar geliyordu. İnsanlar para kazanıyordu. Biz de burada binalar, yollar yapıyorduk. Gayet güzel gidiyordu. Ekonomide bir canlılık vardı. Her şey aynıyken birden bu kesildi. Dolayısıyla bu işte bir komplo olmalı. Niye durup dururken kestiler bunu?” Şimdi sanıyorum böyle bir mantık var, eğer samimilerse. Eğer böyle bir mantık varsa da bu mantığın en temel varsayımı son derece yanlış. Yani hiçbir şey değişmemişken niye birdenbire bu oldu? Çünkü son 4-5 yıldır aşamalı olarak değişen bir dünya var. Hem içsel faktörler, hem dışsal faktörler var değişen. Dışsal faktör ne? Esas olarak tüm dünyadaki likiditenin azalması. Bu olay 2013’ün Mayıs’ında Ben Bernanke’nin yaptığı açıklamayla başladı. Ama o kadar yumuşak başladı, o kadar haber vererek başladı ki, kimse için sürpriz olmamalıydı. 

İçerideyse bardağı dolduran ve bu sene taşmasına yol açan hangi gelişmeleri yaşadık? Bir tanesi, borçlanmanın birikimli olarak giderek artması ve aynı şekilde verimsiz alanlarda Türkiye’de üretime, sanayileşmeye ve istihdama uzun süreli ve kalıcı olarak katkısı olmayan alanlarda –esas olarak inşaatta– kullanılmasına artarak devam edilmesi ve bunda en ufak bir kesilme olmaması. Ülke içinde siyasî riskler arttı. Parlamenter sistemden gitgide uzaklaştık. AK Parti içinde bir ekibin yönetiminden uzaklaştık. Bir kişinin yönetimine geçildi. Bunların yarattığı riskler ortaya çıkmaya başladı. Ekonomi yönetimine duyulan güven anlamında riskler arttı. Eskiden ekonominin emin ellerde olduğu düşünülüyordu. AK Parti yönetiminde çeşitli bakanların, hem Ali Babacan’ın, hem daha sonra Mehmet Şimşek’in, özellikle yabancı piyasalar açısından büyük ölçüde ekonominin gerçeklerinin ve kurallarının farkında olan insanlar olarak algılandığını biliyoruz. Oysa burada bir damadın bu kadar etkili ve önemli bir pozisyona getirilmesinin de getirdiği, daha sonra yapılan politika hatalarının da getirdiği bir algılama bozulması oldu. 

Bir de bütün bunların yanı sıra Batı ile olan ilişkilerimizdeki gerginleşme. Batı bu anlamda burada neden önemli? Çünkü portföy yatırımı ve banka kredileri anlamında Türkiye’ye gelen fonların % 90’ı Batı’dan geliyor. Şunu da biliyoruz ki doğrudan yatırımlarda da zaten ABD ve AB % 80’e yakın yatırımla başı çekiyor. Dolayısıyla dünyada ve Türkiye’de bu değişimler olurken sanki hiçbir şey olmuyordu da, “Neden böyle oldu? Böyle olduysa birileri bir yerde düğmeye bastı” türü bir açıklamaya varmak son derece yanlış. Çünkü göz göre göre, adım adım bu noktaya geldik ve maalesef yapılan politika hatalarıyla da bunu pekiştirdik. 

Ayrıca, Amerika özelinde bakarsak, burada Trump’ın Türkiye’ye yönelik çelik ve alüminyum  tarifelerini iki katına çıkarmasının yarattığı bir etki oldu. Zaten o köpük, bir anlamda dövizin tekrar biraz düşmesinde, sonradan Brunson’ın bırakılmasıyla o krizin atlatılmasıyla gerçekleşti. Samimi bir şekilde “Bu krizi bunlar yarattı” diye bakıyorsak, son bir ayda üç büyük bankamızın her biri 1 milyarı aşan sendikasyon kredisi yenilediler. Ve hepsi de aşağı yukarı daha önceki ödeme tutarlarının üzerinde bir miktarla yenilediler. Bunlara baktığınız zaman Avrupalı ve Amerikalı bankaların başrolü oynadıklarını görüyoruz. Hatta Yapı Kredi sendikasyonunun lideri, bir Amerikan kuruluşu olan Merrill Lynch mesela. Dolayısıyla her sendikasyonda 20-30 tane banka var ve bunların çoğunluğu Batılı bankalar. Yani Batı bir yandan batırıyor, bir yandan da kurtarmaya mı çalışıyor? Burada belki de bu gazetelerin bu konuyu yazmaması isabetli olmuş gerçekten. İç politik amaçlarla kullanılan bazı argümanların abartılması ve aşırıya kaçırılmasının, Türkiye’nin zaten sorunlu olan Batı ile ilişkilerini daha da sorunlu bir noktaya getirmekten başka bir işe yarayacağını düşünmüyorum. 

Pekâlâ. Şimdi bir veri daha takdim edeyim: Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası bugün bir açıklamada bulundu. Banka, daha önce Mayıs ayında % 4,2 olarak belirlediği Türkiye’nin 2019 büyüme tahminini % 1’e indirmiş. Bu yıl için de % 4,4 olarak açıkladığı büyüme tahminini ise yılın ikinci yarısında başlayan yavaşlama nedeniyle % 3,6’ya düşürdüğünü duyurmuş. Bunu bir kenara koyalım. 

Ankara Sanayi Odası Başkanı’nın konuşmasından bir bölümü daha takdim edeyim: Başkan Nurettin Özdebir diyor ki:Türkiye yıllarca kısa vadeli sermaye yatırımlarıyla Türk Lirası’nı değerli hale getirdi. Gelen bu para ekonomide sanal bir zenginlik yarattı. Gelen sermaye, katmadeğeri olmayan alanlarda kullanıldı. Bu da kaçınılmaz sonu getirdi”. Bunu Ankara Sanayi Odası’nın başkanı söylüyor. Şimdi hocam, bu iki veriyi dikkate alırsınız almazsınız, ama soru şu: Bu kriz bizim sıradan hayatımızı nasıl etkileyecek? Ne söyleyebilirsiniz? İki: Buradan çıkmak için kısa ve orta vadede ekonomik veya politik olarak ne yapılmalı?

Kozanoğu: Şimdi şöyle: Türkiye’nin dinamiklerinden ve daha önce yaşanan krizlerden çıkartabildiklerimiz — bir de burada tehlikeli bir eğilime dikkat çekmek istiyorum; çünkü ben hükümetin ekonomi politikalarını Birgün gazetesindeki köşemde de, diğer zeminlerde de eleştiren biriyim. Ama şöyle bir hataya da düşüldüğü kanaatindeyim: Hatırlayalım, dünyada 2008-2009 küresel finansal krizi yaşanırken, bu dönemde özellikle hane halklarının ve şirketlerin borçlulukları belirleyici olmuştu. Onlar krizi nasıl aştılar? Harcamalarını artırarak ve vergi gelirlerini kısarak. Yani Türkiye’de IMF’nin de geçmişte önerdiği kemer sıkma politikalarının doğru bir reçete olmadığı kanaatindeyim. Çünkü zaman zaman yorumcular da şunu diyorlar: “Ne demek asgari ücret? Tabii ki asgari ücret fazla artmayacak. Ücretinizin artmamasına razı olacaksınız. Tabii İşsizlik Fonu’ndan kullanılacak. Bu zor durumda kıdem tazminatı hakkınızı nasıl talep edersiniz?’’ Ben özellikle emeğiyle geçinen, sade insanlar cephesinden bakan bir insan olarak bu tip önerilere çok itibar edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle 2001 Krizi’nde, işten çıkarmaların yanı sıra ücretlerin eksik ödenmesi, ücretlerin geç ödenmesi, işten çıkartılanların yerine başkalarının uzun saatler çalıştırılması gibi pratikler var. Bu pratiklerin kuzu kuzu kabul edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. 

“Onlarla biz aynı durumda mıyız? Şu anda aynı bütçe politikalarını izleyebilir miyiz?” diye sorulabilir. Ankara Sanayi Odası Başkanı’nın açıklamalarında da bunun izleri var. Tamamen uluslararası finans piyasalarına bağımlı bir hale gelinmesi, bu tip politikaların izlenmesini de zorlaştırıyor. Çünkü finans kapitalin gücüne mazhar olmadığınız takdirde bu işi devam ettirme şansınız yok. Çünkü içinde bulunulan kritik durumu, yine Merkez Bankası’nın dün açıkladığı 4. Enflasyon Raporu’ndan izleyebiliyoruz. O raporda şu değerlendirme yapılıyor: Kamunun dış borçlarının çevrilme oranı % 43. Yani her 100 liralık vadesi gelen borcun ancak 43 lirasını tekrar yenileyip, 57 lirasını net borç olarak ödeme durumunda kalıyoruz. Büyüme sıkıntısı yaşayan bir ekonomi için çok çok ciddi bir handikap. 

Bir de, Abdullah Bey ticarî bankaların sendikasyon kredilerinden bahsetti. Ondan daha önce, Hazine’nin bir Eurobond satışı oldu. 5 yıl vadeli bir Eurobond’u % 7,5 maliyetle satabildi. Benzer vadedeki hazine bonolarının faizinin % 3 olduğunu düşünürsek, 4,5 puanlık bir prim. 5 yılda % 22,5’luk bir prim verdi. O bakımdan ben önerdiğim politikaların bu konjonktürde uygulanmasını, Türkiye’nin getirilmiş olduğu durum nedeniyle kolay olmadığını bir taraftan biliyorum. Ama diğer yandan da şunu söyleme ihtiyacını da hissediyorum: Ekonominin daraldığı bir dönemde, yani hem bireylerin, hane halklarının harcama eğilimlerinin hız kestiği, hem de şirketlerin bırakınız yatırım yapmayı, Erkin Bey’in de ifade ettiği gibi işletme sermayesini yenileme, nakit akışlarını düzenleme kapasitesinin sınırlandığı bir dönemde kamunun devreye girmesi gerekir. 

2008-2009 Krizi’nde yapılan araştırmalar şunu göstermişti: Örnek ülkeler arasında Türkiye’nin de bulunduğunu hatırlıyorum. Rakamları vermeyeceğim ama genel hatlarıyla anlamını da açıklayacağım: Kamunun yaptığı her 1 liralık veya 1 dolarlık harcamanın, 1’in üzerinde bir çarpan etkisi olduğunu, yani büyümeyi 1’in üzerinde hızlandırdığını… Diğer taraftan vergilerin eksik alınmasının, yani şirketlere daha az vergi alarak bir teşvik verilmesinin çarpan etkisinin ise 1’in altında olduğunu gösterdi. Yani buradan ne sonuç çıkartabiliriz? Siz, emeklilere, çalışanların eline para verdiğiniz zaman durgunluğu aşma şansınız daha fazla olur. Bunun günlük hayattaki açıklaması da şudur: Dar gelirli bir insan, özellikle günlük hayatta en çok konuşulan konu insanların markete gittikleri zaman, daha evvel aldıkları ürünleri aynı parayla o sepeti dolduramamaları, temel ihtiyaçlarında geri düşmeleri. Şimdi bu insanların eline gelir verdiğiniz zaman bunları hemen harcamaya dönüştürürler. Bakkalda harcananı bakkal manavda harcar, manav berbere gider, ekonominin geneline bir hareket gelir. Şirketlere yönelik vergi indirimleri aynı etkiyi yaratmaz; çünkü şirketler bunu yatırıma dönüştürmezler. İşletme sermayesini, nakit akışlarını düzenlemekte çok sıkışmışlarsa, o öyle bir rahatlık sağlayabilir.

“Dün Berat Albayrak’ın aldığı önlemleri bu çerçevede mi değerlendiriyorsunuz?” diye sorabilirsiniz. Bir kere madem siz uluslararası piyasalara muhtaçsınız, madem güven vermek zorundasınız –bu iç kamuoyu için de geçerli–, daha evvel yaptığınız açıklamalara ters düşen bir uygulamayı niye başlatıyorsunuz? Diyelim ki başlattınız, niye iki aylık bir döneme sıkıştırıyorsunuz? Benim ilk aklıma gelen şu oluyor: 2018 yılını kapatırken, özellikle otomotiv, beyaz eşya ve mobilya gibi sektörlere, sınırlı da olsa bir hareket getirecek. İkincisi de, siz vergi hakkınızdan kısa bir süre vazgeçseniz bile, enflasyonu indirince 2018 enflasyonunu bağlarken bunu sun’î bir şekilde aşağı çekecek bir etki yaratacak. Siz emeklilere ve kamu çalışanlarına ücret artışı öngörürken bu rakamları kullanacaksınız. Ama bunun sonucu ne olacak? 2019’u kaybetmek pahasına, belki seçime kadar durumu idare edip sonra daha şiddetli bir kriz rüzgârıyla karşılaşmak pahasına yapılan geçici bir uygulama. O açıdan da bir inandırıcılığının olmadığını düşünüyorum. 

Belki bir daha söz gelir mi bilmiyorum ama kısaca özetleyeyim: Bizim bu krizi aşama aşama yaşayacağımızı, kötünün geride kalmadığını, insanların da, tek tek yurttaşların da bulundukları yerde, bulundukları işyerinde olsun, sektörde olsun –kamu sendikalarına üye olan, kamuda çalışanlar adına pazarlıklar sürdürülür oldu– “Madem ekonominin durumu kötüye gidiyor, ben de fedakârlık etmeliyim’’ diye değil, insanların haklarını aramalarıyla, krizden daha az zarar görmeleriyle, hem de demin söylediğim sade ve düşük gelirli yurttaşların ellerine geçen geliri kısa sürede harcamaya ve talebe dönüştürmeleri nedeniyle makroekonomiye de katkıda bulunacağını düşünüyorum. Bu tip, “Hepimiz aynı gemideyiz, hepimiz fedakârlık etmeliyiz” tarzı değerlendirmelere ben çok itibar etmemeleri gerektiği kanaatindeyim.

Şimdi siz söyleyince hatırladım ve tekrar baktım. Sizler de hatırlayacaksınız: 2008-2009 Krizi sırasında önce Odalar Birliği, “Kriz varsa çare de var” diye bir kampanya başlatmıştı. Sonra Türkiye Reklam Konseyi –ki o zaman başkanı Aydın Doğan’ın damadı Mehmet Ali Yalçındağ idi “Alın Verin, Ekonomiye Can Verin” diye bir kampanya başlatmıştı. Yani 10 yıl önce, ekonomik krizi aşmak için harcama yapmak gerektiği önerilmişti. O zaman çok iyi hatırlıyorum, ardına da şu tartışma eklenmişti: Alıp vereceğiz de, para var mı? Sen para ver, ben de alıp vereyim, alışveriş yapayım, döndürelim denmişti. 

Kozanoğlu: Evet, haklısınız. Arkadaşların zamanını almak istemiyorum ama benim söylediğim de az farkla budur. “Madem elinizde para var, bunu bir an önce harcamaya dönüştürün” deniliyordu. Ben de diyorum ki: Yurttaşların eline biraz daha fazla para verelim. Yani “Yarın bir gün işsiz kalırım, tencereyi kaynatamaz duruma gelirim” diye bir köşede bulundurdukları parayı bir an önce arabaya, televizyona, mobilyaya harcamalarını talep etmeyelim, onlara ek para verelim ve harcamalarını o şekilde sağlayalım. Siz haklısınız, o öneri biraz benziyor; ama işleyiş mekanizmasında bence bir farklılık var. Siz en azından bu dönemde kamu çalışanlarının ücretlerini enflasyon kadar artırın, ondan sonra harcamalarını bekleyin. İnsanlara durduk yerde “Daha fazla harcayın” dediğiniz zaman, yarın insanlar aynı ürünleri alamaz duruma düştüğünde sorumlusu olmayalım.

Bugünün sloganı da belki güzel Türkçemizin özlü sözlerinden biri olabilir: “Az veren candan, çok veren maldan” diyebiliriz. Dolayısıyla, çok kazananın malından çok vermesi belki ekonominin çarklarının dönmesi için çarelerden biri olabilir. Stüdyonun izniyle Washington’la, Abdullah Bey’le devam edelim. Aynı soru, ne yapmalı?

Akyüz: Ne yapmalı? Bir kere, bunun artık kısa vadeli, günü idare etme ve Türkiye’nin sadece önümüzdeki 3-5 ayını kurtararak, ekonomi çok daralmadan, insanlar bunalmadan, işsizlik artmadan, firmalar kapanmadan seçime girme telaşıyla birbirini adeta yadsıyan adımlar atmak yerine –ki Erkin Bey az önce bu vergi indirimleri konusuna değindi. “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?” dedirten adımlar atıyoruz–, gerçekten şu anda atılması gereken adımlar belli. Bunlar pek tabii bu programlarda da çok konuşuldu. Ben şunu söylemek ve vurgulamak istiyorum: Türkiye ekonomisinin, kısa vadeli değil, uzun vadeli olarak menfaati ve dengeleri gözetilerek bugünden bu adımlar atılmaya başlanmalı ve bu net adımlar olmalı. Bu adımların sonucunda tabii ki birtakım firmalar batacak. Yanlış yatırımlar yapanların ekonomiden ve iş dünyasından çıkmaları gerekecek, buna izin vermek gerekiyor. Başka türlü olmuyor. Acı olmadan tedavi olmuyor. Çünkü hastalık çok ilerlemiş durumda. Artık bir aspirin tedavisiyle geçiştirilemeyecek durumda. Biz bunu uzattığımız ölçüde bu tedavinin acısı, masrafı, süresi artacak ve etkilenen kitle genişleyecek. Ama ben bu tür bir düşüncenin hâlâ çok uzağında olduğumuzu görüyorum. Çünkü bu yönetim, izlenen genişlemeci ekonomi politikalarının politik sonuçlarını gördü. Büyük ölçüde de geçmişte, son 5-6 senedir kazanılan seçimlerin, bu genişlemeci politikaların sonucunda olduğu adeta kendileri tarafından görüldü. Bundan kesinlikle ödün vermek istemiyorlar ve ısrar ediyorlar. O nedenle de çok umutlu değilim. Bu maalesef böyle gidecek. Mart sonrasında bile bunun değişeceğine dair umutlarım da gitgide azalıyor.

Peki, devam edelim. Erkin Bey, sizin çokça kullandığınız bir cümle var. Biliyorum size dolar kurunu ve faizi soruyorlar, özellikle kur sorulduğunda, “Her tercih bir vazgeçiştir” diyorsunuz. Eğer her tercih bir vazgeçiş ise, şu anda Türkiye’de siyasî iktidar neyi tercih ediyor, neden vazgeçiyor? “Ne yapmalı?” sorusuna cevap verirken, neyi tercih etmeliyiz? Dolayısıyla nelerden vazgeçmiş olacağız? Sizin değerlendirmeniz nedir?

Şahinöz: Londra şu güveni kaybetti: Hocama katılıyorum. Londra camiasının, ilk başta Türkiye’de ekonominin güvenilir ellere emanet edildiği algısı vardı. Türkiye’ye aslında kur açısından çok belirgin bir etki yaratan Londra camiası üzerinde böyle bir algı vardı. Ben halen Sayın Albayrak’ın bunu koruma, son dönemde olumsuza dönen bu algıyı iyileştirme şansı olabileceğini düşünüyorum. Ama bunun için çok somut adımlar atmamız lazım. Söylemlerimizin artık güçlü olması yetmiyor. Bunun altının dolduğunu görmemiz lazım. 

Şimdi biz ne yapıyoruz? Biz dedik ki: “Enflasyon yükseldi, üreticiler fiyatlarını % 10 indirsin”. Buna “Enflasyonla Topyekûn Mücadele Programı” dedik. İsmi çok güzel. Zarf güzel, ama ya mazruf? Ne var altta? Polisiye tedbirler var, stokçuluk yapanların peşinden gidilecek. Bir web sitesi kuruldu, % 10 indirenler oraya gitsin… Biz ne beklerdik? Acaba devlet gıda fiyatlarının kalıcı olarak düşmesini sağlayacak bir soğuk zincir yatırımını sübvanse edecek mi? Yani katkı sağlayacak mı, teşvik edecek mi? Biz bunları beklerken çok palyatif çözümler gördük. Bu bir. 

İkincisi, Türkiye’de kaynak problemi var. Bankaların topladıkları mevduat 100, sattıkları kredi 140 TL’nin üzerinde. Yani topladığı mevduattan daha fazla para satıyor. Bu kaynak problemi değil midir? Kaynak problemini nasıl çözebiliriz? Bu konuda somut adımlar atabilecek miyiz mesela? Bunu koyalım bir kenara. Onu yapmak yerine biz diyoruz ki: “İşsizlik Fonu’ndan kamu bankalarına para aktaralım”. Kamu bankaları ne yapıyor? Bir tane ihraç yapıyor, finansal araç ihraç ediyor. Karşılığında İşsizlik Fonu’ndan bu tarafa para geliyor. Şöyle bir önlemlere bakalım: Devlet vergi indirdi. Para kimden kime geçiyor? Devletten tüketiciye. İşsizlik Fonu’ndan kamu bankalarına para aktarıyoruz. Kimden kime geçiyor? İşsizlik Fonu’ndan kamu bankalarına. Üreticilere fiyatları % 10 indir diyoruz, üreticiden tüketiciye geçiyor. Yani Ali’den Veli’ye… Bu, Türkiye’nin kaynak problemini çözmüyor. 

Türkiye’nin kaynak problemini çözecek şey, Hans’tan Veli’ye olmalı. Bizim, dışarıdan kaynak getirecek –ama bu illâki Londra’daki sıcak para şeklinde algılanmamalı– doğrudan yatırımı çekebileceğimiz soğuk para — ki bunun için büyük bir şansımız var. Çünkü 2008-2009 Krizi’nden beri –bunu hem borsalar için, hem de reel sektör için söylemek mümkün– bütün dünya borsaları rekor kırarken Türk borsası dolar bazında çok geride kaldı. Türk varlıkları ucuz. Firmalara bakıyorsunuz hepsi yakın vadede nakit döngüsüyle mücadele ediyor. Dolayısıyla bugün yabancılar Türk firmalarını satın almaya kalksalar bu tip anlaşmaları çok ucuza kapatabilecekler. Türk varlıkları göreli olarak ve diğerlerine kıyasla çok ucuz. Bir-iki doğru ve güven verici hamleyle bizim aslında bu dalgayı tersine çevirme şansımız var. Ama şu âna kadar bunları yapmak için çok güçlü adımlar atmadık. 

Şunu da vurgulamakta yarar var: Devlet gitti 2 milyon dolar Eurobond ihracı yaptı. % 7-7,5 civarında, bir de bunun üzerine tabii komisyon gibi rakamları da koyduğumuz zaman, neredeyse 8’e varacak bir rakam, % 8 ile borçlandı. Halbuki biz çok daha düşük bir borçlanma maliyetiyle bu parayı IMF’den alabilirdik. Yanlış anlaşılmak istemiyorum, ben IMF sevici değilim. Hakikaten bu Batı kapitalizminin, düzeninin bekçisi IMF’yi savunduğum için değil. Ama IMF bir kredibilite getiriyor. O kredibilite de size ucuz kaynak sağlıyor. O ucuz kaynak ile Türkiye’de hem kuru dizginlemek mümkün olacak, hem de şu an büyümemiz için ihtiyaç duyduğumuz o finansmana erişim imkânı sağlayacak. Haliyle, ben 2019 yılında özellikle yerel seçimden sonra bir şekilde siyaseten uygun kılıf içine sokularak IMF desteği alma kararını vermek zorunda kalacağımızı düşünüyorum. Çünkü bu meseleler Türkiye ile bitmiyor. Yavaş yavaş dünyada da beklediğimiz kriz emareleri görülüyor. Bu artık sadece Donald Trump’ın İran’a getireceği ambargolar vs. değil. Seçimler var, İngiltere-AB boşanması var, İtalyan bankalarının ve İtalyan ekonomisinin durumu ortada. Her şeyi geçtim, Çin’de PMI verileri 50’nin bir tık üzerinde. 50’nin altına indiğinde nasıl bir finansal türbülans yarattığını biz geçmiş yıllarda deneyimledik. Dolayısıyla 2019-2020 öyle FED’in hoyratça faiz artırmak zorunda kalacağı yıllar olmayabilir. Bilâkis, FED’in yeniden faiz indirmek zorunda kalacağı bir döneme girebiliriz. FED’in faiz indirmesine sevinemeyiz ama. Çünkü bu, bir global ekonomik krizden kaynaklanmış olacak. Dolayısıyla Türkiye şu şartlar altında, böylesine kaynaksız, böylesine nakit problemi yaşadığı, yüksek oranda tahsilat problemi yaşadığı bir dönemde, bir de global krize yakalanırsa, işte o zaman o geçmiş krizlerde konuştuğumuz “Teğet geçti” diyebileceğimiz noktayı aşar.

Peki, son bir soru ve hemen kısaca son bir tur. Ondan sonra kapatalım. Bugün Türkiye’yi yöneten bu siyasî anlayış, 2001 Krizi’nin ardından siyasî iktidarı devraldı. 2008-2009 global krizini Türkiye ölçeğinde fena yönetmedi. Oradan kaynaklanan bir cüretle devam ederek, bugünkü ekonomik krizin içinde kendini buldu. Aslında sizler de, daha önce burada konuşan başka konuklar da, bu siyasî iktidarın dümen suyunda gitmeyen uzmanlar da, bu ekonomik krizin, sıkıntının, sorunun politik bedelleri olacağını söylüyorlar. Şimdi bizim önümüzde 2019 yılında Mart ayında başlayan bir yerel seçim de var. O zaman ne dersiniz? Krizle gelen bu siyasî anlayış, bu krizle gider mi? Bu krizin aşılması için bu siyasî anlayışın, bu siyasî kadronun değişmesi de çözüm yollarından biri midir? Ve sizin son sözünüz nedir? Hayri Bey’den başlayalım.

Kozanoğlu: 2008-2009 döneminde, yani Tayyip Erdoğan’ın “Kriz teğet geçti” dediği dönemi hatırlarsak, ben çok başarılı yönettikleri kanaatinde değilim. Ama koşulların daha uygun olduğu kanaatindeyim. Üç noktada toplayayım. Birincisi, hepimizin bildiği gibi, Batı’daki metropol ülkeler, krizin çaresini faizi indirmekte buldu. Türkiye o dönemde çok ucuza borçlanma şansına sahip oldu. İkincisi, buna bağlı olarak, o dönemde özellikle özel sektörün rakamlarına baktığımız zaman, özel sektörün borcu bu kadar yüksek değildi. O dönemdeki borçlanmadan, şimdi kımıldayamayacak hale geldik. Üçüncüsü de, dikkat edilirse Türkiye’de özelleştirme yoluyla stratejik nitelikteki bütün kuruluşlar, TÜPRAŞ, PETKİM, Ereğli Demir-Çelik vs. hepsi o dönemde satıldı. Yani evdeki mücevherleri o dönemde sattık. Şimdi cephanemiz kalmamış durumda. Bu bakımdan o dönemle çok ciddi bir şekilde farklılık var. 

Bunun siyasî faturasının ödenmesini isterim. Ama bu sadece bizlerin sorunları göstermemizle değil, insanlara umut verecek olan öznelerin ortaya çıkmasıyla mümkündür. Dünyanın başka coğrafyalarından da biliyoruz; kriz dönemlerinde Yunanistan’da gördüğümüz SYRIZA, İspanya’da PODEMOS, İngiltere’de Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi başkanı olması, Bernie Sanders gibi Amerika’da “sosyalizm” sözünü ifade etmekten çekinmeyen birinin neredeyse Demokrat Parti’nin başkanı olması, Portekiz’deki Sol Blok’un ciddi bir siyasî aktör haline gelmesi, şu andaki Sosyal Demokrat Parti’yi dışarıdan desteklemesi gibi örnekler yaşandı. Ama ne yazık ki en sonuncusunu bu hafta sonu Brezilya’da gördüğümüz gibi, çok daha tepkici, sağcı, ırkçı eğilimler de olabilir. Mesela, Macaristan’da Erdoğan tarafından ziyaret edilen Orban diye otoriter bir lider var. Onun hemen arkasından gelen ikinci muhalif, daha sağcı bir parti. Bunu söylememin nedeni, gerçekten insanlara hitap edebilecek, insanların günlük hayattaki sorunlarını çözebilecek ve insanların doğrudan hayatının özneleri olmalarına imkân tanıyan sonuçlar yaratmak lazım. Buradaki kastım, mesela yerel seçimlerde herkese cazip gelecek, şapkadan tavşan çıkaran adaylarla değil, insanların kendi yerellerinde bütün muhalif güçlerin bu yönetimin devamından değil de değişiminden yana olan insanların oturup kendi yerellerindeki adayları kendilerinin çıkarması, o çıkan adayların arkasında durması gerekiyor. Aksi takdirde insanlar, toplum çürümeye gider, kutuplaşma artar. Buradaki çok önemli bir nokta da şu: Hükümet zaman zaman –bunu bilinçli olarak yaptığını düşünüyorum– kökensel, etnik, mezhepsel, dinsel kutuplaştırmaları artırıyor; yurttaşlarımızın ekonomik eksende özellikle kendi yaşam standartlarını korumak, işlerine sahip çıkmak ekseninde mücadele etmelerini, tavır göstermelerini engelliyor. Hem muhalefetin bu konuda insanlara doğru yol göstermesi gerekiyor, hem de tek tek yurttaşlarımızın bu tuzağa düşmemesi önemli. 

Mesela Tekel Direnişi’ni hatırlayalım. Çok iyi bir örnekti. Çünkü orada muhafazakâr yaşam tarzına sahip olanlarla seküler yaşam tarzına sahip olanlar aynı talepte buluşmuşlardı. Bir de biz yıllardır şunu deriz: İşçiler üretimden gelen gücünü kullanmalı. Tekel’de üretimden gelen güç de kalmamıştı, fabrikalar kapatılmıştı. Buna rağmen insanlar ciddi bir muhalefet sergileyebildiler. Bu iyi örnekleri çoğaltmak gerektiğini, umudu var etmek gerektiğini düşünüyorum. Sadece “İşler, göstergeler kötüye gidiyor, bizim önümüz açılıyor” diye düşünmesin insanlar. 

Muhalefet partileri de bir kısım kapalı kapılar ardındaki görüşmelerle, “Kerameti kendinden menkul bir kısım adaylar çıkarttığımız takdirde bu denklemi değiştiririz” umuduna kapılmasınlar. Ciddi bir siyasî mücadele gerekiyor. Katılımcı süreçler gerekiyor. Bunun sonunda da tüm Türkiye için daha yaşanılır günler mümkün. Hatırlayalım, 2009’da nispî olarak başarılı çıktığını söylediğimiz dönemde de, AK Parti yerel seçimlerde çok ciddi oy yitirmişti.

Peki. Abdullah Bey?

Akyüz: Ben AK Parti’nin özellikle 2010’a kadar olan dönemde –buna 2008 Krizi de dahil– başarılı bir ekonomi yönetimi sergilediğini düşünüyorum. Zaten AK Parti’nin Türk siyasetindeki başarısı tartışılırken, sadece bugün izlediği kimlik politikası ve ideolojiyle değil, aynı zamanda da ekonomide gelir dağılımına dikkat eden ve küresel koşulların da elvermesi nedeniyle ekonominin genişlemeci, büyümeci bir patikada gitmesinin de çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. 

Şimdi adeta bunun tersini görmeye başlayacağımız bir döneme girdik. Yani bir yandan, tabii ki AK Parti daha da keskin bir şekilde bu kimlik politikasına ve toplumda bir anlamda polarizasyona ciddi bir şekilde devam ediyor. Ama artık o ilk dönemindeki ekonominin verdiği destek adeta tersine dönmüş durumda. Deminden beri bahsettiğim çaba, bu algıyı değiştirmeye yönelik. Ekonomide de, en azından seçime kadar olan dönemde, bunun seçmen tabanına minimum şekilde yansımasını sağlamaya çalışma çabası içinde. Bunların sonucunun nereye gideceğini görmek çok mümkün değil. Haziran’da geçtiğimiz seçimde de görmüştük — ki o zaman ekonomi bu kadar belirgin şekilde kriz patikasına girmemişti. Orada da belki amacına ulaştı, ama MHP ile yapılan ittifak sayesinde bu oldu. AK Parti oy kaybetti. 

Bir de, yerel seçimin, başta adayların kimlikleri olmak üzere, kendine özgü faktörleri var. Yerel seçimlerin başka özellikleri de var. Bunu kestirmek zor. Bir sürü siyasî faktör de var işin içinde. Ama ben yine de bu ekonomik durumdaki gidişatın AK Parti’nin oylarına negatif bir şekilde yansıyacağını düşünüyorum. Ne kadar negatif olur, bunun büyüklüğü ne olur, onu kestirebilmek mümkün değil.

Peki, son söz sizin Erkin Hocam.

Şahinöz: Evet, ben de aynı görüşteyim. Bunu 2009 Krizi’ndeki belediye seçimlerinde gördük. Geçen Haziran ayındaki seçimlerde gördük. Bir de şunu da biliyoruz: Sayın Bahçeli’nin yaptığı açıklamalardan sonra, belediye seçimlerinde bir Cumhur İttifakı anlayışı olmayacak. Haliyle de bu ekonomik krizin, özellikle de eve dokunmaya başladıktan sonra, yani işsizlik oranındaki artışın ortaya çıkmasıyla seçim sonuçlarına yansıyacağı kanaatindeyim. Ama bu şu açıdan çok kritik olacak, özellikle de İstanbul, Ankara ve diğer büyük şehirlerdeki seçim sonuçları, finansal piyasaların Mart’tan sonraki kaderini de belirleyeceği gerçeğini de göz önünde bulundurmak lazım.

Peki. Erkin Şahinöz, Abdullah Akyüz ve Hayri Kozanoğlu katıldığınız için çok teşekkür ederim. Efendim 162. Açık Oturum’da ekonomik krizin neresinde olduğumuzu anlamaya ve değerlendirmeye çalıştık. Her zaman olduğu gibi umarız izleyicilerimiz için zihin açıcı bir Açık Oturum olmuştur. İyi akşamlar.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar