Burak Bilgehan Özpek yazdı: Türkler’e göre Putin’in ontolojisi -1

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

2000li yılların başında, uluslararası sistem ABD’nin önce Afganistan’a ardından da Irak’a yaptığı askeri müdahalelerle sarsıldı. Her iki ülkede de mevcut hükümetler devrildi, yeni anayasalar yazıldı ve ABD’nin desteğine sahip kişiler iktidarın yeni sahibi oldular. 11 Eylül saldırılarının Afganistan hükümeti ile olan aşikâr ilişkileri uluslararası toplumun bu müdahaleyi meşru görmesiyle sonuçlanırken, aynı durum Irak için mümkün olmadı. ABD’nin argümanları kimseyi ikna etmedi ve müdahale tek taraflı bir işgal girişimi olarak tanımlandı.

Irak işgali, arkasına gizlendiği bütün demokrasi hikayesi bir tarafa bırakılırsa, uluslararası sistemin mevcut yapısını ziyadesiyle tahrip etti. Soğuk Savaş biterken, Kenneth Waltz’un başını çektiği yapısal gerçekçi okul, çift kutuplu dünyanın bittiğini kabul etmekle birlikte tek kutupluluğun da uzun süre devam edemeyeceğini öne sürdü. Bu görüş, gücün doğasına ilişkin bir yargıya dayanıyordu. Sistem içinde büyük güç olarak tek başına kalan ABD, kaçınılmaz olarak bu gücü istismar edecek ve diğer devletlerin tedirgin olmasına yol açacak eylemlerde bulunacaktı. Böylece, sistem içindeki daha az güçlü devletler hem iç kaynaklarını ulusal güce çeviren politikalar uygulayacak hem de dış politikada yeni ittifaklara yönelecekti. Bu eşyanın tabiatına uygundu, bundan kaçış yoktu çünkü gücün varlığı, kendisini devam ettirme eğilimini de beraberinde getiriyordu. Ve bu eğilim, sürekli olarak yeni eylemlerde bulunmayı, dolayısıyla sistem içindeki dİğer devletlerin korkularını tetiklemeyi bir noktada başaracaktı.

Ne var ki beklenen olmadı. ABD yönetimi, karşısında kendisini dengelemek için hırslı bir gündem ile hareket eden devletler görmedi. Bunu Stephen Walt açıklamaya çalıştı ve gücün muhakkak dengeleneceğine dair görüşü revize etmeye yeltendi. Ona göre, diğer devletleri tedirgin eden şey gücün kendisi değildi. Dolayısyla, güç bir tehdit üretmedikçe dengelenmeyecekti. Ve ABD bu açıdan istisnai bir konumadaydı çünkü demokratik bir rejime sahipti. Bu durum sistem içindeki diğer aktörler için bir konfor alanı sağlıyordu. ABD içinde olan biten kapalı kapılar arkasında gerçekleşmiyor, parlamentoda ve medyada şeffaf bir şekilde tartışılıyordu. Üstelik, lobicilik diğer devletlere Washington’daki karar alma mekanizmalarına etki edebilme imkânı tanıyordu. Yani, bir gece ansızın 82 Musul, 83 Kerkük gibi muhabbetlerin olması mümkün değildi çünkü yürütme erki ciddi şekilde denetleniyor ve dengeleniyordu. Yani, dünyada diğer devletlerin yapması gereken dengelemeyi ABD’nin iç kurumları ve aktörleri yapıyordu. Bununla birlikte, ABD’nin demokratik değerleri paylaşan diğer aktörler ile NATO gibi örgütler vasıtasıyla kurduğu ilişkiler hiyerarşik değildi. Güçsüz de olsa, demokratik bir devletin ortak savunma paktında oy ve veto hakkı vardı. Bütün bunlar, ABD’nin habis değil, iyi huylu bir hegemon olduğunu gösteriyor, ondan tehdit algılamayan devletlerin de dengeleme eylemine niçin girmediklerini açıklıyordu.

2003 yılında işgal, Stephen Walt’un argümanına doğrudan bir meydan okumaydı. ABD’nin tek taraflı hareket ederek Irak’ı işgal etmesi, İran, Suriye, Kuzey Kore gibi ülkeleri hedefe koyması ve Ortadoğu’da topyekün bir demokratikleşme dalgasını teşvik etmeye hazır olduğunu söylemesi üstelik bütün bu adımları Amerika’nın güvenliği için atılması gereken zorunlu adımlar olarak tanımlaması uluslararası sistemde yeni hareketlenmeleri beraberinde getirdi.

Birçok Türk için 2000’li yılların başında ABD ile olabildiğince uyumlu ilerlemeye çalışan Vladimir Putin, bu işgalden sonra yeni bir imgeye büründü ve adım adım inşa edildi. 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi ile birlikte Irak’ın kuzeyinde kurulan defacto Kürt devleti Türk güvenlik elitini ciddi şekilde tehdit ediyor ve bu durumu toprak bütünlüğüne yönelik varoluşsal bir tehdit olarak algılıyorlardı. Üstelik ABD ile Kürt müttefiklerin birlikte yaptığı operasyon ile Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirilmesi oldukça aşağılayıcı bulundu. Bununla birlikte, artık kökünün kazındığı düşünülen PKK’nın da yeniden saldırılarını arttırması ve Kürt bölgesini güvenli bir üs bölgesi olarak kullanması askeri çevrelerce sıkça dile getirildi. Bütün bu gelişmelerin faturası hızlı bir şekilde ABD’ye kesiliyordu. Öyle ki dönemin ruhunu iyi idrak eden cin fikirli girişimciler, ABD’nin Türkiye’yi işgal senaryosu üzerinden “Metal Fırtına” isimli bir kitap yazmışlardı. Kitap o yıllarda, Ankara’daki uzman ve bürokratların masalarından eksik olmuyordu.

Elbette meselenin bir de iç politika ile ilgili bir tarafı vardı. AKP’nin iktidara gelişi ile ABD’nin Irak işgali aynı zamanlara denk düştü. Her ne kadar parti kendisini Milli Görüş geleceğinden ayrılmış ve gömlek değiştirmiş olarak tarif etse de dönemin askeri ve bürokratik kadroları bu argümanı inandırıcı bulmuyorlar, duruma şüphe ile yaklaşıyorlardı. Yani ulusal güvenlik ile birlikte laiklik de tehlikedeydi. Dönemin Batıcı isimlerinin AKP’ye verdiği destek, AKP’nin Kürt meselesinde tansiyonu düşürerek devam etmesi ve Irak’taki gelişmelere ABD ile çatışma yaşamamak için ihtiyatla yaklaşması laiklik konusundaki erozyondan da ABD’nin sorumlu olduğu bir hikaye üretiyordu.

Bütün bunlar yaşanırken, Putin ismi Ankara think-tank’lerinde daha sık duyulmaya başlandı. Özellikle ASAM, TUSAM ve Global Strateji Enstitüsü gibi geleneksel Milli Güvenlik doktrinine ve kurumlarına bağlı kurumlar Rusya’nın enerji kaynak ve hatlarını dış politika gündemine ekleme becerisini gündemlerine aldılar. O dönemin moda tabirleri olan “yakın çevre doktrini” ve “enerjide asimetrik bağımlılık” gibi kavramlar bu kurumların yayınladıkları analizlerde önemli yer tutuyordu. ABD’nin Irak işgaliyle dünya sisteminde yarattığı rahatsızlık Rusya’nın kaynaklarını ulusal çıkara tahvil eden yaklaşımıyla karşılık bulmuştu. Ve aynı rahatsızlığı duyan Türk güvenlik eliti Putin benzeri bir lider yerine Erdoğan ile başbaşa kalmışlardı.

O dönemin liberal aşırıcılığının ulus devlete dair her anlatıyı demokrasi üzerinden yargılayıp mahkum etmesi, AKP’nin olağanüstü pragmatik ve hayatta kalmak için her türlü teklife açık olan kaygan karakteri ve bürokrasinin yavaş yavaş değişerek AKP kontrolüne girmesi bu insanlar için açık bir tehlikeye işaret ediyordu. Onların zihninde, Türkiye Soğuk Savaş’ın çift kutuplu dünyasında yaşadığı konforlu dönemi artık geride bırakmıştı. Ve ABD, Irak’ı işgal ederek elindeki gücü mutlaka istismar edeceğini ve sistem içindeki diğer devletleri dinlemeden, tek taraflı hamlelerde bulunabileceğini göstermişti. Türkiye şu durumda, kendi kaynaklarını ulusal bir güce dönüştürmek ve kendi ulusal güvenlik kaygılarını cansiperane şekilde savuncakken bu tek kutuplu agresifliklikle anlaşmayı seçiyor, Kürt meselesindeki geleneksel kaygılarını bir tarafa bırakıyor ve bunu da İslamcı bir elitin eliyle yapıyordu. Üstelik Ergenekon ve Balyoz soruşturmasıyla tabuta son çiviyi çakıyor ve bunu ABD ile aşikar bağlantıları olan Fetullahçılarla birlikte yaparak ülkeyi tepki veremez hale getiriyordu. Yani, Rusya’nın Putin ile yaptığı ne varsa onun tersi Türkiye’de vuku buluyordu.

Putin’in ulusal güvenliği savunurken gösterdiği cevvallik, mesela Ukrayna’nın batı yanlısı devrimci hükümetini terbiye etmek için 2006 yılında gaz fiyatlarını yükseltmesi, Nord Stream gibi yeni enerji hatları projelerine girişmesi, 2008 yılında Gürcistan’ı işgal ederek Güney Osetya ve Abhazya’nın devlet olarak kurulmasını sağlaması, hatta Suriye’ye asker göndererek Esad’ı kurtarması ve İslamcı rüyaları sonlandırması bu yüzden takdir topluyor, Türkiye’de Erdoğan yönetiminin zayıf karakterine vurgulamak için kullanılan bir mukayeseye dönüşüyordu. Diğer bir ifadeyle, ABD’ye karşı kendi ulusal tepkisini vermeyi başaran bir liderin, yani Putin’in varlığı, ABD ile anlaşarak kendi ulusal güvenlik önceliklerini bir kenara bırakan Erdoğan’ın meşruluğunu sarsıyordu. Bu yüzden, Türkiye’nin Rus genişlemesinin hedefinde olduğunu düşünmediler ve asıl tehdidin dışarıdan değil içeriden olduğunu düşündüler.

Bu düşünce, Putin’in adeta zuhur eden, stratejik zekası ve soğukkanlılığıyla kimsenin boy ölçüşemediği adeta tarih dışı bir lider olduğu hikayesini üretti. Bu yüzden Ukrayna Savaşı başladığı günlerde, işgalin 48 saat içinde biteceğine inanan birçok emekli generali ekranlarda gördük. Ve bu yüzden Putin’in stratejistliği ile Zelenski’nin komedyenliği öne çıkarıldı. Cat Stevens’ın da dediği gibi “Oh baby, baby it is a wild world”. Meseleye işte tam bu soğukkanlılıkla baktılar ve soytarılık yapan bir maymunu pençeleriyle cezalandıran aslandan bahseden bir National Geographic belgeseli izler gibi donuk ve kendinden emin yorumlarla meseleye yaklaştılar. Geçtiğimiz bir ay aslında, Putin’in tasavvur edildiği gibi bir aslan olmadığını göstermesi ve yaklaşık 20 yıldır güvenlik eliti tarafından inşa edilen Putin kültünün yıkılmaya başlaması açısından önemli olaylara sahne oldu.

Önümüzdeki hafta, Putin’in Türkiye’de inşa edilen imajının başka hangi kaynaklardan beslendiğine bakmaya devam edeceğim.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus