Aydın Selcen yazdı: Ukrayna’da savaş kalıcı küresel dönüşüm yaratıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Putin’in komşu egemen ülkeyi işgal ederek boyunduruk altına alma girişimiyle başlayan Ukrayna’da savaş yeni bir evreye girdi. Daha fazla kıyım, daha fazla yıkım kapıda. Rus güçleri başkent Kiev çevresinden çekildi. Ülkenin ikinci büyük kenti, sanayi altyapısı merkezi ve Rusça konuşanların çoğunlukta olduğu Harkiv kuşatmaya, çembere alınmaya direnmeyi sürdürüyor. Akıbeti, ikinci ve çok daha büyük bir Mariupol olabilir. Azak İç Denizi kıyısındaki Mariupol’un 90%’ı yıkıldı, sivil halk olduğu gibi yerinden edildi. Son olarak Ukrayna, Rus Karadeniz donanmasının amiral gemisi Moskva kruvazörünü kendi üretimi Neptün seyir füzeleriyle batırdı. Neptün, “Luch Design” tarafından Rus Kh-35’ten türetilmiş. Bu kayıp Putin’in patolojik hıncını kuşkusuz bileyecektir. Nitekim Kiev yakınlarındaki bir silâh fabrikasının deposu vuruldu ve başkente yönelik füze saldırılarının artacağı açıklandı.

Demokratik muhalefet maalesef bir türlü bilincine varamadığı izlenimi verse de Ukrayna’daki savaş çığır açıcı nitelikte. Bu savaş 11 Eylül, ABD’nin Irak işgali, IŞİD, Hong Kong’un Çin tarafında yutulması, Rusya’nın Kırım’ı ilhakı, COVID-19, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi gibi 21. yüzyılın diğer başat gelişmelerinden çok daha kalıcı ve derin, dönüştürücü küresel etkiler bırakacak. Bunların Karadeniz’e en uzun kıyıya sahip ve 70 yıllık NATO müttefiki ülkemizin ulusal güvenliği, dış politikası, millet oluşu, tarihsel kimlik ve yönelimi, ekonomisi ve kalkınma politikaları üzerinde de aynı orantıda dönüşüm yaratması kaçınılmaz ve zorunlu. Dolayısıyla, Ukrayna’da savaş 2023 seçimine de kendini şimdiden davet ettirmiş durumda. Muhalefetin bu gerçeği böyle anlayıp, ona göre ne yapacağını anlatmasında yarar var. Bu bağlamda bazı temel başlıkları kısaca yeniden ele almak herhalde zamanlı.

Bugün Türkiye’ye yönelik biricik varoluşsal tehdit Rusya kaynaklı olası bir nükleer saldırı. Kürt sorunu, terörle mücadele, Suriye ve Irak’taki askeri varlık, Ermeni Soykırımı, Kıbrıs, Ege vb. ise bürokratik nesillerdir elden el aktarılan çoğu aslen imparatorluk mirası kutsal emanetler değil yaratıcı biçimde çözülüp, hafifletilip, sonuca bağlanması gereken dış politika dosyalarından ibaret.

Rusya’ya enerji bağımlılığı, LNG dahil kaynak çeşitlendirilerek ve yenilenebilir enerji başta yeşil dönüşüm ıskalanmadan hatta en ortaya çekilerek aşılmalı. Yeşil dönüşüm, lüks veya fantezi değil, Batı’da yüzyıl ortasına doğru tamamlanacak zorunlu bir ileri sıçrama. Türkiye’nin de fotovoltaik parklar, rüzgâr gülleri, deniz akıntısı türbinleri, sıcak su kaynakları (hidrotermik) santrallerini çevre bilinciyle çoğaltması gerekli. Ancak bu alanda mükemmel, iyinin düşmanı değil: Bugüne kadarki uygulamalar hem kamu hem doğa kaynaklarının yağmalanması sonucu doğurdu. Yönelim doğru, kafa yapısı ve yöntem yanlış. 

Nükleer seçenek de “yeşile köprü” seçeneklerinden biri olarak gündeme alınmalı mı, üzerinde tartışılabilir. Nükleerde sorular: Hangi? –Fransa’nınki gibi mini-santrallerle mi? Kiminle? -Örnekse, Fin veya Japon teknolojisi güvencesiyle mi yoksa gidip hele Ukrayna’ya rağmen Rusya’yla mı? Nereye? Getirip, Akdeniz’in en cennet koylarından birinin ortasına mı? Kaça? Atılacak taş, ürkütülecek kuşa değecek mİ? 

Gazda “kaynak-tesis-şebeke” önemli. Yani yüksek maliyetli yatırım, dolayısıyla uzun erimli sözleşme dolayısıyla karşılıklı kalıcı güven gerek. Dolayısıyla birbiriyle çelişen, ayrı yöne çeken iki baskı var: Ukrayna’ya saldırısının ortaya çıkardığı gerçek yüzü nedeniyle Rusya’ya bağımlılıktan bir an önce kurtulmak gereği özellikle Almanya için ama bizim için de geçerli. Bu kopuşun ancak beş yıl gibi bir ufukta gerçekleşebilmesi mümkün. Buna karşılık, küresel ölçekli şirketlere boru hatları gibi yatırımlara girişmeleri için gereken teşviği vermek de mümkün değil zira zaten 25 yıllık ufukta fosil yakıtlardan gaz dahil tümden çıkılacak. Orada da yine Almanya öncülüğünde hidrojene geçilecek.   

Türkiye’nin güncel “benim köftem nerede?” doktrinine de uygun biçimde önünde en pragmatik olarak komşu Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) gazını şebekeye bağlamak seçeneği duruyor. IKB Başbakanı Mesrur Barzani’nin Londra yolunda Ankara’ya uğraması bu bakımdan “istikşafi mahiyette” olabilir. Mısır (Zhor) ve İsrail’in (Tamar) gazı bu ortamda boru hatlarıyla değil LNG terminalleri üzerinden pazara arz edilebilir. GKRY’ninki (Afroditis) ise kendine veya karşılıklı al-verle uzlaşma sağlanırsa tüm adaya bedava enerji sağlayabilir. Mısır’ın ve Suudi Arabistan’ın (SA) güneş enerjisine ciddi yatırım yaptıklarını ve SA Varlık Fonu’nun Tesla’nın ardından ABD’de kurulu ikinci büyük elektrikli araç şirketi Lucid’in büyük ortağı olduğunu da not düşelim. Çin merkezli Asya ise halen enerjisinin üçte ikisini kömürden üretiyor.

Ara dönemde yani hemen önümüzdeyse bizi bir kâbus bekliyor: Batı, pandemi döneminde verdiği desteklerin faturasını yüklenmeye hazırlanırken, patlayan enerji fiyatlarına yakalandı. Rusya ve Ukrayna’nın küresel ölçekte tahıl ve gübre üreticileri olması, enerji ile gıda fiyatlarını elele tırmandırdı, tedarik zincirlerini kırdı. Bu durumun olağanüstü sosyo-politik sonuçları olması ve toplumsal alt-üst oluşlara yol açması kaçınılmaz. Batı’da 70’leri andıran böyle bir çalkantı beklenirken, Güney’de (özellikle Afrika’da) kıtlık, açlık ve iklim krizinin de etkisiyle düzensiz göçe yönelme, zaten kurumsallaşamamış devletlerin içlerine çöküşü, ayaklanmalar, iç savaşlar, darbeler, bölünmeler beklenebilir.

Biz belki bu ikisinin arasındayız ama krize kasamız tamtakır yakalandık. Yakalandık çünkü ne öngörebildik ne bilimi uygulayabildik. Enflasyon Batı’da rekorlar kırarken, bizde tamamen kontrolden çıktı. Ücret artışı, fiyat artışı sarmalındayız yeniden. Buna karşılık gıda üretiminde en azından kendine yeterlilik bakımından Tanrı vergisi bir toprağımız, suyumuz ve iklimimiz var. Azgın betonlaşma ve voli vurmak hayaliyle tarım alanlarını, ormanları maden aramaya açmak yerine artık gıda üretimini önceleyen yapısal ve yasal adımları hızla atmalıyız.

Savunmada Fransa ve İtalya ile yeniden SAMP-T alımı için görüşmeye başlamak olumlu gelişme. S-400’den kurtulmanın da yolunu bulursak F-35 programına geri dönebiliriz. F-16 alımı ve modernizasyonu bizim için yeterli görülmemeli. Hava savunmasını NATO ittifakı içinde bütüncül bir ağ olarak düşünmeli. Bayraktar’ın yapmaya başladığı insansız savaş uçağının da o ağla “konuşabilmesi” gerekecek. NATO, Haziran ayındaki zirveyle gelecek onyıla yönelik Stratejik Konsept belgesini kabul edecek. O toplantı öncesinde İsveç ve Finlandiya’nın ittifaka üyelik başvurularını yapıp, Zirve’de kestirmeden üye olmaları bekleniyor –Türkiye’nin de oyuyla tabii.

Nükleerin, enerjinin yanında savunma boyutu yeniden güncelleşti ve belki güncellendi de. Ukrayna’nın 1994 Budapeşte anlaşmasıyla SSCB’den kalan nükleer silâhları Rusya’ya vermeyi kabul etmesi ve karşılığında saldırmazlık güvencesi aldığını varsayması, bugünden bakışla koyunun boynunu bıçağa uzatması olarak görülüyor. DeGaulle’ün Fransa’ya mutlaka bir “bombinette” kazandırma inadı sanki yeni bir anlam kazandı. Dünyada toplam 9 nükleer silâha sahip ülke var. Nükleer silâhın yolu haliyle nükleer enerjiden geçiyor. Belki küresel ölçekte çelişkili yahut izleyecek gelişmelere yön verecek önleyici adım İran’ın Viyana’da imzaya hazır olduğu anlaşmanın (“JCPOA”) gerçekleşmesiyle atılacak. Ancak, nükleer yayılmanın önlenmesi Ukrayna sonrasında herhalde daha güçleşti. Ülkemizin NATO nükleer şemsiyesi altında olduğu da unutulmamalı.    

Bildiğimiz anlamda diplomasinin de adeta ortaoyununa dönüştüğü, kronik tıkanıklıklarının hepten teşhir olduğu bir döneme girdik. Almanya, beş yıl için 100 milyar avro ek savunma bütçesi ayırdı ve bütçede savunmaya ayrılan payı GSMH’nın 2%’sinin üzerine çıkardı. BMGK’nun daimi beş üyesi (“P5”) arasındaki Rusya’nın veto hakkı farazi de olsa tartışılır oldu. Keza farazi de olsa Fransa’nın P5 koltuğunu Almanya’ya münavebeli kullanması da. Aynı Almanya’nın Rusya’ya yaptırımlarda “mış gibi” mi yaptığı, Ukrayna’ya fark yaratacak askeri destekten kaçındığı mı, Schröder, Steinmeier, Merkel gibi karar alıcıların Putin’i nasıl bu denli yanlış değerlendirmiş oldukları da diğer sorular. Kutupsuzluğa mı, çokkutupluluğa mı, iki kutupluluğa mı ilerlediğimiz sorusu da var.

Kimi saplantılı Batılı çevreler Türkiye’nin rolünü sorgulayadursun, Ankara’nın Ukrayna’ya SİHA satışı ve Montrö’yü uygulamaktan çekinmeyişi –belki şimdilik- yeterli görüldü. Zelensky’nn kendi defalarca Türkiye’ye teşekkür etti. Türkiye’nin haritadaki yerinin ve NATO üyeliğinin stratejik önemi bir kez daha diğer her şeyi (tam demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü, hukuk devleti o “her şeye” maalesef dahil) geri plana itti. Kırım Savaşı’nın sonu 1856 Paris Antlaşması’yla Avrupa Uyumu’nu, I.Dünya Savaşı’nın sonu 1923 Lozan’ı, II. Dünya Savaşı’nın ufukta belirmesi 1936 Montrö ve 1939 Hatay’ın ilhakını, II.Dünya Savaşı’nın sonu 1952 NATO’ya katılımı, Soğuk Savaş’ın sonu da 1999 Helsinki’de AB’ye tam üyelik adaylığının tescilini getirmişti. Bunların neredeyse tamamında Rus/Sovyet tehdidi belirleyiciydi. Tıpkı I. Dünya Savaşı öncesinde Almanya ve II. Dünya Savaşı sonrasında ABD ile askeri işbirliğinin* “Moskof” tehdidine önlem almak amaçlı birer dönüşüm hamlesi olarak düşünülmeleri gibi.

Bu defa da, Putin’in Ukrayna’yı işgal girişimi ülkemiz açısından yeni bir ileri sıçrama fırsatı yaratabilir. Savaşın ardından Ukrayna’yla savunma sanayii işbirliğinin derinleştirilerek kurumsallaştırılması ciddi olanaklar doğurabilir. Haziran’da İsveç ve Finlandiya’nın olası NATO üyeliği oylaması belki Türkiye’nin de AB tam üyelik müzakerelerinin canlandırılmasına kapı aralayabilir. Sözkonusu kökten dönüşüm, Soğuk Savaş’tan farklı olarak bu kere, yurttaşa hayatı kahretmek değil kolaylaştırmak odaklı etkin, akılcı ve akıllı, özgürlüğü büyüten “devlet” anlayışına geçiş sürecini başlatabilir. Ülkemizde yurttaşların dünya görüşlerinin küreselci/açılmacı (“mondialiste”) ve egemenlikçi/içe kapanmacı (“souverainiste”) olarak yeni bir ayrımla billurlaşması sonucu gündeme gelebilir. Almanya’yla tarihsel, toplumsal ve ekonomik temelleri olan özel ilişkimize ek olarak, Batı’ya Akdeniz’den geçerek (Yunanistan, İtalya, Fransa, İspanya) ucu Britanya’ya varan yeni bir diplomatik hareket hattı açabilir.

Ama tüm bunlar, geçen haftasonki yazımın son paragrafında bir başka biçimde belirtmeye çalıştığım üzere, “liyakat” diyerek topu hariciye ve genelkurmaya atarak olmaz. Bölgesel politikaları “Beşar’la konuşacağız, ülkemizdeki asgari 3.7 milyon Suriyeliyi davul zurnayla evlerine göndereceğiz” ve küresel politikaları da “dün Irak’ta ABD postalına karşı olduğumuz gibi…” yaklaşımlarına indirgeyerek de olmaz. Taşrasalcılık (“provincialisme”) ile çevrecilik (“écologisme”) farklı kavramlar. Yeni sorular sormak ve eski sorulara da yeni yanıtlar üretmek gereken bir dönemdeyiz.      

*Bu konuda Prof. Dr. Serhat Güvenç ve Prof. Dr. Mesut Uyar’ın birlikte yazdıkları “A tale of two military missions: The Germans in the Ottoman Empire and the Americans in the Republic of Turkey” (2 Mart 2022) akademik makalelerini hararetle öneririm.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus