Ayşe Çavdar yazdı: Yastan yasaya – Antigone’nin meydan okuması

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yaklaşık bir yıldır Sophocles’in Antigone’sini, tıpkı daha önce Deli Dumrul’u iki sene boyunca, her gün değilse bile haftada en az bir-iki kez okuyarak yaptığım gibi evire çevire anlamaya çalışıyorum. Dindar bir yaşamdan ailelerinden gördükleri baskıya rağmen uzaklaşan genç kadınların aileleriyle, dinle, devletle, ailelerinin mensup oldukları cemaatlerle ilişkilerini, bu ilişkilerin dindar yaşamdan vazgeçişlerinde nasıl rol oynadığını dinliyorum. En temelde onların gözlerinden bütün bu kurumların neye benzediğini, nasıl dönüştüğünü, iddia ettikleri işlevleri görüp görmediklerini kavramaya çalışıyorum. Gördüğüm kadarıyla olan şu: Çocuklar büyüyüp kendileriyle dış dünya arasına yerleştirilmiş ve din süsü verilmiş bariyerlerin aslında ne işe yaradığını anlamaya başladıkça başta aile olmak üzere bütün o kurumlar dağılayazıyor. Sebebi çok açık: Biraz büyüyen ve kendisinin farkına varan pek çok genç insanın gözünde din, sözünü ettiğim kurumların yarattıkları istismar halkalarını sürdürmek için muhtaç oldukları “kudret”in kaynağı olmaktan ibaret. Nihayet onların hakimiyet alanından çıkan, yumurta kabuğunu kıran her çocuk, o kurumların ve önerdikleri kavrayışların iflas ettiğine dair bir delil oluşturuyor. Bütün bunları düşünürken bir de rehber arketipim var: Antigon

Batılı literatür Antigone’yi tekeline almış gibi görünse de kendisi hemşehrimiz ve bacımız olur, hiç kusura bakmasınlar derken Afrikalı feministlerin Antigone okumalarına rast gelmeye başladım. “Allah’ım benim de zihnim bu kadar açılır mı bir gün, olur mu, bu kadarını görme kabiliyeti edinir miyim?” diye geçirdim içimden defalarca. Neden bahsettiğimi merak edenler Tina Chanter’in peşine düşebilirler.
Hikâyeyi kısaca özetlemeden olmaz. Antigone, ünlü Oedipus’un kendi anasıyla birleşmesinden doğan dört çocuktan biridir. Diğer kızkardeş Ismene (ki pek çok yorumcu Ismene’yi korkaklıkla itham eder.) Erkek kardeşler de Polynices ve Eteocles. Erkek kardeşler, dayıları Creon’un vekaleten baktığı ama aslında babalarından kendilerine miras kalan taht için kavga ederlerken birbirlerini öldürürler. Eteocles yerli, Polynices yabancı askerlerle savaşa girdiği için eşit muamele görmezler. Creon, Polynices’i hain ilan eder ve defnedilmesini yasaklar. Antigone önce bacısı Ismene’ye gider “olmaz böyle şey, bu kadar aşağılanmaz bir insan, kardeşimizi defnetmemiz lazım” der. Ismene bacısını sakinleştirmeye çalışır ve kadın başlarına böyle bir işe girişmemeleri gerektiğini söyler. Ertesi gün cenazenin defnedildiği anlaşılır. Kimse kimin yaptığını anlamamıştır. Creon mezarlık bekçilerini görevlendirir. Onlar da cenazeyi toprağın altından çıkartıp beklemeye başlarlar. Antigone belirir dağıtılmış mezarın başında ve tek başına defin merasimi yaparken yakalanır. Creon’un karşısına çıkar (bu kısmı birazdan azıcık açacağım). Ismene de koşar yargılamanın yapıldığı meydana, “bu bir suçsa ikimizi de öldürün” der dayısı da olan krala. Antigone izin vermez buna. Defni tek başına yaptığı konusunda ısrar eder. Dayı Kral Creon, Antigone’yi bir mağaraya kapattırır tek başına ölmesi için. Creon’un oğlu ve Antigone’nin nişanlısı Haemon da sevgilisinin peşinden mağaraya gider. Dayı Creon haberi alır almaz soluğu mağarada alır. Tek oğlunun ölümüne tanık olacaktır orada. Ardından haberi alan Kraliçe Eurydice’in intihar haberi de gelir. Polynices’in defnine izin vermeyen Creon, evvela kendi ailesini ve aynı anda bütün bir krallığı felakete sürüklemiştir.

Hegel’in görmediği

Sophocles’in kronolojik olarak en önce yazdığı, bu açıdan Oedipus’un yazılma sebebi olan Antigone’yi anlama biçimlerinde son 30-40 yıldır mevzuya Batı-dışı ve erkek olmayan akılların da el atmasıyla devrim niteliğinde yenilikler olduğu anlaşılıyor. Örneğin, Ismene ve Antigone arasındaki ilişkinin hiç de düşmanlık olmadığını söyleyen bir hayli yazar var artık. Gene Batılı bir erkek olmakla birlikte Antigone yorumu Hegel kadar ciddiye alınmayan W.H.D. Rouse’un, hikâyede cenazenin iki kez defnedildiği, ilk defni kimin yaptığının belirsiz olduğu, pekâlâ bacısı yargılanırken “Ben de işledim o suçu” diyen Ismene tarafından, Antigone’yi defni açıkça yapma kararlılığının sonuçlarından kurtarmak için yapılmış olabileceği yolundaki iddiası da artık daha çok referans alıyor. Dolayısıyla, despot Dayı Kral Creon’la başetmek için başvurulmuş iki yol var önümüzde. Kardeşin cenazesini İsmene gibi, cenazeyi değil hayatta olanı korumak için, gizlice defnetmek ya da Antigone gibi Dayı Kral’a meydan okuyarak gerektiği gibi gömmek. Hangisinin daha kahramanca olduğundan emin değilim. Ayrıca kahramanca şeylerden haz ettiğimden de emin değilim. Ama şunu diyebilirim. Rouse’un söylediği gibi okursak hikâyeyi, İsmene bacısının hayatını koruyor ama gerekirse onunla birlikte cezalandırılmak iradesini gösteriyor… Öte yandan Antigone, erkek kardeşinin cansız bedenini korumak için ölmüş değil.

Antigone’ye merak sardığım ilk andan itibaren Hegel’e pek bir kuruldum ve giderek artıyor aramızdaki gerginlik. Çünkü onun (Ruhun Fenomenololojisi’nde) kabaca ‘Antigone devletin yasasına değil, ilahi yasaya sadık kaldı, aile(sinin) değerlerine pek düşkün olduğu için kardeşi Polynices’ı defnetmek uğruna hayatını feda etti,’ diyerek ektiği zehirli tohumdan büyücek ve çok kullanışlı bir ezber türedi. Halen, günde birkaç kez duyduğumuz o kullanışlı ezberi şöyle özetleyebiliriz: “Kadınlar aslında erkeklerden daha dindar ve muhafazakârdır, ayrıca kadınlar ‘fıtratları gereği’ ailelerine düşkündürler ve bu yüzden bakım vermelerinde bir sakınca yoktur.” Niye öyle? “Çünkü kadınlar içgüdüleriyle (al sana annelik) hareket etmeye daha yatkındırlar.” #HadiOrdan. İlahi yasa lafının yerini zaman zaman doğa kanunlarının aldığına da dikkat çekeyim eksik kalmasın.

Okuduğum bir biyografisinde Hegel’in kızkardeşi Christiane Luise Hegel’le arasındaki bakım-muhtaçlık-şefkat temelli ilişki hayli ayrıntılı anlatılıyordu. Christiane Luise, erkek kardeşine öylesine bağlıdır ki yengesine hayli zor zamanlar geçirtir. Kardeşinin ölüm haberini aldıktan sonra da canına kıyar. İçimde bir ses, Hegel’in Antigone yorumunda hiçbir açıdan sağlıklı olmayan bu ilişkinin ağır bir rolü olduğunu söylüyor. Neyse ki iç sesim yalnız değil, Derrida dahil olmak üzere pek çokları bu fikirde.

Didiştiğim sima elalemin rüyalarına giren Hegel gibi bir filozof olunca usturuplu konuşmaya çalışıyorum, anlamışsınızdır. Arkadaş sohbetlerinde Antigone bahsine girdiğimde neler söylüyorum neler… Başlarda, henüz böyle içimden içimden konuşur, eşe dosta derdimi korka korka anlatırken rast geldiğim şu makale içimi rahatlattı: “Hah, konuş kız! Tam da böyle, gözüne gözüne” diye haykırarak okudum. Kelly Oliver, Luci Irigaray’ın Hegel eleştirisinden hareketle diyordu ki, “Hegel’in (Antigone üzerinden kurduğu aile vs devlet ya da dinin yasası vs devletin yasası) diyalektiği, kadınların cemiyete bütünlüklü etik ve sosyal varlıklar olarak dahil olmaları ihtimalini gözardı eder. O, yani Hegel, Antigone’yle ilgili bu ihtimali Antigone bir kadın olduğu için gözardı eder.” (81). “Hatta” diyor Oliver, “(bu görmezden geliş, bu inkâr öyle bir saplantı halindedir ki Hegel’in) Antigone’yi yorumladığı ‘Etik Düzen’ alt başlığı altında yazdıkları, Ruhun Fenomenolojisi’nde önerdiği projenin altını oyar, temelini sarsar.” (84) Çünkü Hegel’in bu başlık altındaki önermesi, “dişil bilinci eril bilincin olumsuzlaması olarak tarif eder ve erkeğe düşen dişil bilinci bastırmaktan ibarettir.” (84) Hay ben böyle fenomenolojinin o zaman…

İsmene ve Antigone

Antigone vs Creon ya da yeğen vs dayı

Burada durayım, daha fazla uğraşmayayım rüyaları süsleyen filozofla. Fakat pergelimin sabit ucunu Hegel’in koyduğu yerin biraz öncesine kaydırayım. Çünkü Hegel, sonunda Antigone’nin ölmesine ve ölüm cezası aldığı “suç”un da taht için diğer erkek kardeşiyle savaşırken ölen Polynices’i defnetme kararlılığı olmasına biraz fazla takılmış görünüyor. Sonu ölümle biten bir kahramanlık ona büyüleyici gelmiş olmalı. Defalarca okuduğum metnin bana büyüleyici gelen yeri ise bambaşka ve Dayı Kral Creon’un Antigone hakkında mağaraya kapatılarak tek başına ölüme terk edilmesi yolundaki emri vermesinden hemen önceki sahnede gerçekleşiyor. Metni ilk okuduğum andan itibaren ve halen kalbimi küt küt attıran o sahnede, Antigone Koro’nun önünde Dayı Kral Creon’a meydan okuyor. Bu meydan okuma bir intihar değil, hayatından vazgeçmiyor Antigone, aksine Koro’yu ve daha sonra başkalarını da şahit tutarak çok radikal bir iddiada bulunuyor. Sebahattin Ali çevirisinden aktarıyorum Dayı Kral Creon’la arasındaki diyaloğu:
“Kreon: Şimdi sen söyle, fakat kısa kes, bu işi yasak eden emrimi biliyor muydun?
Antigone: Biliyordum. Nasıl bilmem? Herkese ilan edildi.
Kreon: Demek buna rağmen benim emrime karşı gelmeğe cür’et ettin?
Antigone: Fakat bana bu emri veren Zeus değildi, Hades’te hüküm süren Dike de biz fanilere böyle bir nizam yüklememişti. Ve senin emirlerinde, insan sözlerini tanrıların yazılmamış, değişmez kanunlarından daha üstün yapacak bir kudret olduğunu zannetmiyorum. Çünkü bu kanunlar yalnız dün ve bugün yaşamıyorlar, bunlar ebediyen merîdirler ve ne zamandan beri mevcut olduklarını bilen yoktur. Bunun için, insanların manasız arzularından yılarak, yarın tanrıların cezasına çarpılmak istemiyordum. (Yarıda kesiyorum.)
Koro başı: Babasının asi ruhu kızında kendini gösteriyor; felaket karşısında boyun eğmeyi öğrenmemiş.
Kreon uzun uzun “yakınımsın ama seni bağışlamayacağım, çünkü sen benim yasamı çiğnedin” diye devam eder.
Antigone, e hadi o zaman, manasında meydan okumasını sürdürürken ahaliyi de işin içine katar: “Buradakilerin hepsi, ağızlarını korku bağlamış olmasa, bunu doğru bulduklarını söylerdi. Fakat hükümdarın da birçok imtiyazları vardır ve bu arada keyfinin istediğini söylemek ve yapmak da elindedir.”
Kreon iddia eder: Thebai’liler arasında bunu böyle gören yalnız sensin.
Antigone tekrar eder: Hepsi böyle görüyorlar, fakat korkudan dillerini tutuyorlar.
Kreon ısrar eder: Bunlardan ayrı düşündüğün için utanmıyor musun?
Antigone çıkışır: Öz kardeşimize saygı göstermekte utanacak ne var.
Enteresan bir şey olur, Kreon, kahraman ilan ettiği kardeşin haklarını savunur Antigone’ye karşı. Öte dünyada hain kardeşle aynı muameleyi görmek istemeyeceğini iddia eder.
Antigone çıkışır bir kez daha: Ölüm diyarında da böyle bir kaide olduğunu bana kim söyleyebilir?
Kreon ısrarcıdır: Düşmanımız bizim için hiçbir zaman, hatta ölümünden sonra bile, dost değildir.
Antigone tersler: Ben dünyaya kin değil, sevgi paylaşmaya geldim.

Antigone ve Creon

Yasayı kim yorumlayacak

Ne mi var bu uzun uzun alıntıladığım yerde?

Size de Antigone, “Dayı sen kral sıfatınla yorumladığını sandığın yasayı yanlış okuyorsun, onun doğrusu şu” diyormuş gibi gelmedi mi? Mantık silsilesi çok sarih: “Bu emrettiğin şey hangi kitapta yazıyor, tamam sen kral olarak bazı imtiyazlara sahipsin, ama senin o imtiyazlarına yaslanarak verdiğin emirlere itaat ederek cehenneme gitmeyi de reddediyorum.”

Hegel, Creon’un aynı zamanda dayı olduğunu görmezlikten gelmeyi niye tercih etti acaba? Çünkü Antigone’de, yani bin yıllardır gözlerimizin önünde gerçekleşen şu vakada, kral da olsa dayı ve kayınpeder sıfatını bırakmayan Creon’un yüzüne karşı ne zaman yazıldığı bilinmeyen yasayı ihlal ettiğini haykıran bir genç kadın görüyorum ben. Creon, yalnızca dayı ya da kaynata olduğu hesaba katılmadığı zaman kral olabiliyor. Antigone yeğen ve gelin sıfatıyla sahip olduğu imtiyazlardan vazgeçerek gidiyor kardeşini defnetmeye.

Anouilh’in Antigone’si

Antigone Paris’te

Bir meraklı hikâye daha var bu mevzuyla ilgili anlatacağım. Sonra hiç söz söylemeden sadede geleceğim ve kestirip atacağım yazıyı. Geç kaldım bugün çünkü. Bu tür, çağları aşan metinleri anlamak için başvurduğum yollardan biri de farklı versiyonlarını okumak. Yeniden yazıldılarsa tabii. Antigone hayli bereketli bir metin. Sürekli yeniden üretilmiş, bir çok yerde göndermeler var. Engin, derya, deniz yani. Fakat bu yeniden yazımlardan birinin hikâyesi aklımı aldı. II. Dünya Savaşı esnasında, Paris’te, Nazi subaylarının izleyici olduğu bir tiyatroda sahnelenmiş versiyonu. Jean Anouilh yazmış oyunu. Çok meşhur yeniden yazımlardan biri. Aklımı almasının sebebi ise oyundan sonra verilen tepkiler arasındaki uçurum. Metni İngilizce’ye çeviren Christopher Nixon, Storytel’de dinlediğim söyleşide oyunu izleyen Nazi subaylarının çok beğendiklerini çünkü otoriteyi, yani kendilerini onaylayan bir mesaj aldıklarını söylüyor. Aynı anda Paris gazeteleri ise, aynı oyunu gösterdiği cesaret ve sahneye koyduğu isyan dolayısıyla kutlamışlar. Nasıl yani? Aynı oyun nasıl hem Nazi subaylarını hem de işgal altındaki Paris’in direnişçi entelektüellerini mutlu edebilir ki?

Okumak yerine dinledim bir kez daha aynı versiyonu. Şu yukarıda anlattığım bölüm yok. Bunun yerine, Antigone kardeşini neden gömdüğünü soran dayısına “Çünkü ona borçluydum” diyor ve dayı da ona uzun uzun babasının ve erkek kardeşlerinin aslında hiç düşündüğü gibi insanlar olmadığını, arkalarından yas tutmaya değmeyeceğini anlatıp, “suçunu kimseye çaktırma, oğlumla evlen mutlu yaşa” diyor. Bir yerde, “Kimsenin yasalara uymaktan daha kutsal bir görevi yoktur” diyerek yasanın alanı ile kutsalın alanı arasında bir hiyerarşi kuruyor. Antigone dönüp bakmıyor bile bu lafa. Bütün o kötülemelerden sonra dayı bir kez daha soruyor, “e yani bu insanlar için hayatından vazgeçmeye değer mi?” Aynı uzun bölümde bir taraftan da karşılıklı ilişkilerinde kimin daha güçlü ya da yaralanabilir olduğunu tartışıyorlar. Creon Antigone’ye ısrarla ve defalarca “seni öldürmek istemiyorum aslında” diyor. Antigone de yaşadığı duygusal iniş çıkışların eşliğinde, artık ölümle eş anlamlı gördüğü Creon hakkındaki hissiyatını döküyor dile. Derken, bunu çıplak gözle söylüyorum, Anouilh’in Antigone’yi Hegel yardımıyla okuduğunu anlıyoruz. Çünkü Antigone nihayet muvazenesini tamamen kaybediyor, artık iyi bir insan da olmadığını bildiği kardeşinin cesedini defnettiğini ahalinin de duymasını sağlayarak aslında bir nevi intihar ediyor. Creon ise son ana kadar Antigone’nin işlediği suçu ahaliye duyurmamak için çırpınıyor. Çünkü ancak bu yolla oğlunun nişanlısını infaz etme zorunluluğundan azat edebilir kendini.

Antigone, “Dayı sen yasayı yanlış anlamışın” demiyor yani aynı zamanda kaynatası da olan kralın yüzüne karşı. Bunu ahalinin önünde yapmıyor. Biraz büyücek bir iddiada bulunacağım şimdi: Bir eksik sahne Nazi subaylarına bu oyundan kendilerini onaylanmış hissettirecek denli büyük bir yırtılmaya sebep oluyor hikâyede. İşte bunun farkına vardıktan sonra dedim ki, demek Antigone’de dananın kuyruğunun koptuğu yer burasıymış. “Dayı sen bu yasayı yanlış biliyon! Tamam kralsın, ne istiyorsan onu yaparsın ama ben sana uymam çünkü yasa öyle demiyor.”

Filistinli gazeteci Shireen Abu Aqla’nın cenazesi

Defnedilmemiş cesetler

Çok uzadı gene yazı ve ben henüz asıl konudan bahsetmedim bile. Filistin’de katledilen Filistinli gazeteci Shireen Abu Aqla’nın cenazesine İsrail güvenlik güçlerinin yaptığı saldırıdan söz edecektim. O sahnenin bu kadar ama çok ama cidden insanın aklını yakacak, kül edecek kadar yakından aşina olduğumuz bir iş olmasına ne diyoruz içimizden de olsa diye soracaktım. Nerde bir kötülük görsek evvela bizde bir benzeri var mı diye bakmak lazım. O yüzden sabah kalktım aklıma geldiği kadar devlet tarafından saldırılmış cenazeleri gözden geçirmeye başladım. Ne ister ki bir devlet, bir dayı, bir kral ölülerden? Suikastle canına kastedilmiş Muammer Aksoy’un, Cahit Tütengil’in cenazelerinde, bu cinayetleri protesto edenlere slogan söylüyorlar diye saldırarak tarafını belli etmiş bizim dayı-kaynata-kral devlet. Sabahın körüydü tabii mevzuyu kafamda bir sıraya dizmeye başladığımda. Önce en eskiler geldi aklıma nedense. Birkaç dakika sonra daha yeniler de sökün etmeye başladı. Berkin Elvan’ın cenazesine yapılan saldırı mesela. Ethem Sarısülük’ün cenazesine yapılan saldırı. Suruç’ta ölen gencecik arkadaşlarımızın cenazelerine ve mezarlarına yapılanlar. Güzeller güzeli Aysel Tuğluk’un annesinin defnine izin verilmemesi vakası var bir de. Bir insana o anı unutmak için bütün hayatı, geçmişi ve geleceği sildirecek kadar güçlü bir dehşet duygusu üreten alabildiğine ağır bir hikâye. Durmadı ki aklım orada… Devletten çocuklarının kemiklerini isteyen anne-babalara yapılan muameleler de geldi gözümün önüne. Derken günler boyunca sokakta bırakılmış, derin dondurucularda kıyamet geçince defnedilmek üzere bekletilen cesetler. Aysel Doğan’ın cenazesine yapılan saldırıyı, bu yazı yazarken kaçamak bakışlarla göz attığım Twitter’da gördüm.

Creon’la bütün o işleri yapanlar arasındaki ortak nokta, kendilerini her türlü yasanın üzerinde görmeleri. Yasanın kaynağını ise işlerine gelince kullanacakları türden bir dayanak olarak görüyorlar. Kendilerince öyle yüce bir makamdalar ki, insanlara yas tutmayı yasaklayabileceklerini sanıyorlar. Onları imtiyazlı kılan kural (yasa değil) her ne ise onun içeriğinin faş olduğu, olanca meşruiyetini, şiddetini değilse bile gücünü kaybettiği yer de orası. Yası yasaklayan bir yasa düşünülebilir mi? Hangi yasa yasaklayabilir anıyı ve acıyı. Hegel kusura bakmasın… O trajedide aklın mantığın dışına çıkan, içgüdüleriyle hareket eden Antigone değil. Aksine sahip olduğu gücü gösteriye dönüştürmek için yanıp tutuşan Dayı Kaynata Kral Creon kendi soyunu kurutuyor yine kendi elleriyle. Çünkü öyle bir yasa olabilemez. Kimse kimseye ölü bir bedenle hakkıyla vedalaşmayı, yas tutmayı yasaklayamaz. Yasaklanan örselenen her yas, yasakçının yasadan ne denli saptığını gösterir, o kadar.

Hegel Efendi’nin unuttuğu bir şey daha var: Yas yasağının ölenle hiç ilgisi yok. Kalanların haysiyetidir bütün mesele. O yüzden mevzu ne aile, ne Tanrı, ne de şefkat. Gayet açık ve son derece objektif bir gerçek olanca tiksindiriciliğiyle ortaya çıkıyor ne zaman bir yas yasaklansa. O da şu: Ellerinde bulundurdukları güç ve imtiyazla akılları yananlar, hayatın ve ölümün hakikatine, ölenlerin cisminde yaşayanların haysiyetine kastederler.


Yazıya başlarken omuzlarım ne kadar da dikti. Söze Antigone’den girerek güç vermiştim kendime. Antigone’de kalmak istedim, oradan çıkmak istemedim. O yüzden uzun uzun anlattım onu size. Çünkü biliyordum daha yazının başına oturduğum anda sonunda ne geleceğini. Bu böyle başkasının adına utanmakla, yüzünü yere eğmekle, “ah bu bizim memleket de işte böyle” vs demekle altından kalkılacak iş değil. Kahramanlara da bırakamayız ortak işlerimizi. Ayıptır, yazıktır, günahtır. Hem kahramanlara bıraktığımız, devrettiğimiz hangi iş tamama erdi ki bu işimiz hale yola gene kahramanlarca konsun?… Bir yolunu bulup krallara, kaynatalara, dayılara Antigone değil koro olarak hadlerini bildirmedikçe her işimiz, her neşemiz ve dahi tuttuğumuz yaslar böyle yarım yamalak kalacak. Biz de asıl yarayı haysiyetimize almakta olduğumuzu inkâr ederek “bugün de içimde bir sıkıntı var, böğrümde bir öküz mü oturuyor ne, ne olacak bu memleketin” hali diye mırıldanmaya devam edeceğiz.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus