Aydın Selcen yazdı: Kandil’le müzakere zorunlu mu ya da öncelik mi?

Başlıktaki soru düşünceyi tahrik amaçlı. Hatta İmralı da eklenebilir. Eski sorulara yeni yanıtlar üretmek ve yeni sorular da sormak durumundayız. Zira eski meslek hayatımda yeri geldikçe dile getiregeldiğim üzere, ayakkabınıza minik bir çakıl taşı sıkıştıysa belki bacağınız kesilmez ama ayakkabınızdaki taşla da yol yürünmez. Eninde sonunda yolun kenarına oturup o taşı ayakkabınızdan çıkarmak yahut yol yürümekten vazgeçmeniz gerekir.

Ayrıca Kürt Sorunu deyince “tavuk-yumurta” ikilemi hep geçerli: Ülkemiz tam olarak demokratikleşirse mi Kürt Sorunu (kendiliğinden) çözülmüş olur? Yoksa ülkemizin tam olarak demokratikleşmesi ancak Kürt Sorunu’nun çözülmesiyle mi gerçekleşir? Ereğin “yüzüncü yılında cumhuriyetimizin demokrasiyle taçlanması” olduğunu varsayıyorum. Ama “biz bize benzeriz, biriciğiz, başka hiçbir ülkeye de tarih, coğrafya ve toplum yapısı olarak benzemeyiz” kafasıyla bize, o efsunkâr “hassasiyet ve değerlerimize” uyduğu kadarıyla demokrasi değil sözünü ettiğim, tam demokrasi.  

Üstelik bu yolla Kürt Sorunu değil demokrasi açığı sorunu olduğunu savunanlara erişmek olası. Bir kere ortada bir sorun olduğunu teslim veya kabul ettikten sonra ama yeterli ama yetersiz iyi niyetle çözüm arayanlar için sorunu parçalara ayırmak, öncelikleri belirlemek de herhalde akılcı bir yaklaşım. Diplomasi için “mümkünü makulde aramak” diyoruz ya, onun gibi biraz. Tabiatıyla, sözkonusu zihin egzersizi gelecek seçimde iktidarın değişeceği ve başta başkan, yeni iktidarın içten bir çözüm arayışına girişeceği varsayımına dayanıyor. Yoksa yandı gülüm, keten helva.

Bugün gelinen aşamada alet sandığına el gidince epeydir yalnızca güvenlikçi politikaların uygulanması yeğleniyor. Ankara’da utangaç biçimde “güvenlikçi politikalar” denilince davulun sivillerin ve seçilmişlerin boynunda, tokmağın ise atanmışların ve asker başta güvenlik bürokrasinin elinde olduğu bir fiili “vesayet” durumu anlaşılır. Bu denklemin oluşumunda biraz da ecdad yadigârı “ordu seferde gerek” sigortasının da payı vardır. Aksi takdirde yürütülen işlere Rufailer, zinde güçler karışır. Gölgesi, arka koridoru pek boldur o Ankara labirentinin.

Münhasıran güvenlikçi politikaların tercihi siyaseten sorgulanabilir ve onu yapıyoruz da, bu politikaların alanda yarattığı değişiklikler üzerinde durmuyoruz. Yeni ve daha kapsamlı yaklaşım önerince de, çoğunlukla ayaklarımız yere basmıyor veya kendiliğinden bir “barış süreci” canlandırıyoruz gözümüzde. O sürecin tanımlanması ise dönüp, dolaşıp eski (2013-15) ve baltalanmasındaki FETÖ parmağı ne sorgulanan, ne aydınlatılan diyalog dönemiyle kısıtlı kalıyor. Oysa “artık yeni şeyler söylemek lazım cancağızım, dünle gitti ne varsa düne dair” -falan filan.

Zamanında Ceylanpınar (22 Temmuz 2015) saldırısında benim gibi “PKK’nın daha önce böyle bir eylemi yok, zamanlama da saçma” diye düşünen keklikler Kandil’in sıcağı sıcağına yaptığı üstlenme açıklamasıyla ayazda kaldıydı. Bu defa Mezitli saldırısının ardından Edirne’den Selahattin Demirtaş’ın zamanlı ve yerinde kınaması keza benim gibilere rahat soluk aldırdı. Üzerine Duran Kalkan’ın kaba saba, yakışıksız ifadeleri ve Lekolin’de çıkan saldırgan içerikli yazı gibi gelişmeler, çözüm isteyenlerin kiminle yan yana ama kime karşı konumlanması gerektiğini de bana göre berraklaştırdı.

PKK’nın yalnızca Türkiye’de değil, Irak’ta da başının sıkıştığı, Suriye’deyse artık o özerklik hayallerinin esamisinin pek okunmadığı ortada. Başka deyişle, ulusal güvenlik tehdidi –ki bu hiçbir zaman varoluşsal nitelikte değildi- büyük ölçüde bertaraf edilmiş durumda. Devletin ilelebet sahibi oldukları iddiasındaki kişilerinse Kürt Sorunu’nu ikili yahut iç güvenlik tehdidi olarak sınıflandırmakta, kesinlikle siyasallaşmaması ve uluslararasılaşmamasında kararlı oldukları belli. Anamuhalefetse dağarcığının kısıtlı, ufkunun dar ve tasavvurunun yetersiz olduğu izlenimi veriyor.

Esasen akim kalan süreç sırasında da düzenli bir orduyla savaşı çağrıştıran terimler kullanılıyordu: Çekilme, ateşkes vb. Dağarcık dediğim dil önemli. Örnekse, isyan bastırma ile terörle mücadele aynı kavram değil. Komşu ülkelere düzenlenen dal-çık, gir-kal operasyonların kısmi de olsa işgal değil “özel harekât” olarak adlandırılması gibi. Bilerek çarpıtarak, abartarak karşılaştırabiliriz: Putin de Ukrayna’yı istila, işgal, ilhak girişimini savaş değil özel harekât olarak tanımlıyor. Kullanılan dilde sadeleşme, seçilen sözcüklerde özen yalnızca nereye gittiğimizi ve ne yaptığımızı bilmek bakımından değil toplumun sürece katılımı ve süreci sahiplenmesi bakımından da gerekli.

Özetle diyeceğim PKK’ya bir panzehir aranıyorsa, toplumsal tabanları örtüşse de, onun en halisi HDP. Özerklik de özgürlük ve demokrasi gibi sürekli fazlası istenen, mükemmelleştirilmesi gereken süreçler. Aranan bir denge durumu değil. Yenilgiye uğratmak da değil. Birlikte yol almak. Öyleyse verili durumda ve yarın iktidar değiştiğinde/değişecekse omurgasını muhtemelen CHP-İYİP devletçiliğinin oluşturacağı ve dümende yine muhtemelen Kemal Kılıçdaroğlu’nun oturacağı yeni yönetici mürettebat ne yapsın, ne yapmalı?

Önce “verili durum” neymiş, ona bakalım. Elde çekiç PKK’nın geriletildiği, Mezitli gibi “desperado” tarzı tekil eylemler dışında varlık gösteremediği ve dolayısıyla kendine atfettiği anakronik “kır gerillası” niteliğini büyük ölçüde hatta neredeyse tamamen yitirdiği ortada. Bununla birlikte, o “eldeki çekicin” anayasada bulunan gösteri ve yürüyüş hakkı başta tüm hak ve özgürlüklerin askıya alınması, fiili bir OHAL uygulamasının sürdürülmesi, giderek demokrasinin biz yaklaştıkça uzaklaşması için araçsallaştırıldığı da öyle.

Bu sözde çöktürmenin, boğuntunun, ketemperenin, karanlığın sancak örnekleri tutsak-rehineler Kavala ve Demirtaş ile İMC TV’nin akıbeti. Kayyumlar, Sansür Yasası, Sur vs. derken tam liste yapmaya kalksak, içinden çıkamıyoruz, o haldeyiz. Demek ki iktidar adaylarından beklentimiz “gönlümüzce tüvit ve tüvitler atabilmenin” çok ötesinde. Çatlamış dudaklarımızı ıslatmak değil kana kana su içmek istiyoruz. “Şuur ve tasavvur” diye sayıklayıp durmam bu yüzden.

Somut önerilerim: En azından mevcut anayasaya uymak. Terörle Mücadele Kanunu’nu tam üyelik adayı olduğumuz Avrupa Birliği’yle (AB) uyumlu hale getirmek. Kurucu üyelerinden olduğumuz Avrupa Konseyi’nin (AK) imzaladığımız yerinden yönetim sözleşmesinin tümünü çekincesiz benimsemek. Samim Akgönül hocamızın şurada bir katalog hatta neredeyse bir taslak program gibi sıraladığı adımları atmak.

Suriye ve Irak’ı Suriyeli ve Iraklılara bırakmak ve ulusal güvenliğimizi sınırötesinde değil olması gerektiği gibi sınırlarımızın tam güvencesini koruyarak sağlamak. Suriye ve Irak Kürtlerinin varlığını varoluşsal bir tehdit değil (istenen oysa) kendiliğinden bir “tampon bölge” güvencesi olarak algılamak. Suriye, Irak ve İran’dan Batı’ya düzensiz göç hattı, ara durak, kalıcı menzil olmak, onlara para karşılığı yurttaşlık satmak yerine o ülkelerin AB’ye açılan nefes borusuna ve laik demokratik esin kaynağına dönüşmek.

Özcesi, bu ve benzeri hamleleri sürekli ama peyderpey değil süratle ve hepsini eşanlı yaparak, demokrasi ve özgürlüğün sürekli bir mükemmelleştirme çabası gerektirdiğini, sürekli bir halkoylaması demek olduğunu da bilmek, ortak geleceğimizi birlikte kurarak anayasal yurttaşlık hedefinden şaşmadan ilerlemek. “Verili” dediğim durum, bu betimlemeye çalıştığıma evrildiğinde ne Kandil ne İmralı’yla ülkemizin geleceğini müzakereye gerek kalacağını sanmıyorum.

Böyle olursa otuz küsur yıllarını dağda, hayatlarının büyük bölümünü hapiste geçirmiş ve dogmatik bir inanç dizgesine körü körüne bağlı kişilerce yönetilen “kült” benzeri silâhlı bir örgütün Kürt yurttaşların hür iradesini artık temsile aday olamayacağını veya gasp etmeye yeltenemeyeceğini de düşünüyorum. Bu tür bir girişime önce kitlesel “beyaz” mitinglerle güneydoğu bölge halkının da, kentlileşmiş Kürt gençlerin de “edi bese” diyerek güçlü biçimde karşı çıkacağına gönülden kaniyim.

Bence “pazarlık” ve iktidar mücadelesi siyasetin özü. HDP’nin başat ödevi de her zaman ve her koşulda “onurlu muhalefet” değil, aksine her zaman ve her koşulda iktidarın görünen ya da örtülü ortağı olmak için pazarlık olmalı. Çokça çiğnenmiş tükürülmüş bir alıntıyla sözümüzü bağlayalım. Fransız Devrimi’nin ardından Brunswick Dükü’nün Paris’e (günün koşullarında) iki gün uzaklıktaki Verdun’ü işgali üzerine 2 Eylül 1792’de kıpkırmızı kostümüyle meclis kürsüsüne çıkan Danton şöyle der: “Onları (‘vatan düşmanlarını’ kastediyor) yenmek için bize cüret, daha fazla cüret, her zaman cüret gerekiyor ve (böylece) Fransa kurtulacaktır!”

Bendeniz haşa Danton filan değilim tabii de bugün Türkiye’yi kurtarmak için bize de cüret, daha fazla cüret ve her zaman cüret gerek. En azından düşünceye cüret edelim. Kurtuluş ve yeniden kuruluş dediğimizde neden söz ettiğimizi bilelim. Bize gereken en az çeyrek yüzyıllık bir huzur, içe kapanma değil ama kendimize dönme, aralıksız büyüme değil ama kalkınma, silkinme dönemi. Bunun olmazsa olmazı da Kürt Sorunu’yla yüzleşmek ve onu çözmek. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus