Arzu Yılmaz yazdı: Türkiye’nin yeni Suriye hamlesi – Düştüğü yerden kalkma çabası

Suriye ile ilişkiler son yirmi yıldır hem bölgesel hem küresel ölçekte AKP dış politikasının adeta barometresi haline geldi. Türkiye ve Suriye hükümetleri arasında ortak Bakanlar Kurulu toplantısı düzenlemeye kadar varan gelişmeler, ABD ile ilişkilerde altın çağ olarak nitelendirilebilecek “model ortaklık” sürecinin hem bir gereği hem de elde edilen en somut sonucuydu. O yıllarda Erdoğan’ın yaptığı ”Suriye, bizim Ortadoğu’ya açılan kapımız ve ikinci evimizdir. Türkiye de Suriye’nin Avrupa’ya açılan kapısı ve ikinci evidir” açıklamasından da anlaşılacağı gibi, hedef bir yandan Ortadoğu’da Türkiye’nin önünü açmak, bir yandan da Türkiye eliyle Batı’ya muhalif  kalan nerdeyse tek Arap ülkesi Suriye’yi uluslararası sisteme dahil etmekti. 

Türkiye’nin başta ABD olmak üzere Batı’yla ilişkilerinde yaşanan krizin ilk göstergesi de yine Suriye oldu. Suriye iç savaşına doğrudan askeri müdahale konusunda ABD yönetiminin takındığı gönülsüz tavırla, Türkiye’nin takındığı hevesli tutum arasındaki mesafe kısa sürede “model ortaklık”ın altını oydu. Her ne kadar iki ülke Suriyeli muhalif grupların desteklenmesi ya da Rusya ve İran’ın dengelenmesi konularında bir anlayış birliği içinde hareket ettilerse de Suriye sahasında ortaklar arasında açılan mesafe bir daha kapatılamadı. 

Bu arada, sıklıkla ABD-Türkiye ilişkilerinin bozulmasının nedeni olarak anılan, ABD’nin Rojava Yönetimi’ne verdiği destek aslında bir neden değil, sonuçtu. Zira ABD ve Türkiye arasında Esad rejimini devirme konusunda yaşanan görüş ayrılığı, temelde IŞİD’in ortaya çıkmasıyla krize dönüştü. Türkiye Esad’ı devirmek ve Ortadoğu’da Sünni hegemonyasını tesis etmek için IŞİD’i bir fırsat olarak görürken, ABD IŞİD’i küresel bir tehdit ve yok edilmesi acil ve zorunlu bir hedef olarak tanımladı. Daha da önemlisi, Esad rejiminin muhalifler eliyle de olsa devrilmesini IŞİD’le mücadele önceliği gereği gündeminden çıkardı. Zaten çok geçmeden Suriyeli muhaliflere verdiği askeri eğit-donat desteğini de geri çekti. Dolayısıyla, ABD-Rojava Yönetimi arasındaki işbirliği de bu gelişmeler çerçevesinde “tesadüfi bir müttefiklik” olarak kuruldu. 

Suriye aynı zamanda, AKP dış politikasında “eksen kayması” olarak tartışılan politikaların başladığı ve şekillendiği bir sahaydı. Yalnızca Rusya’yla stratejik işbirliği tercihleri değil, militarist dış politika pratikleri de ilk kez Suriye’de hayata geçirildi. 

Anlaşılan o ki Türkiye bugün dış politikada “normalleşme” çabalarını da yine Suriye üzerinden test edecek. Biden Yönetimi’nin ABD’de işbaşına gelmesinden kaynaklanan ve fakat ekonomik kriz nedeniyle bir zorunluluk haline gelen “normalleşme” hamlelerini, Türkiye önce İsrail, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın kapılarını çalarak başlattı. Daha doğrusu başlatmak zorunda kaldı. Çünkü “normalleşme”nin asıl adresi Washington’daki kapılar Tayyip Erdoğan’a açılmadı. Deyim yerindeyse, Beyaz Saray’a direk uçuşun mümkün ol(a)madığı koşullarda, Tel Aviv, Kahire, Abu Dabi ya da Riyad aktarmalı bir seyahat planlaması zorunluluğu doğdu. Bu süreçte Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve NATO’nun genişleme kararı, Türkiye’nin önüne önemli fırsatlar çıkardı, ama “normalleşme” ne söz konusu Ortadoğu ülkeleri ile ne de ABD ile arzu edilen düzeyde gelişti.

Bu ortamda, Erdoğan’ın “Bizim Esad’ı yenmek, yenmemek gibi bir derdimiz yok” deyivermesi “normalleşme” adımları çerçevesinde verilen en büyük tavizdi. Zira AKP dış politikasının son on yılını şekillendiren tercihlerin temel kaynağı “Esad gidecek” tutumuydu. Erdoğan’ın bu tutum değişikliği pekala hayatın herkesi düştüğü yerden kalkmaya mecbur bırakmasıyla açıklanabilir.  Ancak, zamanlama açısından yaklaşan seçimlerin belirleyici olduğu söylenebilir. Zira Türkiye’nin Suriye ile “normalleşme”den umduğu en erken sonuç, seçmenin beklentilerini karşılama önceliğine bağlı olarak Suriyeli göçmenlerin geri dönüşünü sağlamak. Fakat girişilen inşaat faaliyetleri eliyle özendirme ya da geri dönüşe zorlama politikaları işe yaramadı. Çünkü Türkiye’nin kontrolü altındaki alanlar güvenli değil. Birbiriyle çatışma içinde sayısız örgüt Suriyeli göçmenlerin nazarında en az Esad rejimi kadar önemli bir tehdit. Öte yandan, ekonomik kriz nedeniyle bu örgütlere aktarılan bütçenin azalmasıyla aralarındaki çatışma daha da derinleşti. Neredeyse her elli kilometrede bir farklı bir gruba haraç vermekten dolayı ticaret yapılamaz hale geldi. Türkiye ne ekonomik ne güvenlik açısından bu alanlarda artık kontrolü sağlayamıyor. 

Aslında Türkiye’nin niyeti bu açmazı Rojava’da yeni bir askeri harekat başlatarak aşmaktı. Fakat Tahran’da yapılan zirvede İran’ın bu konudaki direnci aşılamayınca, Türkiye’nin en önemli finansal kaynağı haline gelen Rusya, Esad’la Erdoğan’ı bir araya getirme önerisini yineledi ve sonuç aldı. Herkesin malumu olduğu üzere, içine düştüğü zorlukları fırsata çevirmekte oldukça maharetli olan Erdoğan nihayetinde Suriye’de bozduğu ilişkileri yine Suriye’de düzeltme yoluna girdi. 

Bu çerçevede, Heyet Tahrir el Şam (HTŞ)’ın bir ay önce Efrin’i kolayca ele geçirmesinin Suriye sahasında etkin tüm aktörler arasında varılan bir uzlaşmaya dayandığı söylenebilir. Bu uzlaşmanın temelinde ise Suriye muhalefetinin çok parçalı yapısını HTŞ eliyle bütünlüklü ve dolayısıyla kontrol edilebilir bir yapıya kavuşturmak yatıyor. Sahada gelişmeleri yakından izleyenler, bu ihalenin HTŞ’ye verilmesinin nedenini, Türkiye’nin doğrudan desteklediği grupların aksine, HTŞ’nin İdlib’de istikrarlı bir yönetim kurmayı becermiş olmasına dayandırıyor. Fakat HTŞ’nin aslında uzun zamandır kötünün iyisi olarak bu role hazırlandığını da söylemek mümkün. Zira bundan iki yıl önce ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey “Biz bunların uzun zamandır uluslararası bir tehdit oluşturduğunu görmüyoruz. Bunlar Esad yönetimiyle mücadeleye odaklanmış durumdalar” diyerek, ABD’nin HTŞ’yi farklı bir kategoride değerlendirdiğinin sinyalini vermişti. HTŞ lideri Colani de her fırsatta hem ABD hem Esad rejimiyle ilgili ılımlı mesajlar vererek bu yakınlaşmayı besledi. Fakat bu arkaplana rağmen, HTŞ’nin Efrin’i ele geçirmesi ardından ABD Yönetimi’nin yaptığı geri çekilme çağrıları açıklanmaya muhtaç. Kimilerine göre, ABD’deki ara seçimler arifesinde ABD, Suriye’de herhangi bir kötü sürpriz riskini almak istemedi. Kimilerine göreyse, ABD Yönetimi Esad rejimiyle bir normalleşme sürecinin başlaması için henüz erken olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla, ABD şimdilik HTŞ’nin Efrin dışındaki alanları kontrol altına almasının önüne geçti. 

Uzlaşmanın bir başka konusu ise Türkiye ile sınır kapılarına Suriye bayraklarının çekilmesi. Bu sınır kapılarının tamamen Esad rejimine devredileceği anlamına gelmiyor. Fakat hem tarafların mutabık olduğu Suriye’nin toprak bütünlüğüne dair taahhütlerin gereğini yerine getirmek hem de Esad rejimini bu yeni yapılanmaya ikna etmek açısından bu sembolik adım önemli. Bir başka sembolik adım da Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki mevcut askeri üslerini korunması karşılığında asker sayısını azaltması. Bu çerçevede, hem Türkiye’nin hem HTŞ’nin ticaret yollarının sorunsuz ve güvenli bir şekilde işletilmesi konusunda Esad rejimine garanti verdiği konuşuluyor.  

Şam’ı ikna etmek için masaya taşınan bir başka konu da Suriyeli göçmenlerin geri dönüşünün sağlanması yoluyla, Suriye’nin kuzeyinin Arap karakterinin yeniden tesisi. Fırat’ın batısında bu gerçekleşti zaten. Fırat’ın doğusu içinse Esad rejiminin HTŞ eliyle kotarılan bu yeni yapıyı kabul etmesi isteniyor, ki hemen herkes Esad’ın Kürtler’e muhalif Araplar’dan daha fazla kin duyduğu konusunda hemfikir. 

Daha önceki bir yazımda yine altını çizmiştim. Aslında ne ABD’nin ne Rusya’nın Suriye’de savaşın sürmesinden herhangi bir çıkarı yok. Siyasi çözüm konusunda ise nihayet Türkiye’nin de uzlaşmaya razı olduğu bu aşamada ABD’nin zamanlamayla ilgili çekinceleri süreci uzatıyor gibi görünüyor. Bu bağlamda, ABD’yi endişelendiren en önemli sorun ise İran’dan çok IŞİD’in yeniden güçlenme potansiyeli. Bu yılın başında Haseke’de yaşananlar IŞİD konusunda rehavete kapılan ABD’yi yeniden alarma geçirdi. Bu durum, ABD’nin Rojava Yönetimi’ne desteğinin artmasına da neden oldu. Konuştuğum ABD’li uzmanlar, Biden Yönetimi’nin Rojava’ya finansal desteği bu yıl yeniden uzatmasının en önemli nedeninin IŞİD’in yeniden güçlenmesi olduğunu vurguladılar. Bu arada, IŞİD tehdidini besleyen en önemli adreslerden Al-Hol Kampı’nın tümüyle tasfiye edilip Irak’a taşınması gündemde. Söylenenlere bakılırsa, Irak’taki yeni hükümet bu planı kabul etti. Hatta kampın Musul’un güneyinde Al-Cada’a şehrinde kurulması düşünülüyor. 

Sonuçta, geçtiğimiz on yılda Suriye üzerinden çok hesaplar yapıldı. Çoğu da tutmadı. Bu sefer tutar mı, gerçekten bir tahminde bulunmak zor. Ama sanırım şu kadarını söylemek mümkün: Türkiye için hem iç hem dış politikada “normalleşme” nin yolu Suriye’ye uğramadan bir yere varamayacaktır. Suriye aynı zamanda Erdoğan için de düştüğü yerden kalkmanın zemini olur mu? Bu soruya yanıt verebilmek için önce Türkiye’deki seçimlerin nasıl sonuçlanacağını görmek gerekiyor. Kim bilir, belki ABD de Suriye’de bir siyasi çözüm için Türkiye’deki seçim sonuçlarını bekliyordur… 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus