Kanına okuma ve yazma virüsü bulaşmış bir insanın, geçimini dışarıdaki sıradan işlerde çalışarak sağlaması oldukça zordur. Yazıdan gelir elde etmesi, üretkenliğini sürdürebilmesi hem de eserlerinin daha geniş bir karşılık bulması açısından önemlidir. Usta yazar Bilge Karasu da yaşamını öğretmenlik, yazarlık, çeviri ve tercümanlık yaparak kazanan isimlerden biri. Ankara’da bulunduğu bir dönemde parası biter ve acilen bir iş bulması gerekir. Ancak bu kez işi arayan değil, işin kendisini bulduğu kişi olur. Karasu’nun eski öğrencilerinden Amerikalı bir profesör, bir grup öğrencisiyle birlikte Muş’ta toplumbilim alanında saha araştırması yapmak üzere Türkiye’ye gelir. Tercümanları da kesin olmamakla birlikte, Karasu’dur.
1960’lı yıllarında ortasında Karasu; gezdiği şehirlerde; dostu, mektup arkadaşı Haluk Aker’e mektuplar yazdı. Yaptığı çevirilerden, okuduğu kitaplardan, tanıştığı insanlardan ve kendi maddi durumundan bahsediyordu. Genelde farklı yerlerde olduğu için bir süre yazacağı mektuplarını Muş’tan gönderebileceğini söyler. “Bundan sonraki mektubum Muş damgası taşıyabilir.”

Bu çalışmalar yaz aylarında gerçekleşecek, herkesin deniz kıyısında, tatil destinasyonlarında geçirmek istediği bu yaz aylarında Karasu; Doğu’nun en sıcak şehirlerinin birinde tanımadığı, dilini bilmediği insanlar arasında geçirecek. Mektuplarından anladığımız kadarıyla yazarın bilmediği yerlere karşı bir zaafı var, merak ediyor, görmek istiyor oraları. “Düşün, hem bilmediğim bir yeri görmek, hem içli dışlı olurcasına bir takım insanlarla konuşarak onları tanımak, hem de para harcayarak yolculuk edecek yerde iş yaparak para kazanmak…”
Yola çıkmadan önce orada zamanını nasıl değerlendireceğini planlar. Nasıl olsa; kendisini araştırmacı gruba göre ayarlaması gerekiyor. Onlardan arta kalan zamanlarımı ancak kendisine ayırabilir, bu da oradaki misyonuna engel olmamalı. Gündüzleri araştırma ekibiyle gezecek, işi bittikten sonra dostlarına mektuplar yazacak, el yazmalarıyla, çevirileriyle meşgul olacak. Muş’ta canı sıkılsa dahi yapabilecek bir şey olmadığını yazar. “Muş’ta değil, kurtlarım, cinlerim depreşse, keçilerim kaçsa bile bir bok yiyemem, bir yere çıkamam. Ancak, sevdiklerimi düşünebilirim. Bu durumda çalışılmaz da ne yapılır?”
Bir Cuma sabahı saat beşte Ankara’dan Muş’a doğru yola çıkarlar. “Muş’a Sivas’tan dolaşarak gitmedik.” Saatler süren yolculuktan sonra konaklayacakları Muş Devlet Hastanesi’nin Kadın Doğum ünitesine bitişik bir odasına yerleşirler. Ekip olarak burada kaldıkları süre boyunca kadın doğum ünitesindeki ziyaretçilerin çıkardığı gürültü, yeni doğan bebeklerin ağlama sesleri, bebeklerini seven annelerin çıkarttıkları ilginç sesler, bebekleri uyutmak için söylenen ninniler… Karasu ve arkadaşlarını çok rahatsız eder.
Bu seslerden kaçan Karasu hastanenin ön tarafına soluklanmak için çıktığında şahit olduğu manzara onu çok korkutur, korkudan titrer aynen. Gece, vurulmuş bir delikanlı getirmişler hastaneye, ameliyatla beş kurşun çıkarmışlar ama kurtarılamamış. Ölen gencin kardeşlerinden birisinin cesedi yakın köylerin birinde, diğer kardeşin ölüsü de bir korulukta bulunmuş. Kavga; dayı ile yeğenler arasında olmuş, dayılar kendi yeğenlerini kurşuna dizmişler. Kardeşlerin yakınları Muş devlet hastanesinin önünde ağıtlar yakarken Karasu orada onları izler. Not defterine şöyle yazar: “Acaba bir hafta içerisinde kaç kişinin ölüsü bulunacak, kaç kişi yarı ölü hastaneye getirilecek. Burada hâlâ aşiret yapısının yasaları işler.”
Yazarın değerlendirmeleri, mektupların yazıldığı dönem açısından Muş’un toplumsal yapısını yansıtıyor olabilir. Ancak günümüzde tablo büyük ölçüde değişmiştir. Yaşanan sosyal, siyasal ve teknolojik dönüşümlerle birlikte insanlar daha bireysel bir yaşam anlayışına sahip. Özellikle Muş özelinde konuşacak olursak, aşiretlerin eski belirleyici etkisini büyük ölçüde yitirdiği söylenebilir. Bugün aşiretler daha çok isim olarak varlıklarını sürdürmekte, günlük hayat üzerinde eskisi kadar bağlayıcılıkları yok. Hatta aynı aşirete mensup gençler bile birbirini tanımamakta ya da aralarında herhangi bir aidiyet hissedememekte.

Bir buçuk ay süren inceleme ve araştırmalarda Karasu, köy köy dolaşır. Çalışmaları oldukça yoğundur; her gün en az 100 km yol kat eder. Ancak 60’lı yılların Muş köy yollarının bozukluğu düşünüldüğünde, bu mesafe olarak değil, zaman bakımından çok daha uzundur. Günde en az üç köyde incelemelerde bulunur. Uzun süren bu yolculuklarda ise köylere gidip gelirken kitap okur, notlar alır ve düşünmeye zaman ayırır. Kitap, gazete, dergi okuyabilecek birkaç saatlik zaman yoksunluğunu bu şekilde kapatıyor. Bazı mecburiyetler, kişinin kendisini anlamlı işlere adaması vb. üretken yollarla gerçekleşiyor.
Amerikalı Profesör; araştırma yapmadıkları günlerde Muş’un dağlarına çıkar, gezer, Muş’un tarihini araştırır, yerli halkla konuşur, geleneklerini, göreneklerini, kültürel rutinlerini öğrenmeye çalışır. Buna benzer benim de bir gözlemim oldu. Adıyaman depreminden yaklaşık iki ay önce Adıyaman’ı otostop şeklinde gezerken, Nemrut Dağı’na gündoğumunu seyretmeye gittim. Etraf aydınlık olunca insanlar ellerinde telefon durmadan fotoğraf çekiyorlardı. Yanlış anlaşılmasın antik kentteki harikulade taş heykellerin değil, onların yanına geçip kendilerini çekiyorlardı. Acaba kimse bu tarih harikasını merak edip levhalardaki bilgileri okuyorlar mı diye merak ettim, etrafıma baktım. İki tane yabancı turist hariç herkes fotoğraflarla ilgileniyordu, yabancılar ise ellerinde telefon yoktu, büyüleyici heykelleri inceliyor, bilgi panolarını okuyor, 2 bin 150 metre yüksekliğindeki Nemrut Dağı’nın zirvesinde doğayı seyrediyor ve oranın tadını çıkarıyorlardı.
Her neyse Karasu’nun yazdıklarına kaldığımız yerden devam edelim. Profesörün peşine eski hocası Karasu takılır, elinde kitap ve not defteri. Muş ovasını seyreder, ağaçlar arasında akan buz gibi suyun sesini dinler, yazacağı mektubuna malzeme bulmak için bir şeyler karalar, fotoğraflar çeker, hayaller kurar. Onun hayallerinin sınırı yoktur. Bunlarla eş zamanlı olarak; hastanede oturup raporları çevirmekte, bol bol gözlem yapmaktadır. “Hastane başhekimi Agatha Christie okuyor.”

Buradan kazandığı para da suyunu çekince, on beş günlük, ücreti iyi olan bir iş Ankara’da çıkar, bu vesileyle tekrar Ankara’ya döner. Kısa bir süre yaşamını sürdürdüğü Muş’ta herkesin Kürtçe konuştuğunu, gizlice şarkılar söylediğini gören Karasu, bölgenin sosyo-kültürel, politik ikliminden çok derinde etkilenir. 28/9/1966 tarihli, Ankara’da yazdığı Karanlık Bir Yalı’ya isimli mektubunda; Adıyamanlı Aker’e (mektuplarından öyle anladım), Kürtçeye ne kadar hâkim olduğunu, Kürtçe bilmiyorsa muhakkak öğrenmesi gerektiğini tembihliyor. “He, Kürtçen nasıl? Biraz ilerledin mi? Onu ilerletsen… aklını başına toplamıyorsun, çocuk. Böyle fırsat bir daha ele geçmez. Hem Kürtçe bilgin, arada bir benim de işime yarayabilir kökler bakımından. Öğren, öğren…”
Bilge Karasu’nun Muş’ta yaşadıkları, öğrendikleri, buradayken gittiği Tatvan, Bitlis gibi çevre iller; onda unutulmaz izler bırakır, kendi tabiriyle onu artırır. Bilge Karasu’dan bir alıntıyla noktalayalım: “Tuttuğum notlar biriktikçe birikiyor. Döndüğümde, kendimi gerçekten artırabilmiş bir insan olacağım.”
Keyifli okumalar…













