Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Ege Asutay “Ben iyiyim, memleket kötü!” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Almanya’da yaşadığım şehir Jena’dan yaklaşık 30 kilometre ötede, doğu eyaleti Saksonya-Anhalt’taki 6 Eylül eyalet parlamentosu seçimlerinde, eyalet iç istihbaratının aşırı sağcı olarak sınıflandırdığı Almanya için Alternatif (AfD), eyalet genelinde oyların yüzde 43,8’ini aldı, yani 83 koltuğun 39’una sahip oldu. Çoğunluğa ulaşıp hükümet kurabilmesi için ise üç koltuğa ihtiyaç duyuyor. Seçim bölgeleri özeline bakıldığında Zeitz örneğinde olduğu gibi bazı yerlerde yüzde 53,5’e ulaşan oy oranları dikkat çekti.
Bu kavraması görece kolay rakamlar dışında, Hristiyan Demokrat Birliği’ne (CDU) yakın Konrad Adenauer Vakfı’nın seçim analizindeki bir başka rakamı da ele almakta fayda olabilir: Tahminlere göre, bir önceki seçimde sandığa gitmemiş 170 bin kişi bu kez oy kullanmayı tercih etti ve daha önce hiçbir merkezi yönetim deneyimi olmamış bir partiye güvenini göstermiş oldu. Diğer bütün Alman partilerinin bu spesifik kesimden topladığı oy sayısı ise 96 bin ile sınırlı kaldı.
“Bizim seçmenimiz” yanılgısı
İster Türkiye’de olsun ister Almanya’da, her siyasi aktör sandığa gitmeyeni kendi seçmeni sanır. Aslında bu, siyasal ekonomi perspektifinden bakıldığında bir anlam kazanabilir, çünkü Anthony Downs’a göre partiler oylarını maksimize etmek isteyen aktörlerdir. Bu yüzden kazanabileceklerini düşündükleri herkesin, sandığa gitmeyenler de dahil, peşine düşerler. Lakin, –her kesim için olduğu kadar– bu kesimin isteklerinin tamamı bilinemez, çünkü Friedrich Hayek’e göre “bilgi”, toplumda dağınık bir biçimdedir ve hiçbir merkezi otorite herkesin ne istediğini net olarak bilemez ve –şayet bilebilse bile– Kenneth Arrow’un İmkânsızlık Teoremi’nden bilindiği üzere, herkesin farklı istek ve arzularını karşılayacak tek bir politika paketi üretemez. Bu yüzden politikacılar, kendi sundukları politikalara olan talebi yanlış yorumlamaya yatkınlardır ve genellikle alınan bir siyasi kararın yarattığı maliyetlerin idrakinde de yanılgı yaşayabilirler.
Bu reel durumun siyasal söylemdeki basitleştirilmiş karşılığı iktidarın dilinde genellikle “küskünlerimiz” olur, muhalefet için ise “henüz ulaşamadığımız kitle”. Eğer bu kitlenin isteklerine gereken önem verilmezse –ki parti içi ve partiler arası çıkar çatışmasında epey mümkündür–, karşılanmamış “talepler”, siyasi girişimci olarak da adlandırılabilecek popülist siyasi aktörler tarafından sunulabilir. Bu bilgilerin ışığında, Alman kamusal yayın kuruluşu ARD için Infratest dimap’in yaptığı seçim öncesi ankete bakacak olursak, halkın bazı derin sorunları nasıl algıladığını görebiliriz: AfD’yi destekleyenlerin yüzde 83’ü Doğu Almanların hâlâ pek çok yerde ikinci sınıf vatandaş olduğunu düşünüyor, yüzde 66’sıysa hak ettiğinden azını aldığını söylüyor. İşin dikkat çekici tarafıysa, Doğu Almanların ikinci sınıf vatandaş olduğu duygusunu CDU destekçilerinin yüzde 68’inin, Sosyal Demokrat Parti (SPD) destekçilerinin de yüzde 65’inin paylaşması. Yani ortak bir adaletsizlik algısından bahsedilebilir. Bu çözümlemesi karmaşık ama somut problemleri en yüksek sesle sahiplenen parti ise seçimlerden zaferle çıktı. Lafın özü, insanların belirsizliğe olan zaafı da göz önünde tutulduğunda, kararsız seçmenler ikna edilmeyi beklese bile, yaşadıkları soyut kayıpları ilk kim onların duymak istediği o kolay ve basit dille ifade ettiyse, seçimin galibi de o oldu.
Bu insanlar gerçekten yoksul mu?
Kısmen diyebiliriz. ZDF için Forschungsgruppe Wahlen’in yaptığı seçim öncesi ankete göre Saksonya-Anhaltlıların yüzde 52’si kendi ekonomik durumunu “iyi” bulurken, yalnızca yüzde 12’si “kötü” olduğunu söylüyor. Aynı ankette eyaletin ekonomisini “iyi” bulanlar ise yalnızca yüzde 6. Konrad Adenauer Vakfı’nın seçim analizi bu farkı bilinen bir sözle özetliyor: “Ben iyiyim, memleket kötü.” Kendi ekonomik durumunu kötü bulanlarda AfD’nin yüzde 65 oy almasına ek olarak, iyi bulanlarda yüzde 37 ile birinci parti olması ekonomik açıklamalara bir sınır çekiyor. Gelir işin içinde, tek başına yetmiyor. Gidron ve Hall’un Avrupa anket verisiyle yaptığı çalışma, toplumdaki yerini yitirmiş hisseden insanların sağda da solda da radikal partilere yöneldiğini buluyor. Buradan yapabileceğimiz çıkarım ise kitlelerin kaybettiği asıl şeyin cüzdanda somut olandan önce, insanın toplumda bulunduğu görece konumu olmasıdır.
Peki popülizm bu kitlelere neyi, nasıl vaat ediyor da bu kadar büyük bir fenomen olarak hayatlarımızda yer edinmeyi başardı? Aslında bu süreç oldukça basit: Kafa karıştırıcı ve/veya derin kaynakları olan büyük problemleri çözmek için belirsizliğe yelken açılmalı ve uzun analizler sonucunda elde edilen bulgular neticesinde bazı siyasi, ekonomik veya kültürel reformlar yapılmalı. Bu süreç ise Homo Oeconomicus’un varsayılan tam rasyonelliğinin aksine, sınırlı rasyonellikle hareket eden “gerçek insan” tarafından, sürecin görece uzunluğu ve karmaşıklığı yüzünden kolayca başlatılıp sürdürülemez; sürdürülüp bir çözüm önerisine ulaşılsa bile demokratik yönetim biçiminin kısa vadeli odağı ve farklı görüşler arasında uzlaşma gerektirmesi yüzünden bu önerilen reformlar uygulamaya geçmekte epey zorlanır. Hatırlayacağımız üzere, partiler oylarını maksimize etmek ve iktidara gelmek / yeniden seçilmek istemektedir; bu yüzden kısa sürede iyi sonuç getirebilecek politikaları, uzun vadedeki maliyetlerine rağmen –ve alternatif, uzun vadede yarar getirebilecek reform politikalarına kıyasla– tercih ederler. Popülist partiler ise bu uzlaşma ihtiyacını baştan reddeder; çünkü kesimlerin unutulan isteklerine odaklanıp demokrasi açığını kapattığı argümanına rağmen, bu partiler halk ve kendisi (karizmatik lideri) arasındaki bağın tek temsilcisi olduğunu iddia ederler. Aracı tüm kurumları, yani sivil toplum ve hukuk sistemi de dahil olmak üzere, değersizleştirip aradan çıkarmak ve güçlerini tek elde toplamak isterler. Bu anti-çoğulcu, hatta anti-demokratik sayılabilecek tutumla birlikte, popülist partilerin dikkate aldıkları “farklı görüşler” yoktur; çünkü ya onlardansınızdır, yani “gerçek” halksınızdır, ya da “lanet olası” seçkinler veya yabancılardan birisinizdir. Bunun sağladığı kolaylık ise büyük sorulara basit ve ani rahatlama sağlayan cevaplar verebilmektir: “Sizin hep bildiğiniz düzenin, mahallenizin ve hayatınızın kaybolmasının sebebi dış mihraklar, yani elitler ve yabancılar!” minvalinde söylemler siyasal iletişim çalışmalarına da epeyce konu oluyor.
O halde, bu tür popülist söylemler hedef kitlede tam olarak neyi harekete geçiriyor? ARD anketinde AfD’yi destekleyenlerin yüzde 85’i Almanya’da yaşama biçiminin fazla değişmesinden endişe ediyor, yalnızca yüzde 33’ü de 1990’daki birleşmeyi başarılı buluyor. Inglehart ve Norris buna “kültürel tepki” diyor: Bir zamanlar baskın olan kesimlerin, değişen değerler karşısında yerlerini kaybettiklerini hissetmesi. Noury ve Roland’a göre ekonomik kaygı bu tepkiyi su yüzüne çıkarıyor ve insanları popülistlerin kültürel mesajlarına daha açık hâle getiriyor. Bu tepki bir kez kimliğe dönüşünce onu bırakmanın bedeli yükseliyor, çünkü karakterin parçası olmuş bir kanıdan vazgeçmek egonun bir kısmının ölümü gibidir. Nitekim Alesina, Miano ve Stantcheva’nın altı ülkedeki deneylerinde, göçmenlerin gerçek sayısını ve kökenini öğrenmek insanların vergi ve sosyal yardım konusundaki görüşlerini değiştirmedi, çalışkan bir göçmenin hikâyesi ise biraz daha etkili oldu. Yani yanlış bilinen rakamı düzeltmek, seçmenlerin sormadığı bir soruya cevap vermek anlamına gelebilir. Kabaca, popülizme giden yol şöyle açıklanabilir: Çin’in artan ihracatı gibi bir dış şokla fabrikalar kapanır, hizmetler azalır, gençler göç eder ve bu sarsıntı kültürel tepkiyi harekete geçirir. Bunu fark eden popülist liderler de bir fail gösterip biriken öfkeyi seferber eder. Fetzer’e göre İngiltere’de 2010 sonrası kemer sıkma politikaları olmasaydı, Brexit referandumunu büyük ihtimalle AB’de kalma yanlıları kazanırdı. Dancygier ve ekibine göre İsveç’te bir ilçenin nüfusunun yüzde biri göç ettiğinde radikal sağın oyu yarım puan kadar artıyor. Almanya genelinde ise Arzheimer ve Bernemann’ın araştırmasına göre, insanların yaşadıkları yerin geride bırakıldığını hissetmesi, nüfusun yapısıyla birlikte, radikal sağ tutumlardaki bölgeler arası farkların önemli bir kısmını açıklıyor. Nesnel koşulların payı yok değil, ama belirleyici olan yaşanan yerin nasıl algılandığı.
Somut sorunlar ve popülizmin bedeli
Bu durumda, sorulması gereken önemli bir soruyu dile getirmeliyiz: Bu kadar soyut ve subjektif değerlerin arasında, “geride kalmış” olan yerlerin somut olan problemleri de var mı? Jena’daki Friedrich-Schiller Üniversitesi’nden meslektaşlarım Prof. Dr. Andreas Freytag ve Lena Meyer’le, yaklaşık 400 Alman ilçesinde son iki federal seçimi ve 16 eyaletin seçimlerini incelediğimiz henüz yayımlanmamış makalemizde bulduğumuz en güçlü bulgu, görece geride kalmış bölgelerin altyapı eksikliğinin popülistlere olan oylara etkisi üzerine. Örneğin ilkokullarının onda birini kaybeden bir ilçede AfD, aynı eyaletteki öteki ilçelere göre yaklaşık 1,4 puan fazla oy alıyor, hastane yataklarındaki sayıda azalma olan ilçelerde de benzer bir oy artışı görülüyor. En önemlisi, okulu kapanan ilçelerde seçime katılım da artıyor. İki ayrı veri de olsa, girişteki 170 bin yeni Saksonya-Anhalt seçmenini hatırlarsak, nesnel bir problemin seçim sonuçlarındaki izdüşümünden bahsedebiliriz. Sadece dijital altyapının iyileştirilmesi AfD oylarını paradoksal olarak artırırken, bu eğilim doğuda batının üç katına çıkmaktadır. Yani, dijitalleşme fiziksel mekânın yerini tutmuyor, aksine sosyal medya eliyle popülizm beslenebiliyor.
Görünüşe göre, popülizm hayatımızda bir süre daha yer alacak ve bu yüzden onunla bir yaşamın nasıl olacağından da bahsetmeliyiz. Doç. Dr. Niclas Berggren ve Prof. Dr. Christian Bjørnskov’la Journal of Institutional Economics dergisinde yayımladığımız ve 79 ülkeyi 1970’ten 2019’a incelediğimiz makalemize göre, meclisteki sağ popülist partilerin meclisteki ağırlığı arttıkça sonraki yıllarda sivil alan daralıyor, yani sivil derneklere baskı artıyor ve katılım kısılıyor. Eğer meclisteki çoğunluk da sağ ağırlıklı ise, bu negatif durum yaklaşık iki katı güçlü oluyor. Bu durumun yaşanması görece kolay, çünkü partiler gündemi ve komisyonları hükümette olmadan da etkileyebilirler. Saksonya-Anhalt’taki eyalet meclisinde 83 koltuğun 39’una sahip olan AfD, henüz yönetimde değil ve belki de hiç olmayacak. Önümüzdeki yıllarda bu ilişkinin eyalet düzeyinde de işleyebileceğini öngörebiliriz. Anayasa hukukçusu Sophie Schönberger’in Frankfurter Allgemeine Zeitung’daki (FAZ) yazısına göre de AfD’nin kuracağı bir hükümet, çeşitlilik ve demokrasi için çalışan sivil toplum girişimlerinin parasını kesebilir. Sivil alan daraldıkça, insanları popülizmden koruyan halkalardan biri de zayıflıyor ve popülizmi demokrat maskesinden çıkarıp otokrasiye dönüştürme riski taşıyor.
Popülizmin ekonomik faturası nasıl? Funke, Schularick ve Trebesch 1900’den 2020’ye 51 popülist liderin analizini yaptığı 2023 yılı makalesinde, 15 yıl sonra kişi başına gelirin popülist olmayan bir gidişata göre ortalama yüzde 10 daha düşük olduğunu buldular. Berlin’deki Alman Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü (DIW) ise hesaplamayı Saksonya-Anhalt bağlamına indirmiş. AfD’nin federal programı, Euro’dan ve Avrupa Birliği’nden çıkış da dahil, uygulandığı takdirde eyalette kişi başına yılda yaklaşık 1.600 euro kayba yol açacağını hesaplıyor. Elbette bir eyalet hükümeti bunları tek başına yapamaz, ama hesabın en çarpıcı yanı ise bu maliyetlerin bölgesel dağılımı. DIW’e göre en büyük kayıp, AfD’nin geçen yılki federal seçimde en çok oy aldığı üç ilçede bekleniyor. Girişteki Zeitz’ın bağlı olduğu Burgenlandkreis de onlardan biri. Enstitünün başkanı Marcel Fratzscher buna “AfD paradoksu” diyor: En çok oy veren ilçeler, aslında partinin programından en çok zarar görecek ilçeler!
“O zaman muhalefet de aynı dili konuşsun!” diyenler olabilir, şayet böyle bir durumda makul bir reaksiyon da sayılabilir. Lakin, Saksonya-Anhalt’taki seçimler bize bunun da cevabını verdi: Sahra Wagenknecht’in sol popülist parti Die Linke’den koparak kurduğu Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) oyların yüzde 5,3’ünü aldı, Die Linke ise yüzde 8,6’da kaldı. Seçimden üç gün sonra AfD’yle görüşmeyi kabul eden tek parti de Rusya’ya yakınlık ve yabancılara çekimserlik platformlarında ortaklık gösteren BSW oldu. Bunun yanında bence unutulmaması gereken bir şey de rakibinin argümanını kopyalayanın, bu zemini rakibe kaptıracağıdır. Yasadışı göçmenlerin sınır dışı edilme süreçlerini hızlandıran CDU, yabancılara yönelik bu tutumu dolaylı ve az da olsa meşrulaştırmış olabilir; bu durum da AfD’nin ekstrem görüşlerini çok daha rahat sunmasına ve partiye yakın durup çekimser kalanların oy kararını AfD lehine netleştirmesine zemin hazırlamış olabilir.
Buna karşı en güçlü itiraz, seçim analizi yapan Konrad Adenauer Vakfı’nın kendisinden geliyor: “Almanya çapında bir seçim eğilimi görünmüyor”. CDU, bu ilkbaharda neredeyse aynı siyasi atmosfer içinde Rheinland-Pfalz ve Baden-Württemberg eyaletlerindeki seçimlerde belirgin oy kazandı. Saksonya-Anhalt’taki duruma dair Fratzscher, demografiyi ekonominin önüne koyuyor. Yaşlanan ve gençlerini kaybeden ilçeler AfD’ye daha çok oy veriyor, işsizlik ve gelir ise ikinci planda kalıyor. Bunların hepsi pekâlâ doğru. Ben de bu yüzden Avrupa’nın topyekûn yeni bir aşamaya geçtiğini iddia etmekten imtina ediyorum. Mesele, küresel ölçekte yaşanan yapısal değişimin geride bıraktığı yerler: fabrikası kapanmış, gençleri gitmiş, kamu hizmetleri azalmış bölgeler. Bu türden yerler Türkiye’de de Brezilya’da da var.
Almanya bununla başa çıkabilir mi?
Bu sorunun yazıya pozitif bir hava katmak için doğru an olduğunu düşünüyorum: Büyük ihtimalle evet. Kurt Weyland, 1985’ten 2020’ye Latin Amerika ve Avrupa’da iktidara gelen 40 popülist hükümetin analizinde, yalnızca yedisinin ülkesini otoriter yönetime sürüklediğini buldu. Bu yedi ülkenin çoğunda zayıf kurumlar büyük bir krizle aynı anda sınanmış. Weyland’a göre Batı Avrupa’nın yerleşik demokrasilerinde bu iki koşul da yok, Almanya da bu demokrasilerden biri. Bu yüzden orada popülist bir hükümetin demokrasiyi yıkması düşük bir ihtimale dönüşüyor. Kaldı ki AfD’nin eyalet başbakan adayı Ulrich Siegmund, FAZ’da Mina Marschall ile Justus Bender’in yazdığı gibi, şu anda bir popülist liderin kendini bulabileceği en rahatsız konumda. Karşısında bir çoğunluk olmadığı için suçu başkasına atamıyor, tek başına hükümet kuramadığı için de aylarca reddettiği uzlaşmaya razı olması gerekiyor. Yazarlar, seçim yenilenirse sandığa yeni çekilen seçmenin ikinci kez gelip gelmeyeceğini de soruyor, yani girişteki 170 bin seçmen yeniden evde kalmayı tercih edebilir. Eğer ki Saksonya-Anhalt’ta AfD’nin başını çektiği bir koalisyon görürsek, literatüre göre yaşanacak maddi manevi sorunlar insanlara hem federal düzeydeki hem de diğer eyaletlerdeki seçimler için büyük dersler verebilir. Esas problem, kurumları o kadar güçlü olmayan ülkelerin popülist döngünün vardığı noktadan nasıl geri dönebileceği. Muhalefetler pahalılığı ve enflasyon rakamını tartışırken, popülist seçmenin soyut problemlerini somut düzeyde çözümlemekte etkisiz kalabiliyor.
Bu yazı çıktıktan kısa bir süre sonra Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin de sandığa gidiyor. ZDF’nin yayınladığı 7-10 Eylül tarihli seçim öncesi anketinde AfD, Mecklenburg-Vorpommern’de 37’ye 34 ile SPD’nin önünde, Berlin’de ise üçüncü. Sonuç ne olursa olsun, Saksonya-Anhalt’ın hatırlattığı ders açık: maddi bir kayıp, kültürel bir kırgınlıkla ve onu sahiplenen bir partiyle buluşunca popülist oya dönüşüyor, kimliğin parçası olduktan sonra da doğru bilgi onu kolay kolay değiştiremiyor. AfD’nin yükselişinin tek nedeni bu değil, ama döngüyü kesmenin en erken yeri burası: kayıp kimliğe dönüşmeden, borç yükü yüzünden zor olsa da altyapıya ve sosyal güvenlik ağlarına yatırım yapmak. Popülist olmayan çoğunluğun işi de bu kaybı rakam tartışmasının ötesinde, somut hizmet ve adil bir pay vaadiyle sahiplenmek olabilir.
Kaynakça
Alesina, A., Miano, A. ve Stantcheva, S. (2023). Immigration and redistribution. The Review of Economic Studies, 90(1), 1–39. https://doi.org/10.1093/restud/rdac011
Arzheimer, K. ve Bernemann, T. (2024). ‘Place’ does matter for populist radical right sentiment, but how? Evidence from Germany. European Political Science Review, 16(2), 167–186. https://doi.org/10.1017/S1755773923000279
Asutay, E., Berggren, N. ve Bjørnskov, C. (2026). Do populists erode civil society? Journal of Institutional Economics, 22, Makale e40. https://doi.org/10.1017/S1744137426100769
Asutay, E., Freytag, A. ve Meyer, L. (2026). Do not replace doctors and schools by TikTok: Explaining electoral successes of the German right-wing populists [Yayımlanmamış makale]. Friedrich-Schiller-Universität Jena.
Dancygier, R., Dehdari, S. H., Laitin, D. D., Marbach, M. ve Vernby, K. (2025). Emigration and radical right populism. American Journal of Political Science, 69(1), 252–267. https://doi.org/10.1111/ajps.12852
Fetzer, T. (2019). Did austerity cause Brexit? American Economic Review, 109(11), 3849–3886. https://doi.org/10.1257/aer.20181164
Forschungsgruppe Wahlen. (2026a, 4 Eylül). ZDF-Politbarometer Extra II Sachsen-Anhalt September 2026 [Basın bülteni. Ekonomik durum grafikleri: Neu ve Pokorny, 2026, s. 52]. ZDF Presseportal. https://presseportal.zdf.de/pressemitteilung/zdf-politbarometer-extra-ii-sachsen-anhalt-september-2026
Forschungsgruppe Wahlen. (2026b, 11 Eylül). ZDF-Politbarometer Extra: Enge Rennen bei anstehenden Wahlen. ZDFheute. https://www.zdfheute.de/politik/deutschland/politbarometer-extra-landtagswahlen-berlin-mecklenburg-vorpommern-100.html
Fratzscher, M. (2026). Sachsen-Anhalt zeigt das AfD-Paradox: Strukturschwache AfD-Hochburgen würden unter ihrer Politik am stärksten leiden (DIW aktuell No. 121). Deutsches Institut für Wirtschaftsforschung. https://www.diw.de/de/diw_01.c.1014790.de/publikationen/diw_aktuell/2026_0121/sachsen-anhalt_zeigt_das_afd-paradox__strukturschwache_afd-hochburgen_wuerden_unter_ihrer_politik_am_staerksten_leiden.html
Funke, M., Schularick, M. ve Trebesch, C. (2023). Populist leaders and the economy. American Economic Review, 113(12), 3249–3288. https://doi.org/10.1257/aer.20202045
Gidron, N. ve Hall, P. A. (2020). Populism as a problem of social integration. Comparative Political Studies, 53(7), 1027–1059. https://doi.org/10.1177/0010414019879947
Inglehart, R. ve Norris, P. (2016). Trump, Brexit, and the rise of populism: Economic have-nots and cultural backlash (Faculty Research Working Paper No. RWP16-026). Harvard Kennedy School. https://doi.org/10.2139/ssrn.2818659
Marschall, M. ve Bender, J. (2026, 13 Eylül). Die unbequemste Situation, in der ein Populist stecken kann. Frankfurter Allgemeine Zeitung. https://www.faz.net/aktuell/politik/wahl-in-sachsen-anhalt/ulrich-siegmund-diese-fuenf-aengste-hat-die-afd-nach-seinem-sieg-accg-201202341.html
Neu, V. ve Pokorny, S. (2026). Landtagswahl in Sachsen-Anhalt am 6. September 2026: Vorläufiges Ergebnis [Ekinde Infratest dimap ve Forschungsgruppe Wahlen anketleri] (Monitor Wahl- und Sozialforschung). Konrad-Adenauer-Stiftung. https://www.kas.de/de/monitor-wahl-und-sozialforschung/detail/-/content/wahlanalyse-der-landtagswahl-sachsen-anhalt-am-6-september-2026
Noury, A. ve Roland, G. (2020). Identity politics and populism in Europe. Annual Review of Political Science, 23(1), 421–439. https://doi.org/10.1146/annurev-polisci-050718-033542
Sachs, L. (2026, 5 Eylül). AfD Sachsen-Anhalt «gesichert rechtsextremistisch» – was die Einstufung bedeutet. 20 Minuten. https://www.20min.ch/story/wahlen-sachsen-anhalt-gesichert-rechtsextrem-was-bedeutet-diese-einstufung-103627880
Schönberger, S. (2026, 13 Eylül). Was der Bund gegen eine AfD-Regierung tun kann. Frankfurter Allgemeine Zeitung. https://www.faz.net/aktuell/feuilleton/debatten/moegliche-afd-regierung-in-sachsen-anhalt-was-der-bund-jetzt-tun-kann-accg-201198454.html
Weyland, K. (2024). Why democracy survives populism. Journal of Democracy, 35(1), 43–58. https://doi.org/10.1353/jod.2024.a915348








