Elif Key yazdı: Misafirlik

Makarnaların önündeyim, birazdan sütlerin oraya, oradan son bir tur çiçeklere bakıp, aldıklarımın parasını ödeyip çıkacağım. Vazgeçip limonların oraya gidiyorum. “Merhaba kız kardeşim” diye yaklaşıyor. New York’un delisine merhaba demekle dememek arasında çok kalıp hep yanlış kabloyu kestiğimden sessiz bir merhaba diyorum. Dünyanın en tatlı insanı da çıkabilir, çıldırıp en habis cümlelerini, küfürlerini üstüne başına atabilir. Hızlı hızlı konuşmaya başlıyor. “Kız kardeşim, görüyorsun değil mi? Savaş başladı, her yer yanıyor. Önce salgın, şimdi bu. Yangınları görüyor musun? Uyuşturuyorlar bizi ama o çıktı geliyor. Tanrım, çok şükür, yıllardır beklediğimiz an geldi, bunu çok bekledik kız kardeşim! İsa geliyor, çok az kaldı. Seni, beni, hepimizi seviyor. Kurtarıcımız o, gelecek ve kurtulacağız.” Mavi ameliyat eldivenli ellerini marketin tavanına doğru kaldırıyor. Yanımızda limonlar, arka sırada soğanlar, yamacında biberler dururken müjdeyi patlatıyor. Geliyormuş. Yanlış kabloyu keseceğim elbette. Bazı günler sabrımla kışı yaza çevirebilecekken, o gün “Kusuruma bakmayın ama sizinle aynı şeye inanmıyoruz” diyeceğim tutuyor. Çok şaşırıyor. “Kaybedenlerden olacaksın o zaman” diyor. Savaşlarda benim gibilerin öleceğini, inananların kurtulacağını söylüyor. “Kurtulmak istediğimi kim söyledi?” diyorum. Ben soğanların oradayken, “İsa affedicidir” diye sesleniyor. Böyle anlarda, aklına müzikallerden sahneler getirip bir anda hayat çok tatlı diye neşelenen biri olmadığım için içime atıyorum. Aklım hep daha karanlığa gidiyor. Nasıl olacak? Buradan nasıl çıkacağız sorusunu kafamdan atamıyorum. Aynı ruh darlığını birkaç sene evvel, burada bir piknikte tanıştığımız çocuk da yaşatmıştı. Evden çıkmaktan hiç hoşlanmadığım halde, içime kapanıklığımın yanlış anlaşılma ihtimaline karşılık, yine de kimseye nezaketsizlik etmeyeceğimden emin olduğum, kırmızılı turunculu piknik örtümüzün üstünde belki bir iki kere kıkır kıkır gülüp ötedeki zeytine uzanacağım, beyaz gömlek giydiğim bir gündü. Suriyeli çocuk dibimize oturmuş, ülkesindeki savaşı anlatıyordu. O günlerde bütün şehirler bombalanıyor, yerle bir ediliyordu. Ailesi oradaydı. “Güvendeler mi?” dediğimde, “Bizimkiler çok zengin, onlar her gün taze ekmek, domates, güzel kavun yiyecekler” demişti. Savaş bazı insanlara gelmez diye ekledi. O gün ne zeytine uzandım, ne de güldüm. Aylar sonra bizi bir konuşmasına davet eden mailinde, Suriye’deki savaşın sanata etkilerini anlattığını yazmıştı. İnanmadığı durumun ekmeğini yemekte bir beis görmüyordu. Çünkü Ortadoğu insanı Maalouf’un tarifi gibi biriydi, her şeye üzülen ama hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlardı.

Ama ne yazık ki dünya artık Maalouf’un dediğinin bir başka çeşidine döndü sanki. Artık milyarlarca her şeyle ilgilenen, hiçbir şeye üzülmeyen insanlarız. Hepimiz aynı şeye bakıyoruz. Aynı şeyi paylaşınca sesimizi çıkardık sanıyoruz. Bir yalana hizmet ediyor olmamızın emojisi henüz bulunmadığı için üzgün surat, kırık kalp koyuyoruz. Kapitalist medyanın Ukrayna’daki çatışmaları anlatan haberlerini görüyor musunuz? Bir belgesel gibi, uzakta bir kaplan avını parçalarken kameraman da hareketsiz durur ya, belgeselin en güzel anını yakalamıştır, o günü soğuk birer birayla kapatacaklardır. İşte aynı o anı seyrediyoruz. Kameraman kıpırdamıyor. Bir istasyondan ötekine geziyorlar. Kocalarını, oğullarını, sevgililerini, kardeşlerini geride bırakmak zorunda kalan, ağlayan kadınlar, kucaklarında çocuklar, sınır kapılarına yürürken çekilen bavullar, çocukların sırt çantaları, yanlarına sadece acil ihtiyaçlarını, resmi belgelerini, ilaçlarını, iki tişört ve bir terlik almış insanlara bakıyoruz. Tren vagonlarında yerlerde uyuyan yaşlılar, kilometrelerce araba kuyrukları, gözünü dünyaya bir metro istasyonunda açan bebekler, bir hastanenin bodrum katında kemoterapi gören çocuklar, anneleri de gelmiş. Ne kadar iyi bir şey diyor haberi sunan kadın, hastane izin vermiş, çocukların annelerini de almışlar o bodrum katına, çocuklar annelerine kavuşmuşlar. Kamera çocukların arasında geziyor. Ne çocukların mahremiyetinin ne annelerinin çaresizliğinin bir önemi var. Bunu cesur habercilik sanıyor. Başka bir kanalda İngiliz bir kadın evini Ukraynalı göçmenlere açacağını, bunun çocukları için de harika bir deneyim olacağını, çocuklarının oyuncaklarını paylaşacak olmasından duyduğu sevinci anlatıyor.

O kadar her şeye algoritma yazan dünya, buna çaresiz kalıyor. İnsan o kadın konuşurken, sağdan soldan, terapi merkezlerinin reklamları, çocukları için de yaz okulları duyurularının geçmesini bekliyor.

Farklı bir görüşü, devam eden savaşa alternatif bir stratejiyi, ateşkes ve diplomasi çağrısını dile getiren herhangi bir ses duymamızın imkânı yok. Bunun yerine medya, Ukrayna zaferinin sansasyonel fantezilerini ve bir savaş hattını zorluyor. Bu savaş romantizmi, hepimiz birbirimizin yurduyuz yalanı midenizi bulandırmıyor mu? Birkaç ay sonra, o tren garlarında çiçeklerle karşıladıkları insanların misafirlik de bir yere kadar denilip gönderileceklerini düşünüp canınız sıkılmıyor mu? Çünkü bir süre sonra eve girerken ayakkabılarını çıkaran insanlar evde ayakkabılarıyla dolaşan insanlara batacak. Kapının önündeki üç çift fazladan ayakkabı ev sahibinin asabını bozacak. Adapte olamayanlara, “Size fırsat sunduk, kullanamadınız” denecek. Halbuki herkes bilir. Misafirlik zordur. Ödünç pijama hep dar gelir, kafanı koyduğun yastık çok serttir, ödünç havlu hiç kurulamaz.

Ama fırsat bu fırsat. Bugünlerden kalan hikayelerden filmler, diziler, belgeseller yapılacaktır. O sınıra doğru yürürken çocukların sırtlarına taktığı sırt çantalarını bir müzenin duvarına sabitleyip, sergilerler de. Sınırda düşürülen emzikler, biberonlar, birileri toplamaya başlamıştır bile. On gündür baktığımız ve şu anda sırf şansımızdan bize gelmeyen bir savaşın devamı gelecektir. Başrolde oynayan çocuk Zelenskiy’i harika canlandırmış denilir, çocuğa Oscar verilir, çocuk törene sarılı mavili bir kıyafetle çıkar, belki o zamana Zelenskiy ölmüş olur, fonda onun fotoğrafı girer, gözyaşları, Nicole Kidman’ın elleri ve alkışlar, müzik girer. Ukrayna yerle bir olmuştur.

Çünkü herkes bu hikayenin bir Leonard Cohen şarkısı gibi biteceğini bilir. Zarlar hilelidir, kaptan yalancıdır, gemi su alıyordur, zenginler daha zengin, fakirler daha fakir olacaktır, bir salgın sanıldığından daha hızlı geliyordur ve iyiler kaybedecek, kötüler kazanacaktır.

Elif Key’in önceki yazıları:

Sığınak

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus