Ayşe Çavdar yazdı: Yerli-milli sömürgecilik, kursağımız bir de toprağımız

Hatırlar mısınız ya da izlediniz mi bilmiyorum, “Lie to Me” (Bana Yalan Söyle, 2009-2011) adlı bir dizi vardı. Dr. Cal Lightman (Tim Roth) ve ekibi, insanların konuşurken yüzlerinden kaçırıverdikleri ve normalde pek fark edemeyeceğimiz mikro-ifadeleri yorumlayarak suç vakalarını çözüyorlardı. Bunun için videoları yavaşlatarak izliyor yüz ifadelerine yerleşen sürç-i lisanları araştırıyorlardı. Arada sırada, işlerimde kullanacağım videolar için kendimce kullandığım tekniklerden biri bu. Konuşmacının yalan söyleyip söylemediğini anlamak için değil de halet-i ruhiyesini daha iyi kavramak için başvuruyorum bu yönteme. Mikro-ifadelere de bakmıyorum, muhtemelen anlamam. Görüntüyü yavaşlatarak duyguyu anlayacak zaman yaratıyorum kendime. Ondan da evvel, yaptığım görüşmeleri deşifre eder, yani yazıya dökerken kayıtları yavaşlatarak dinlediğimde konuşmacının duygularının dinleyiciye daha net geçtiğini fark etmiştim. Sahada görüşme yaptığımda, çok büyük bir aciliyet yoksa görüşmeleri kendim deşifre ederim bu yüzden. Görüşme esnasında dikkatimden kaçan bir çok ayrıntıyı, yavaşlattığım konuşmadan bana geçen duyguyla aklıma yazar ve o duyguyla da hasbihal ederim kafamın içinde. Bu sayede o kadar çok oldu ki deşifre metnine dönüp baktığımda, cümlenin, hatta bazen paragrafın olduğu gibi aklımda kaldığını fark ettiğim.

Şimdi bu yazıyı okumaya ara verip, 17 Haziran günü İzmir’de yapılan çiftçi buluşmasında konuşma yapan iki hanımefendiyi yarı yarıya yavaşlatarak izlemenizi isteyeceğim sizden. Hatta isterseniz, onları dinledikten sonra dönmeyin bu yazıya… Çünkü biraz zaman ayırarak dinlediğinizde bu yazının aracılığına da ihtiyacınız olmayacak. Link şurada. Fatma Doğan’ın konuşması 14:47’de başlıyor, Meliha Yılmaz’ın konuşması ise 21:40’ta.

İzlediniz mi videoları? Yoksa üşendiniz mi? Daha önce seyrettim zaten demiş de olabilirsiniz. Fakat benim o konuşmalarla daha işim var. Eşlik eder misiniz?

Yazılı metinleri içerdikleri halet-i ruhiyeyle birlikte anlamak ya da yazdığım metinleri düzeltmek için başvurduğum bir başka yöntemi daha birlikte denemeyi önersem katılır mısınız bana? Çok kolay. Sesli okuyacağız ama hızla ve mırıldanır gibi değil. Durulması gereken yerde durarak. Kendi yazdığımız bir konuşma metnini okuyormuş gibi. O sözleri biz söylüyormuşuz gibi. Buyrun, hep beraber deneyelim.

Biz bunu haketmiyoruz!”

Fatma Doğan’ın konuşması:

“Sevgili arkadaşlar, hepiniz hoşgeldiniz. Önce başkanımız, siz hoşgeldiniz. Böyle bir buluşmadan ötürü herkese teşekkür ediyorum. Ben sesimi duyurmak zorunda kaldım. 2007’de büyükbaş hayvancılığa başladım. Üç inekle başladıktan sonra yükselmeye başladım, 40 ineğe kadar çıktım. Bugün geldiğim nokta, düşüşe geçtim. Her ay beş inek satıp diğer ineklerimin karnını doyurmak zorunda kaldım. Artık buraya geldi (bu esnada elini bıçak gibi yaparak boğazına götürür). Son noktadayım. Başkanım elinden ne gelirse, bizim sesimizi nasıl yükseltir, nasıl Meclis’e taşırsan taşı. Artık dayanacak gücüm kalmadı. Ben bir çekirdek aileyim. Bir oğlum var üniversite mezunu, edebiyat öğretmeni. Türkiye genelinde 450 öğretmen alınıyor bu bölümde. 100 üzerinden 100 puan alsa atanması mümkün değil.Toprağımda çalışmak zorundayım. Hayvanımı büyütmek zorundayım. Ama artık nasıl yaparım bilemiyom. Bilemiyom. Her gün gelen zamlardan psikolojim bile bozulmak üzere. Yeter artık ya, yeter! Nasıl insanlarımız koyun gibi oldu da sesini duyurmuyorlar, nasıl insanlarımız bu noktaya geldi? Nasıl, nasıl anlamıyorum ya! Anlamıyorum. Her gün zam, gübreye zam, mazota zam, yakıta zam. Zam, zam, zam. Ben 57 yaşındayım, bir şekilde hayatımı sürdürebilirim. Genç nesiller ne yapsın? Onları soruyorum. Onların gününü karartmaya ne hakkımız var bizim? Ne hakkımız var ya?! Genç nesillerin önü açılmasın mı, onlar iş-ekmek sahibi olmasın mı? Saman. Şu balyayı bir inek bir günde yer. Gelen misafirime 10 kilo, 5 kilo süt koyuyordum. Evime gelen misafirime. Değil misafirime süt koymak, kendi karnımı doyuramıyorum. Ne olur yani, ne olur? Artık dayanacak gücümüz de kalmadı. Maddi, manevi yıkıldık artık. Ama bu böyle olmayacak. Herkes sesini duyurmalı. Herkes korkuyor konuşmaktan. Niye korkuyoruz? Hakkımızı aramak suç mu? Ne zamandan beri hakkımızı aramak suç oldu? Herkes kendi konuşmasından, kendi gölgesinden korkar oldu. Korkmayacağız. Yetkili yerlere seslerimizi duyuracağız. Birlik olma, dayanışma zamanı. Dayanışma zamanı! Arkadaşlar birlik olalım, beraber olalım. Her yerden sesimizi duyuralım. Bu böyle olmaz. Biz bunu hak etmiyoruz. Hak etmiyoruz! Biz böyle yaşamayı hak etmiyoruz! Az önce arkadaşımızın, başkanımızın dediği gibi, toprağımıza sahip çıkmalıyız. Üç türlü mahsul yetişir bir yılda topraklarımızda. Üç hasat kaldırabiliriz. Ben bu yıl 20 dönüm toprağımın 10 dönümünü ekemedim. Ekemedim, boş yani. Niye boş kalsın? Benim milletim yetiştirsem yese olmaz mı? Arkadaşlar ben burada kendi sorunumu dile getiriyorum. Aslında bu herkesin sorunu. Herkesin sorunu! Son noktayı söylüyorum. Herkesin sesini duyurma zamanı. Sesimizi duyuralım arkadaşlar. Birlik beraber olalım. Lütfen. Çiftçi olarak, Atatürk’ün dediği gibi, “Köylü milletin efendisidir’. Her ay beş inek satıyorum ayakta kalabilmek için. Damımı küçültmeye başladım. Büyüttüm büyüttüm, 2007’de başladım. Sütün litresi 650 liraydı, yemin çuvalı 20 liraydı, ben kazanıyordum, herkes kazanıyordu. Kazanmadık dersek nankörlük olur yani. Allah’a şükür çocuğumu ineklerimle okuttum. Bu noktaya böyle geldim, ama şimdi artık düşüşe geçtim.”

Yavrumu kesime gönderiyorum”

Meliha Yılmaz’ın konuşması:

“Merhabalar, hepiniz hoşgeldiniz. Kadınım, üreticiyim. Süt üretiyorum, et üretiyorum. Sorarsanız 95 lira kesim, 120 lira maliyet. Yem 380, süt 7,5. Ve elimize 7,5 geçmiyor. Masa başında oturanlar sütün fiyatını belirliyor. Niye mi? Oturuyorlar, halkın içine girmiyorlar. Ne yapacağız? Artık zarar etmiyoruz ki. Çünkü battık. Battık! Batan hayvancılık zarar eder mi? Artık zarar yok! Evet, iki üniversite öğrencim var. Enerji mühendisliği okuyor oğlum. Ama sorarsanız dış ülkede bulaşık yıkamaya razı. Alın size beyin göçü. Göçsün gitsin. Nerede ziraat, nerede hayvancılık? Bir de şunu söyleyeyim. Nasıl mı başa çıkıyoruz? Kredi çektim. Her bankadan çektim. Kredi günü geliyor süt alan ineğimi kestirip kredi ödüyorum. Artık kredi alamıyorum. Sonuç ne mi? Çok güzel bir yöntem. Samana senet, yeme senet. Veterinere senet imzalıyorum. Senedimin günü geldiği zaman ineğin altından alıp buzağımı, o benim yavrumu kesime gönderiyorum. Elime ne mi geçiyor? Bomboş. Ama şu güzel. Yarın çocuklarıma ne mi bırakacağım? Bana bir şey olursa senetler, borç bırakacağım. Arkadan gelen nesil yesin betonları. Aslında başka bir tarım mümkün. Bunu dile getiriyoruz ama dinleyen yok. Herkes gözünü kapamış, kulağını tıkamış. Haydi bakalım, buradan çıkınca kaç kişi söyleyecek bunu? Umudumuz 2023. Eğer 2023 yoksa, biz yokuz! Hayvancılık öldü! Yokuz artık! Yokuz! Bilmiyorum, beni anlamışsınızdır. Anneyim, annelik görevimi sanki yapamıyorum. Çocuklarıma verdiğim yetmiyor. Çocuk, ‘Keşke ekonomi okusaydım’ diyor. Gönderdiğim parayı öyle bir değerlendiriyor ki ‘Anne bu ayın sonunu nasıl getirdim?’ diyor. Üniversite öğrencisi bunu düşünür mü? İki tane, düşünün şimdi. Çok sağolsunlar, masa başında karar vermeye devam etsinler. Devam. Biz öldük, battık, zararda değiliz! Bu kadar! Teşekkür ederim!”

Tekrarlar ve yankılar

Her iki konuşmada da tekrar eden bazı cümleler var, sizin de dikkatinizi çekti mi? Onlar altın değerinde eğer söylem analizi yapıyor ve konuşmacının sizin düşüncelerinizi onayladığı değil, kendini sahiden ifade ettiği yerleri arıyorsanız. Profesyonel konuşmacılarda, politikacılarda, propagandacılarda, reklamcılarda vs tersi geçerlidir. Onların tekrarları genellikle taklide ve ezbere dayalıdır. Profesyonel konuşmacıları dinlerken neyi en çok tekrar ettiklerine değil, yarım ağız söylediklerine, farkında olmadan kaçırdıklarına ya da kendilerinden beklendiği halde ısrarla söylemediklerine bakmak gerekir. Buna kimisi niyet okumak diyor. Desinler. İktidar sahiplerinin ya da iktidar sahibi olmak isteyenlerin neye niyet ettikleri konusunda uyanık olmak gerekir. Bu nedenle onların sık sık tekrar ettikleri şeyleri bir kenara ayırıp, ezberdeki Matrix’in nerede ve nasıl yırtıldığını gösteren sürç-i lisanlara bakmak icap eder. Siyasi tarihimiz bir sürç-i lisanlar geçididir. Ama profesyonel olmayan konuşmacılar kendilerini anlatamama endişesiyle yüreklerinden kopan cümleleri, kelimeleri tekrar ederler.

Fatma Hanım’dan başlayalım:

“Ama artık nasıl yaparım bilemiyom. Bilemiyom.”

Okudunuz mu çaresizliği? Biraz şaşkınlığa benziyor değil mi? Hani şu soruymuş gibi duran ukalaca “şaşırdınız mı?” kalıbı var ya, işte onu her duyduğumda ya da okuduğumda sinirlerin tepeme çıkmasının sebebi bu benzerlik. Şaşırma duygusuyla çaresizlik arasındaki alışverişi hafife almamak, yani çaresizliğe alışmamak lazım. Bakın bu örnekteki şaşırma halinin sebebi nasıl da yakıcı. Her yol denenmiş, hiçbiri işe yaramamış. Dizlerinin arkasına odunla vurulmuş gibi Fatma Hanım’ın. Biri ona diz çöktürmek istemiş. O şaşkın, “Bana bu niye yapılır ki? Hele bir devlet kendi çiftçisine, yurttaşına bunu niye yapar ki?” “Nasıl yaparım bilemiyom.” Bitti yani bildiklerim, hepsini teker teker denedim, olmadı. Başta ne demişti hatırladınız mı? “Ben sesimi duyurmak zorunda kaldım.” O “zorunda kaldım” lafı o kadar çok manaya geliyor ki… Ama o anda, yani kürsüde konuşurken, bir de bu yolu deneyeyim anlamına da geliyor. Sustum katlandım, kendi bildiğim yöntemleri denedim olmadı. Bir de bu yöntemi deneyeyim. Konuşayım, halimi anlatayım yani. Belki hep birlikte bir çare buluruz. Kimseyi derdimle yorasım yoktu aslında. Sonra anlattıklarından anlıyoruz bunu. Her şey her zaman kötü değildi, iyi günler de gördüm, nankörlük etmek istemem. Kazandım da kazandırdım da. Ama şu başıma gelene bir mana veremedim, bir hal çaresi de bulamadım…

Hakikaten öyle söylüyor:

“Nasıl, nasıl anlamıyorum ya! Anlamıyorum. Her gün zam, gübreye zam, mazota zam, yakıta zam. Zam, zam, zam.”

Bu sözünü ettiği zamların, sizin sofranıza da geldiğinizi biliyorsunuz değil mi? Farkında mısınız, yalnız kendi adına değil, hepimizin adına konuşuyor Fatma Hanım. Hepimizin hakkını arıyor. Onun çaresizliği bizim felaketimiz çünkü.

Bitmedi daha!

“Genç nesiller ne yapsın? Onları soruyorum. Onların gününü karartmaya ne hakkımız var bizim? Ne hakkımız var ya?!”

Bir çocuğu var yalnızca. Edebiyat öğretmeni olmuş ama atanamıyor. Fakat Fatma Hanım yalnız onun için bir şeyler istemiyor. Oğlu için dilenmiyor. Kendini de ayırmıyor haksızlık edenlerden. Nasıl güçlü bir belagat değil mi? Nasıl sahici! Nasıl ciğerden geliyor! Sanki yırtıyor denizleri, enginlere sığmıyor taşıyor. Kimin denizi o, kimin gemisine ayrılmış? Nitekim diyor ki:

“Herkes korkuyor konuşmaktan. Niye korkuyoruz? Hakkımızı aramak suç mu? Ne zamandan beri hakkımızı aramak suç oldu? Herkes kendi konuşmasından, kendi gölgesinden korkar oldu. Korkmayacağız.”

Ya ne yapacağız?

“Birlik olma, dayanışma zamanı. Dayanışma zamanı!”

Çünkü:

“Bu böyle olmaz. Biz bunu hak etmiyoruz. Hak etmiyoruz! Biz böyle yaşamayı hak etmiyoruz!”

Hak etmiyoruz! Hayır Fatma Hanım, biz bunu hak etmiyoruz! Öyle haklısın ki!

Meliha Hanım’la devam edelim:

“Kadınım, üreticiyim. Süt üretiyorum, et üretiyorum.” Kimim ben? Beni buraya getiren şey nedir? Artık güçsüzlüğüm haline gelmiş gücümün kaynağı nedir? “Kadınım, üretiyorum.”

Meliha Hanım’nın dili acı, çok yetkin kullanıyor ironiyi. Onunla karşılıklı oturup gülmek de ağlamak da bir üçüncü kişiye aynı anda öfkelenmek de insana müthiş bir doygunluk hissi verir muhtemelen. İyi ironi düşünceye doygunluk kazandırır çünkü. Kötüsünün şerrinden kaktüs dikenine sığınırım. Bakın nasıl güçlendiriyor Meliha Hanım’nın belagatini ironi: “Artık zarar etmiyoruz ki çünkü battık. Battık! Batan hayvancılık zarar eder mi? Artık zarar yok!”

Nebati demişti ya, “Türk Lirası daha fazla değer kaybedemez, dibi gördü” diye. Hah, o dediği halin ne manaya geldiğini Meliha Hanım’a sorabilir rahatlıkla. “Artık zarar etmiyoruz ki çünkü battık. Battık! Batan hayvancılık zarar eder mi? Artık zarar yok!”

Yok Meliha Hanım, siz batmadınız, bile isteye batırıldınız. 20 yıldan fazladır süren bir tuzaklar silsilesinin sonucu bu… Size kötülük edildi. Meliha Hanım benden iyi biliyor bu kötülüğün nasıl yapıldığını. Her bir ekleminde hissetmiştir emeğine-ekmeğine vurulan darbeleri. O darbelerle mücadele etmekten yorgun. Tıpkı Fatma Hanım gibi o da bildiği bütün yolların boşa çıkması karşısında şaşkın. Anlatıyor:

“Nasıl mı başa çıkıyoruz? Kredi çektim. Her bankadan çektim. Kredi günü geliyor süt alan ineğimi kestirip kredi ödüyorum. Artık kredi alamıyorum. Sonuç ne mi? Çok güzel bir yöntem. Samana senet, yeme senet. Veterinere senet imzalıyorum. Senedimin günü geldiği zaman ineğin altından alıp buzağımı, o benim yavrumu kesime gönderiyorum.”

Tekrarlayan kelimelerin sonunda gelen hikâyeye bakalım: Kredi, banka, kredi, kredi, kredi, senet, senet, senet, senet, “Yavrumu kesime gönderiyorum.”

Senet kelimesi ne getiriyor aklınıza?

Benim aklıma anayasa geliyor mesela. Yasalar geliyor. Her biri, birbirimize verdiğimiz birlikte yaşama sözünün nasıl hayata geçeceğine dair düzenlemeler. Eşitler arası bir senet söz konusu olduğunda ve taraflardan biri uymadığında, eğer ortaya çıkan nizayı çözecek biri de yoksa olabilecekleri düşünün. Ya sineye çekeceksiniz yediğiniz kazığı ya da gidip kendiniz hesap soracaksınız. İki yol da çaresizlik ifadesidir. Peki size borçlu olan taraf sizden güçlüyse ne olur? Böyle bir durumda uğradığınız haksızlığı sineye çekmenin anlamı nedir? Peki ya nasıl hesap sorarsınız size verdiği taahhüdü yerine getirmeyen muktedirden?

Ana muhalefet partisi CHP’nin genel başkanı ve hal-i hazırdaki anaakım muhalefet ittifakının kurucusu Kemal Kılıçdaroğlu 2017’de bir hesap yapmış: “Tarım Kanunu 21’nci madde diyor ki: ‘Milli gelirin en az yüzde 1’i oranında çiftçiye destek verilir.’ Milli gelir ne kadar? 800 milyar dolar. Yüzde bir? 8 milyar dolar. Çiftçiye verildi mi? Hayır…”

Doğruluk Payı sitesi araştırmış:

“TBMM’de gerçekleşen bütçe görüşmelerinde 2018 yılında tarıma ayrılan toplam destek miktarı 14,8 milyar lira olarak duyuruldu. 2016 yılında Türkiye’nin GSYH’si (alıcı fiyatlarıyla) 2 trilyon 608 milyar liraya ulaşmıştı. Bu durumda Tarım Kanunu 21’inci maddesine göre tarımsal desteklerin 26 milyar lira seviyesinde olması beklenirken, açıklanan 14,8 milyar liralık destek miktarı olması gerekenin 11,2 milyar lira altında kaldı. Bir başka deyişle 2018 için öngörülen tarımsal destekler, olması gereken tutarın yüzde 57’sine denk geliyor. Ancak bu durum yeni değil. Uzun yıllardır tarım ekonomisi ile ilgili yazılar yazan Ali Ekber Yıldırım, Tarım Kanunu’nun çıktığı 2006’dan beri, verilen tarımsal desteklerin GSYH’nin yüzde 0,5’ini geçmediğini ifade ediyor.”

Borçlu olan Meliha Hanım değil yani. Devlet bir taahhütte bulunmuş, bir yasa yapmış, yani senet imzalamış ve o çok sevdiği kalıpla söyleyelim: “Gereğini yerine getirmemiş.”

Yerli-milli sömürgecilik

Bütün bu olanların, şu yaşadıklarımızın bir adı var… Dağımızın taşımızın, toprağımızın aşımızın üç-beş şirketin, birkaç bin ailenin cebine girecek fazladan ve hak etmedikleri birkaç milyon dolar için ona buna ucuza peşkeş çekilmesi hali. Ve bu hale eşlik eden kösnül imparatorluk düşleri, uzayı fethetmeceler, kameralar karşısında aleme kafa tutup, ülkenin egemenlik haklarını gene 3-5 milyar dolarlık swap imtiyazı için ihlal etmeler. Bunun adı bildiğiniz sömürgecilik. Yerli-milli oldukları vesvesesiyle sahip oldukları ayrıcalıkları kimselerle paylaşmak istemeyenler tarafından yapılanına da yerli-milli sömürgecilik diyoruz.

Yukarıda andığım konuşmaların yayıldığı videolarla aynı ekranda gördüm defalarca Türkiye’nin Afrika’nın güneyinde ve Latin Amerika’da tarım yapmak için toprak kiralayacağını. Hatta dünyanın iktisadi ve siyasi vaziyeti bizden beter durumda olan tek ülkesi hükmündeki Venezuela’nın başkanı Maduro’yla ilgili haberlere iliştirilmiş bir de ibare vardı. Orada kiralanacak olan topraklara “Turkish Land” denecekmiş. Peh peh peh! Somali’de de toprak kiralanacakmış güya. O haberin civarında da Ankara’daki bir Somali lokantasının tabelasındaki renklerin sakıncalı bulunması yüzünden polisçe badanalanmasına ilişkin videolar dolaşıyordu.

Türkiye’de işe kendi köylüsünü bitirmeye yemin ederek başlamış bir iktidar, bütçeden köylülüğün vazgeçilmez parçası olduğu tarımsal üretim için ayırdığı parayla gidip başka ülkelerin topraklarında tarım yapacak. Neden? Çünkü tarımı, çiftçiyi, köylüyü baş belası olarak görüyor. Taaa en başından beri öyle görüyor. Hepsi öyle gördüler. Buradaki çiftçilerin çocukları topraktan kopup ucuz ve savunmasız sanayi ya da hizmet sektörü işçisi olacaklar, o ülkelerin köylüleri de boğaz tokluğuna bizim buranın yerli-milli sömürgecilerine çalışacaklar. Neden? Çünkü her iki taraf da kendi toplumlarına düşman. Apaçık düşman! İhraç edilecekmiş oralarda yapılan tarımdan elde edilen ürün. Nasıl? Sanayi hammadesi olacak türde tarım yapılacakmış oralarda. Sonra o ürünler Türkiye’ye getirilecekmiş. Buradaki fabrikalarda işlenecekmiş. O fabrikalardan çıkıp dünyaya ihraç edileceklermiş. Kim kazanacak bunca karmaşık işten? Türkiye’de o türlü yapacak tarım toprağı yok mudur diye sormayacağım. O türlü tarımın dünyanın her yerinde iyice dikkatli yapılması gerekir. Hele gıda krizinin ufukta belirmeyi geçin, dünyanın müreffeh birkaç ülkesi hariç her yerde başlıca ve en yakın tehlike olarak kaydedildiği şu günlerde. Plantasyon açacak yani görklü devletimiz başkalarının topraklarında. Belki ormanlarını kesip tarlalaştırarak, sularını özelleştirip oraların yerli ahalisini yerinden ederek. Buradakinden bile ucuza işçi çalıştırarak. Bizim çiftçilerimize aktarmadığı bütçe payıyla yapacak bunu. Kim kazanacak? Hep kazananlar… Adım gibi eminim ilgili ihaleleri adını sıklıkla duyduğumuz birkaç kör olası şirketin kazanacağından… Kazanacığından mı? Onların elde ettiği türden paraya, güce kazanç denir mi ki? Her halleri ayrı ziyan!

Tarım mevzuları açıldığında göz göre göre, hatta gözlerimize soka soka yapılmış binlerce her biri ayrı ayrı haince işin vardığı noktayı düşünüp öfkeleniyorum. Gözüm dönüyor resmen. Müşterek kötülüktü bütün yapılanlar. Hepimize, gelecek kuşaklara, yalnız insanlara değil börtü böceğe, ağaca kuşa, toprağa, solucana, her şeye yapılan haince kötülükler serisiydi.

Her bir kötülük de açık bir hasetin göstergesiydi. Kimse kusura bakmasın, özgürlüklerin, özerkliklerin en büyüğü ve en genişi kendi yiyeceğini üretebilme gücünden doğanıdır. Günde üç, bilemedin iki öğün o sofranın başına oturur çünkü her insan. Daha düne kadar köylü olanların çok büyük bir bölümü bu yüzden nefret ederler geride bıraktıkları köyden, topraktan, hayvandan, bütün o yaşama biçiminden. Zordur, zorlayıcıdır köylülük, çiftçilik ve tarım. O yüzden o hayatı yaşayan insanlar da zorlarlar kendileriyle temas edenleri denk geldiklerinde. Hem toprağın olacak ya da toprağın dilinden anlayacaksın, hem yediğinin-içtiğinin nereden geldiğini bileceksin, hem başkalarının yediği-içtiği üzerinde söz sahibi olacaksın. İlk evvel geçimlik tarımı bitirmek için hamle üzerine hamle edenlerin haset ettikleri güç buydu. Yerleşik şehirli korkar gücün böylesinden. Hatta diyebilirim ki yerleşik şehirliyi, toprak ehlinden duyduğu korkudan, toprağı bilene gösterdiği saygıdan tanırsınız. Aklı başında bir şehirli bu korkusunu kibirle dile getirmez. Yeni-yetme ve henüz şehri de tam olarak çözememiş olanlarsa şehirliye duydukları gıpta yüklü haseti, köylüye duydukları kibirli hasetle dengeler. Bu yüzden daha dün, belki sadece bir kuşak önce köyden gelmiş olanların şehirle de köyle de arası bozuktur. Şu son 20 yıldır hem şehirlerimize hem köylerimize yapılan zulmü bir de bu zaviyeden düşünmek icap eder.

Neyse, daha da uzatmanın bir manası yok. Aslında Fatma ve Meliha Hanımlar söylemişlerdi söylenmesi gereken her şeyi, hem de büyük bir zerafet ve yerli yerinde bir belagatle. Benimkisi, onların söylediklerinden kendimce öğrendiklerimi tekrar etmekten ibaret.

Biz bu yerli-milli sömürgeciliği hak etmiyoruz. Ona son vermenin yolu da dayanışmadan geçiyor. Dayanışmadıkça yalnız birbirimizin gölgesinden değil, kendi gölgelerimizden de korkuyoruz. Başlangıçta önerdiğim metin okuma yöntemleri birer dayanışma yöntemine de dönüşebilir rahatlıkla. Birbirimizin dertlerini, kendi dertlerimiz gibi değil, kendi dertlerimiz olarak dile getirebilir, birbirimizin seslerini çoğaltabiliriz. Siyasetçilere kürsülerden üzerimize boca edecekleri ezberleri kimi dinleyerek yapmaları gerektiğini söylemenin bir yolu da bu olabilir. Biraz düşünsek -buğday başakları, zeytin dalları, olgunlaşmış kirazlar aşkına- kim bilir daha ne yollar, ne yordamlar buluruz.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus