Adını Koyalım (63): 15 Temmuz’dan geriye neler kaldı?

Adını Koyalım‘ın bu bölümünde Ruşen Çakır, Ayşe Çavdar, Kemal Can ve Burak Bilgehan Özpek, altıncı yıldönümü geride kalan 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Türkiye’de yaşananların etkilerini, bundan sonra yol açabileceği sonuçları ve Fethullahçılığın Türkiye’deki geleceğini tartıştı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Adını Koyalım”la karşınızdayız. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan Özpek ve Kemal Can’la birlikte yine bir konuyu bütün boyutlarıyla ele almaya çalışacağız. Konumuz, geçen hafta duyurduğumuz gibi, 15 Temmuz darbe girişimi. Arkadaşlar, merhaba. 

İlk turda “15 Temmuz’dan geriye ne kaldı?” sorusunu, o zamandan bu zamana yaşananları, bunun Türkiye’deki etkilerini ve bundan sonra yol açabileceği sonuçları konuşalım. Fethullahçılığın tekrar geri dönme, Türkiye’de sosyal ve siyasal bir güç olma ihtimâli olup olmadığı, ne olursa güçlü olabileceği ya da önündeki engellerin ne olduğu konusunu ikinci tura saklayalım. 

Kemal, seninle başlayalım. Sen bu konuda bayağı yazdın çizdin. İçimizde en tâze analizlere sâhip olan sensin. 15 Temmuz’dan geriye geçen süre zarfında ne kaldı? 

Kemal Can: Ben çok tâze analizlere sâhip değilim. 

Ruşen Çakır: Aslında geçen yıl da bununla ilgili bir yayın yapmıştık.

Kemal Can: Evet. Her yıl yıldönümünde konuşuyoruz zâten. Geçtiğimiz cuma seninle “Haftaya Bakış”ta da konuştuk. Benim yazdığım yazı, yeni bir analizden çok, benim ve herkesin aklında ne kaldığı üzerine. Aslında yazımda anlatmaya çalıştığım şey şuydu: Bâzen birtakım toplumsal, siyasal, kritik olaylar, onu yaratan sürecin, onu yaratan aktörlerin, onu kullanan elitlerin isteği dışında, hesapları dışında başka sonuçlar doğuruyor. 15 Temmuz hikâyesinin altıncı yılında biraz şuna bakmak istedim: “Allah’ın lûtfu” diye târif edilen şey üzerine çok fazla şey gördük. Erdoğan’ın kendi ifâdesiyle hâdiseyi “Allah’ın lûtfu” olarak târif etmesi, bu vesîleyle neler yapabileceğine dâir bir tasavvurun dışavurumuydu. Adım adım pek çoğunun realize olduğunu gördük. 

Neler gördük? En başta sistem değişikliğini gördük. Başkanlık sistemi arzusu, 15 Temmuz’dan önceye âitti. 2014’te, “Verin 400 vekil” formülasyonunu yaratan bir şeydi. Bu heves daha eski bir şey. Daha önceki başka liderlere de sirâyet etmiş eski bir heves. Ama 15 Temmuz’un, hemen bir yıl sonra referandum ve sistem değişikliğinin kapısını açtığını ve o olağanüstülük içerisinde bu referandumun “evet”le sonuçlandığını söyleyebiliriz. 15 Temmuz’un, iktidârın oy potansiyelinde büyük bir sıçrama yaratmayıp, hattâ benim iddiama göre aslında düşüşün başlangıcı ve hızlandırıcı faktörlerinden biri olmasına rağmen, referandumun ucu ucuna “evet”le çıkmasında 15 Temmuz’un ve onun yarattığı olağanüstülüğün büyük bir katkısı oldu. Yine 15 Temmuz vesîlesiyle, yine Erdoğan’ın “Allah’ın lûtfu” tâbirinin içine giren biçimde, bütün devlet yapılanması, yani oradaki tasfiyeler, ama daha önemlisi tasfiyelerin yerine doldurulan kadrolar, aslında hep tartıştığımız liyâkat-sadâkat dengesinin, normal koşullarda çok kolay realize edilemeyecek hızda gerçekleşmesini mümkün kıldı. İktidârın bunu 15 Temmuz’a borçlu olduğu tarafları var. Çünkü yargıdan güvenlik bürokrasisine, ordu kademelerinden medyaya kadar pek çok alanda bu kadar çok tasfiye ve bu kadar çok yerine yerleştirmenin, parti devletine dönüşümü sağlayacak ölçüde sadâkat eksenli bir kadrolaşmanın, bir yandan “Fethullahçılar’ı da temizliyoruz” diye KHK’larla başka politik görüşlerdeki pek çok insanın da tasfiye edildiğini, akademide büyük bir kıyım yapıldığını biliyoruz. Hattâ ekonomi dünyasında bu “lütfun” pek çok yere çökülerek, birçok kaynağın, şirketin, kurumun bir biçimde ele geçirildiği ve daha sonrasında da bu çökmeler üzerinden çeteleşen iktisâdî hareketlilik üretildiğini görüyoruz. Dolayısıyla çok boyutlu bir “Allah’ın lûtfu” tablosunu her aşamada gördük.

Ama çok iddialı söylenmesine ve böyle olacağı beklenmesine rağmen olmayan şey, 15 Temmuz’un sâhiden bir millî irâdeye yol açmaması; vesâyet, darbe ya da gayrinizâmî siyâset hamlelerine karşı koyan ve bununla birlikte bütünleşerek yüksek bir demokrasi savunusu inşâ eden bir toplumsal dinamik, bir sembol olay hâline gelmemesi. İktidar bunu böyle araçsallaştırdı. Bunun böyle olduğunu çok söyledi. Hâlâ iktidâra yakın birtakım yazarlar bunun hamâsetini yapıyorlar. Bâzı akademisyenler daha da ileri gidip F-16’ya kafa atıldığını bile iddia ediyorlar; ama sonuçta bu milletin darbe gibi çok sert bir şeye büyük bir demokratik direnç gösterdiğini ve bundan doğmuş bir toplumsal yapıştırıcı sembol hâline dönüştüğünü görmüyoruz. Tam tersine, Erdoğan 15 Temmuz’un yıldönümünde Saraçhane’ye topladığı insanları kastederek, o insanlara, “Bu gördüğünüz tablo Cumhur İttifakı’dır” dedi. Yani aslında toplumsal ve siyasal dinamik olarak 15 Temmuz’dan ne kaldığının cevâbını da bir anlamda vermiş oldu. “Onun çıktısı Cumhur İttifakı’dır” dedi. Kalan şey de, yani politik ve toplumsal karşılığı da Cumhur İttifakı’nın cirmi kadar bir şeydi. 

Bunun öbür tarafına, “15 Temmuz’da ne oldu?” kısmına geçersek, aslında bilinçli olarak karanlıkta tutulmuş ve çok fazla açılmamış bir mesele. “15 Temmuz hâin darbe girişimini şunlar yaptı. Onun için bunlara bunu yapıyoruz” diye birçok alt hikâyesi var. Bu çok kullanıldı. Ama aslında ne olduğunun gerçek resmi ve derinleşmiş sorgulaması yapılmadı. Zâten yapılmak istenmedi. Bunun en çarpıcı örneği de Meclis Araştırma Komisyonu Raporu’nun Meclis tarafından yayınlanmamış olması. Üstelik, “Bu rapor Meclis’e ulaştı, ulaşmadı; verildi, verilmedi; yayınlandı, yayınlanmadı” tartışması iktidar cenâhında da yaşandı. Dolayısıyla sâdece muhâlefet ve iktidar arasında bir gerilim meselesi değil, iktidar içerisinde bir zaman yer almış insanların da problem olarak işâret ettiği bir mesele. Hattâ 15 Temmuz’un “siyâsî ayağı” tartışması her zaman iktidar cenâhında da gündeme gelen bir mesele oldu. 

Bu kapalılık, biraz önce saydığım “Allah’ın lütfu” hızıyla, o imkânların maksimum kullanımıyla da ilgiliydi. Çünkü 15 Temmuz’un kendisiyle çok fazla ilgi kurulup, onun gerçekten sorgulanıp, bütün ayaklarıyla ortaya çıkartılıp, bir temizlenmenin, arınmanın, demokrasinin yeniden inşâsının, ilk anda iddia edildiği gibi, Kılıçdaroğlu’nu bile yuhalanma pahasına meydana getiren ve toplumu bütünleştiren “Yenikapı ruhu” denilen şeyin asla olmadığı; tam tersine, 15 Temmuz’la birlikte iktidârın zâten yapmakta olduğu toplumsal ayrışmanın büyük bir ivme kazandığı, geometrik bir hızla tırmandığı, ama buna yaslanarak biraz önce saydığım imkânları da açgözlü bir şekilde kullandığı bir süreç yaşadık. İktidârın bu imkân açgözlülüğü, aceleciliği, iştahı yüzünden aslında “15 Temmuz direnişi bizim sembolümüz, bizim yarattığımız bir şey” duygusu, bence iktidârın kendi tabanında bile oluşmuş değil. Bunu geçen yıl da konuşmuştuk: Bu kadar travmatik ve bu kadar dramatik bir meselenin beş yıl bile süremeyen bir politik ömrü olması bence dikkate değer bir şey. Çünkü başarısız da olsa, bu darbe girişiminin pek çok toplumsal, siyasal arka planı var. O yüzden bence kalan kısmı böyle.

Geriye, iktidârın yapabildiği çok şey kaldı; ama buna karşılık 15 Temmuz denilen hâdisenin kendisine ilişkin çok fazla bilgiye sâhip değiliz. Hâlâ boşlukları olan bir mesele olarak duruyor. Ayrıca böyle bir şeyin, bir toplumsal-millî irâde hâlinde toplumu yapıştıran, bütünleştiren ve demokrasiyi olgunlaştıran bir içeriğin olmadığını, tam tersine siyasal sonuçlar doğurduğunu düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Burak, seninle devam edelim. Sence geride ne kaldı? Bir şey kaldı mı? Demin Kemal’in bahsettiği Saraçhane mitinginin genellikle çok zayıf geçtiği yolunda yorumlar yapılıyor. Zâten güçlü geçmiş olsaydı, iktidar medyası herhalde onu sürekli gözümüze sokardı. Bir başarısızlık var. Hattâ Ekrem İmamoğlu’nun bir videosu var. Mitingi kendi makam odasının bulunduğu katta izlerken, beklenildiği kadar kalabalık olmadığına şaşırıyor. Ne dersin Burak?

Burak Bilgehan Özpek: Benim aklıma şöyle bir şey geliyor: Saraçhane’de toplanan kalabalık ve 15 Temmuz’un yeteri kadar araştırılmaması, toplumla yeteri kadar bilgi paylaşımı yapılmaması, aslında bizim 15 Temmuz’u nasıl kavramsallaştırdığımızı da söyleyen bir şey. Biz, bu meseleyi bir demokrasi krizi veya devlet krizi olarak algılama yerine, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidar krizi olarak algıladık ve çözümü de bu iktidar krizini çözmek üzerine geliştirdik. Dolayısıyla demokrasiyi veya devlet kurumsallığını rehabilite eden adımlar atılmadı. 15 Temmuz meselesi, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne, hattâ daha doğrudan söyleyelim, Tayyip Bey’e iktidârı verdiği sürece anlamlı bir hikâye. Dolayısıyla 15 Temmuz, devlet içinde örgütlenmiş bir komitanın ayaklanması, emir-komuta zincirinin bozulması, sadâkatin devletten çıkıp başka yapılara kayması olarak da okunmadı. 15 Temmuz girişimi, Tayyip Bey’le kişisel bir dâvâsı olan bir İslâmcı grubun isyânı olarak yorumlandı. O yüzden de biz, sonrasındaki adımları demokrasi veya devlet kurumsallığını besleyecek şekilde atmadık. Bunu söylemek lâzım. 

Tabii iktidârın tek kaynağı 15 Temmuz hikâyesi olamayacağı için, yani insanlar pratik bir hayat yaşadıkları, bu hayatta çeşitli zorlukları göğüsledikleri ve iktidardan tek bekledikleri bir şekilde onları güvenli kılmak olmadığı için, aynı zamanda refah da bekledikleri için, hayal kırıklığına uğradıkça, bu iktidar hikâyesi de bitiyor. Biten aslında 15 Temmuz hikâyesi değil, biten Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidar hikâyesi. Çünkü böyle bir kavramsallaştırma yapıldı. Orada AKP’yi iktidarda tutmak, aslında insanların refahlarının da devâmı için gerekli bir durumdu. O refah ortadan kaybolduktan sonra, AKP’yi de iktidarda tutmanın bir anlamı kalmıyor. Dolayısıyla 15 Temmuz’da o iktidâra kastetmek de çok anlamlı bir olay olmaktan çıkıyor. Benim düşüncem bu. Hem AKP seçmeni hem AKP elitleri tarafından çok fazla iktidar odaklı bir kavramsallaştırma yapıldığı için, iktidar hikâyesi bittiği anda 15 Temmuz hikâyesi de bitiyor. İktidarla bağlantılı bir şey. Yani iktidar güçlü olduğu sürece 15 Temmuz yaşayacak. İktidar güçten düştüğü sürece 15 Temmuz hikâyesi bitecek. 

Aslında bu, bizim birçok sorunu da ıskalamamızı berâberinde getiriyor. Biz 15 Temmuz’da neyi yaşadık? Türkiye’de komitacılık hâlen devam ediyor mu, devam edecek mi? Komitacılığın önüne geçebilmek için ne tür tedbirler aldık? Meselâ, bu tür krizler sâyesinde iktidarın kurulmasını öğrendik. Geriye böyle bir şey kaldı. İleride benzer krizler üzerinden iktidar kurulmasını önleyecek ne tür mekanizmalar kurduk? Bunlar cevaplanmamış sorular. Açıkçası bana iki tâne romanı hatırlatıyor: Bir tânesi Reşat Nuri’nin Yeşil Gece romanı. 1908’den Kurtuluş Savaşı’na kadar Türk siyâsî târihinin kırılma noktalarının insanları nasıl hoyratlaştırdığını, holiganlaştırdığını ve o bulanık suda balık avlama kültürünün buraya nasıl yerleştiğini anlatıyor. Öyle ki, bu kriz zamanları aslında birçok insanın cellât kesildiği, birçok insanın refah ve servet transferi için fırsat gördüğü ve birbirini gammazlayarak, birbirinin cellâdı hâline gelerek ayakta kalmaya çalıştığı buhran dönemleri. 

Aslında bu “Olağanüstü Hal” meselesi, bir anlamda olağanlaşma tehlikesi de taşıyor. Çünkü insan profili, yani Türkiye’deki hâkim psikoloji, Olağanüstü Hal’de yaşamaya alışkın şekilde şekilleniyor. Bu yüzden insanların kamusal fikirleri ve özel fikirleri birbirinden farklılık gösterebiliyor. İnsanlar sürekli olarak ânî bir değişim karşısında açıkta kalmamak için fikirlerini gizlemek zorunda kalıyorlar ve bu yüzden, çevresindeki insanlara güvenmeden hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Sosyal sermâye düşüyor, toplumsal güven azalıyor ve acayip bir insan türü ortaya çıkıyor. Zâten otoriterliğin tanımlarından bir tânesi de Olağanüstü Hal’in kalıcı hâle gelmesidir. Böylece, otoriterlikle berâber yaşamayı beceren bir insan tipi ortaya çıkıyor — ki bu, iyi bir insan tipi değil. 15 Temmuz bize uzun zamandır unuttuğumuz bir ruh hâlini hatırlattı ve bu toplumda egemen oldu. Dolayısıyla 15 Temmuz’dan geriye, demokrasi mücâdelesi veya devlet kurumsallığı mücâdelesi yerine, insanların bireysel olarak hayatta kalma mücâdelesi ortaya çıktı. Bu da çok müstehcen bir şey. Toplumda görmeye tahammül edemediğimiz, yakın arkadaşlarınızdan, çevrenizden gördüğünüz zaman sizi hoşnut etmeyen bir şey. 

İkinci roman da, José Saramago’nun Körlük romanı. Körlüğün bir salgın hâlinde yayılması durumundan bahsediyor. Fakat öyle bir hal alıyor ki, körler bir süre sonra utanma duygularını da kaybediyorlar. Çünkü ne onlar kimseyi görüyor, ne de kimse onları görüyor. Hiç kimseyi görmeyecek kadar gözünüz karardıysa ve herkesin gözü bu şekilde karardıysa, utanma duygunuzu da kaybediyorsunuz. 15 Temmuz’dan sonra bu utanma duygusu da kayboldu ve sanki büyük bir mala, ganîmete hücum eder gibi oluşan bir koalisyon, millî güvenlik söylemi üzerinden, herhangi bir kurumsal çerçeve, herhangi bir yasal denetim, herhangi bir yargı korkusu olmadan, âdeta ganîmete saldıran savaşçılar gibi Türkiye’deki varlıkların üzerine saldırdılar.

Şunu kabul etmemiz lâzım: 17-25 Aralık’ta Türkiye bir dönüm noktasındaydı. Ya yürütme erkinden vazgeçecekti, ya yargı erkinden vazgeçecekti. Türkiye, 17-25 Aralık’ta bu yargı erkinden vazgeçti. Ondan sonra da zâten olaylar birbirini tetikledi ve 15 Temmuz’dan sonra da bu, en kaba hâlini aldı. O yüzden bu utanma duygusunu da kaybettik. Ve aslında büyük bir suç şebekesi, her suçu, her kriminal aktivitesini, “vatanın ve milletin bekası” söylemi altına gizleyerek ve kendilerinin suçlarını ifşâ eden herkesi “vatan hâini”, “beka düşmanı” olarak îlân ederek ilerlemeyi bir yöntem olarak seçti. Bu, aynı zamanda siyâsî partilerin siyâset yapma zorunluluğunu ortadan kaldırdı. Harika bir dünya… İstediğinizi yapıyorsunuz, basın sizin elinizde. Biliyorsunuz, Hürriyet gazetesinin el değiştirmesi de bu dönemde oldu. Büyük bir hâkimiyetiniz var, hiç kimse sizi sorgulamıyor. Mahkemeler sizin elinizde, OHAL var. Muhâlifleri istediğiniz gibi tanımlayıp sistemin dışına itebiliyorsunuz. İstediğiniz insanı istediğiniz gibi yaftalayabiliyorsunuz. Bu durumda siyâsî partiler siyâset yapmayı da unuttu. Dolayısıyla bir de kaybettiğimiz, o siyâsî partilerin siyâset yapma alışkanlığı oldu. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, “Ne yaparsak yapalım, insanlar bize zâten oy verir” şımarıklığı, aslında biraz buradan kaynaklanıyor. Çünkü aslında 7 Haziran 2015’te fiilî olarak bitmiş bir hikâye vardı. Biz bu hikâyenin olmaması gereken sonunu yaşıyoruz. Yani yedi senedir uzatılmış bir hikâye var. Tepişerek, 15 Temmuz sonrası OHAL’lerle, devamlı olağanüstü bir durum yaratarak, yedi yıldır bu hikâyeyi uzatmaya çalışıyoruz. Bu biraz da uyuşturucu gibi bir şey; siyâsî partilerde bağımlılık yapıyor. Hiç siyâset yapmadan, hiç emek harcamadan, sâdece “beka” diyerek, muhâliflerinizi kriminalleştirerek oy alıyorsunuz.

Meselâ Devlet Bahçeli, 2018 seçimlerinden önce sâdece üç tâne miting yaptı. Böyle bir siyâset, siyâsetçi için cennet gibi bir şey. Hiç yorulmuyorsunuz, hiç uğraşmıyorsunuz, hiç risk almıyorsunuz. Sâdece belirli söylemler üzerinden insanları yaftalayarak, etiketleyerek %10 oy alıyorsunuz. Harika bir şey bu. Hiç para harcamıyorsunuz, insanlarla muhâtap olmanıza gerek yok. Adalet ve Kalkınma Partili’yseniz, sosyal medyada, medyada çok rahat dolaşıyorsunuz. İstediğiniz zaman tehdit uyduruyorsunuz, istediğiniz kişiyi televizyonlarda yaftalayıp insanların gözünden düşürüyorsunuz. Siyâset kurumu böyle bir siyâsete çok alıştığı için de kendi içinde biraz çökmüş oldu. Yani muhâliflerin siyâset yapma alanını daralttı. Ama bununla birlikte, aslında MHP ve AKP de kendi siyâset yapma yeteneğini bilerek köreltti. Dolayısıyla siyâset dışı, siyâset karşıtı ve her şeyin millî güvenlikle açıklandığı bir dönem yaşadık. 

Millî güvenlik, yozlaşma, beka için kendisini bir “serdengeçti” olarak tanımlayanların, memleketin her varlığında bir hakkı olduğunu düşünmesi kültürü. Buna vijilantizm (teyakkuzculuk) diyoruz. Kanûnî bir sorumluluğu yok, ama devletin bir organı gibi hareket eden insanların oluşturduğu bir koalisyon. Ve hepsinden önemlisi, aslında 15 Temmuz’un bize gösterdiği çok temel sıkıntılar, kamu personeli seçme sistemimizden tutun da, devlet içerisindeki komitaların cüreti nereden aldığında dâir sorular sorulmaması, bizi bu noktaya sürükledi. 

Ruşen Çakır: Ayşe, seninle devam edelim.15 Temmuz’dan geriye ne kaldı sence?

Ayşe Çavdar: Ben başka bir yerden bakacağım. Soru gene aynı, ama aslında ikinci sorunun cevâbına doğru giden bir şey kurmaya çalışacağım. Çünkü o kadar çok konuştuk ki bu meseleyi. Yeni bir şey söylemenin bir yolu yok ve insan kendini tekrar etmek de istemiyor. Ben şu şekilde bileşenlerine böldüm senin sorunu: “15 Temmuz nasıl bir krizdi, neyin kriziydi ve niye lâzımdı?” Çünkü AKP’nin belki de şimdiye kadar yarattığı en önemli sloganı, “Krizleri fırsata çevirmek” oldu. Bu aslında AKP’nin İslâmcılık’tan devraldığı bir mîras. Az önce Burak millî güvenlikten bahsetti. Türkiye’de yerleşik olan, Türkiye’ye özgü olan İslâmcılık, Osmanlı’nın sonundan îtibâren, devletin bekasını, cihanşümûlluğunu, meşrûiyetini kaybettiği, bunun yeniden nasıl kazanılacağı üzerine bir cevap örgütlemekten ibâret. Dolayısıyla, beka krizinin gerekliliği, İslâmcılığın kendi iç gerilimlerinden bir tânesi. Eğer kriz olmazsa, böyle bir buhran yoksa, devletin, toplumun bir buhranı yoksa, insanlar inançsızlıktan kendilerini önce dejenere edip sonra intihar etmiyorlarsa, İslâmcılığın da bir zemini yok. Çünkü her şey yolunda gidiyorsa İslâmcılığa gerek yok. Böyle bir zihniyet içerisinden gelen insanların, yine bir kriz ortamında iktidar olmak üzere oluşturdukları bir siyâsî partiden bahsediyoruz. Bu da AKP. Hatırlarsanız, 1999, sonra da 2001 gibi, biri devletin krizi, diğeri, daha eskilerde başlayan ekonomik kriz dolayısıyla oluşan bir boşlukta dünyaya geldi ve kendini gerçekleştirmeye başladı. Geldikleri andan îtibâren de, gidecekleri günü bir kâbus olarak görerek yaşadılar ve iktidar ettiler. Çünkü hep kafalarında, “Mutlaka bir darbe ile gideceğiz” düşüncesi vardı. 15 Temmuz’u hazırlayan şeyden bahsediyorum. Bunu daha evvel de söylemiştim. 2004 yılı Kamu Reformu Yasa Tasarısı gibi bir şey yapmalarının arkasında, “Mutlaka bize bir darbe yapılacak” fikri vardı. 

Kamu Reformu Yasa Tasarısı, bütün partileri içeren, ağır demokratik bir programdır. Yapılma ve yazılma sürecini de Ömer Dinçer örgütlemiştir. Dert demokrasi mi? Hayır, elbette değil. “Nasıl olsa gideceğiz. Yerel yönetimleri güçlendirelim. Çünkü yerelde, ahâliyle olan ilişkimizi bir şekilde devam ettirir ve kendimizce bir su kaynağı üretmeye sürdürürüz” düşüncesi. Buna direniş, CHP’den ve dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den gelmişti. O, kadük oldu gönderildi. Ondan sonra yine, “Bize darbe yapılacak. Mutlaka bir darbeyle gideceğiz” paranoyasının devam ettiğini gördük. 2007’de e-muhtıra meselesi, o darbeye karşı tedbir almak yoluyla partiyi elden geçirme ve bürokrasiyle kavgasını sürdürme yolunu seçtiklerini gördük. Özetle şunu söylüyorum: İktidâra geldikleri andan îtibâren, hattâ daha öncesinde, sürekli olarak kendilerini bir darbeyle gidecekleri günün kâbusuna hazırladılar. Bu nedenle, onları gönderecek her şeye bir darbe müsâmeresi gözüyle bakmaya devam ediyorlar. 

Bu kriz bağımlılığı çok acayip bir şey. Çünkü hem 15 Temmuz’la hem 2015’te iki seçim arasında ortaya koydukları siyâsetle bir paradoks oluşturuyor. 2015’te iki seçim arasındaki dönem, son siyâset yaptıkları dönemdi o galiba. Çünkü “Biz ne kadar güçlü olursak, her şey o kadar istikrarlı olur. Herkes için kazançlı bir şeydir bu” diyorlar. Ama diğer taraftan, sürekli bir kriz üretmeliler ki, o kriz etrâfında kendilerini tahkim etsinler. Bu neredeyse varoluşsal bir durum. Hem teker teker kişiliklerinde öyledir; her birinde bu ikircikliği, bu paradoksu, bu yarılmayı görürsünüz. Neredeyse şizoid bir boyuttadır. Güçlü, güya ayağı yere basan, mutlak güç talep eden taraftır. Öbür taraftan da sürekli bir kriz ihtiyâcı vardır. Çünkü kriz yoksa ona da, onun siyâsetine ve söylediklerine ihtiyaç yok. 

Bunun bir devlet rejimine dönüştüğüne 15 Temmuz’da şâhit olduk. 15 Temmuz kendi çelişkisini de berâberinde getirdi. Nedir o çelişki? Biz hep 15 Temmuz’un, hak talep edenlere, dindar olmayanlara, sekülerlere yönelik tarafını biraz bertaraf edip diğer tarafına bakıyoruz. Yine diğer tarafa bakalım. Bir tür “makbul Müslümanlık” kategorisi oluşturdu meselâ. Toplam Müslümanlar’ın talepleri üzerinden iktidâra gelmiş, kendisine yapılan her türlü muhâlefeti, toptan Müslümanlar’ın irâdesine yönelik bir darbe, bir karşı çıkış, karşı koyuş olarak görmüş bir siyâset, toplam Müslümanlar’ın irâdesinde bir yarılmaya sebep oldu ve o andan îtibâren birtakım elemeler yaptı. Yalnızca Gülenciler’le ya da yalnızca Furkan Vakfı ile de ilgili değil bu. Kürt meselesi gündeme geldi. Orada da bir kısmından vazgeçti meselâ.  AKP’nin kendi Kürt siyâseti içerisinde öncelediği insanlardan da vazgeçti. MAZLUMDER’in başına gelenleri biliyorsunuz. Dolayısıyla, bu kriz söylemi, krize karşı kendini tahkim etme siyâseti, bu yolla iktidâra yapışma siyâseti, aynı zamanda hem söylem olarak hem hikâye olarak hem de paydaş olarak AKP’nin alanını çok daralttı. Kemal’in başta bahsettiği o zirve noktasına 2015 Kasım’ında ulaşan AKP oylarının, 2018’de, aradan 15 Temmuz geçmesine rağmen düşüş trendine girmiş olmasını belki de böyle açıklayabiliriz. Bir yandan, iktidârın çok kuvvetle, o kriz ve beka söylemi –ki bu beka söylemi yalnızca memleketin bekası değil, AKP seçkinlerinin kendi bekası esâsında–, dolayısıyla bu kriz söylemi, bu kriz bağımlılığı, aynı zamanda alanının, paydaşlarının da daralmasına sebep oldu. 

Geldiğimiz yerde, AKP’den geriye kalan, birbirleriyle gayet kavgalı, her biri kendini AKP’nin bekası için gerekli sayan ve gücünü de bu gerekli sayma hâlinden alan taraflar arasında bir gerilim ve bu gerilimden her an patladı patlayacak hissi veren, bu nedenle de gelecek krizlere dayanamayacağı izlenimi yaratan bir siyâsî ekip. Neredeyse içi boşalmış, ama hâlâ şişkin bir balon. Bunun ne zaman, nereden geleceğini ve hangi parçaların nerelere dağılacağını, o parçaların birbirleriyle nasıl bir kavgası olacağını düşünüyoruz 15 Temmuz’dan beri. Türkiye açısından bunun şöyle bir sonucu var: 15 Temmuz, yalnızca AKP’ye yapmadı; devlete de çok önemli bir şey yaptı. Devletin birikmiş bütün krizlerini birdenbire açığa çıkardı. Bütün kurumlar çok uzun zamandır bir çürüme hâlindeydi. Belki de bağışıklık sistemini yitirmişti devlet. Dediğim gibi bu, AKP dönemiyle sınırlanacak bir şey değil. Bir mîlât alacaksanız, 80 Darbesi’ni de alabilirsiniz, 12 Mart Muhtırası’nı da alabilirsiniz. Biraz geriden gelen ve askerin, Allah bilir kimlerle işbirliği içerisinde ve kimlerin çıkarına siyâsete müdâhalesiyle gelişen bir şey bu bağışıklık sistemindeki eksilme ve zayıflama meselesi. Biz 15 Temmuz’da devletin bütün bağışıklık sisteminin çöktüğünü, kendini içeriden ve dışarıdan gelebilecek türde müdâhalelere karşı korumaktan iyice âciz kaldığını, ortada devlet diye bir şey kalmadığını gördük. Devlet diye bildiğimiz şeylerden biri orduydu. İçine nasıl sızıldığını, o sızıntı bertaraf edilirken, ordunun nasıl darmadağın edildiğini, güçten düşürüldüğünü… Türkiye’yi jeostratejik olarak da önemli durumda tutan, güçlü bir partner yapan ordudur ya? Onun da artık var olmadığını gördük. Yalnızca AKP dışındakiler için değil, AKP içindekiler için de müthiş bir özgüven kaybına neden oldu bu. Devletin o bağışıklık sistemlerinin artık var olmadığının bir işâreti oldu ve bunu da AKP’nin kriz bağımlılığı sâyesinde biz bu kadar görünür bir şekilde izledik ve gördük. Hattâ kemiklerimizde, iliklerimizde hissettik bunu. Bunun devâmı, bununla nasıl mücâdele edeceğimizi, AKP sonrasını getirecek. 

Ruşen Çakır: İkinci turda zâten Fethullahçılık konusunu konuşacağız. Ben hafta sonu, yeniden güçlenerek geri gelmelerinin mümkün olmadığı üzerine bir yazı yazdım. O yazımdan sonra dünyanın dört bir tarafındaki Fethullahçılar bana, hayallerimi yazdığımı, çünkü kendilerinin çok güçlü bir şekilde geri geleceklerini iddia ettiler. Bir belgesel yapmışlar, çok ilgi görüyormuş. O da, yıkılmadıklarını, ayakta olduklarını gösteriyormuş. Fethullahçılığın Erdoğan sonrası Türkiye’de güçlü bir şekilde var olma ihtimâli var mı Kemal? Ne dersin?

Kemal Can: Bu sorunun iki tür cevâbı var, hattâ aslında üç tâne pencereden cevap verilebilir: Bir, Fethullahçılığın kendisinin devam kabiliyeti açısından cevap vermek gerekiyor. İkincisi, Türkiye devleti içerisinde yeniden böyle bir örgütlenme mümkün olabilir mi? Bir cemaatin, bir çevrenin, bu kadar kılcallara ve aslında tepe noktalarına kadar sirâyet eden bir örgütlenmeyi, yeniden ve uzun yıllara yayılarak yapması ya da bunu tekrar canlandırması, kaybettiği yerleri geri alması mümkün mü? O yapı buna izin verebilir mi? Üçüncüsü, siyâsî ve toplumsal zemin buna uygun mu? Dolayısıyla üç ayrı pencereden verilebilecek cevaplar var. 

Ben özel olarak Fethullah Gülen Cemaati konusunda, özellikle 15 Temmuz’dan sonra nasıl bir süreç yaşadıklarını, şu andaki örgütlülüklerinin hangi seviyede olduğunu, kendi iç çatışmalarının ya da oradaki çıkar gerilimlerinin ne durumda olduğunu çok iyi bilmiyorum. Özel olarak takip ettiğim bir alan değil. Ama şunu söyleyebilirim: En azından bundan kırk-elli sene önce, Fethullah Gülen’in aslında çok da gizli saklı olmadan hedef olarak koyduğu şeyin, asıl olarak, devlet içerisinde örgütlenmek olduğunu ve toplumsal destek ya da siyasal güç olarak değil, uygulayıcı olarak vaziyete hâkim olmak ve o uygulayıcılıktan gelen güçle, bir ittifak ya da ortaklık temin ederek güçlü konuma gelmek olduğunu biliyorum. Aslında o stratejiyi kırk yıllık devlet içerisinde örgütlenmesinde ve daha sonra AKP’yle kurulan ittifakta gördük. Onun kendi açısından nasıl sonuç aldığını, kendi açısından “başarılı” bir strateji olduğunu, 2010’ların başlarında ya da 2000’lerin ilk on yılının sonunda hem devlet içerisinde hem iktisâdî olarak nasıl bir güce sâhip olduğuyla gördük.

Ama burada diğer cemaatlerden ya da küçüklü büyüklü bütün politik organizasyonlardan farklı bir yol izledi. Aslında bu, çok yeni keşfettikleri ve bildikleri bir şey değil. Daha önce başka uygulamaları da olan bir şey. Devlet içerisinde çeşitli kademelerde çok güçlü bir kadrolaşma ve dediğim gibi devletin içerisindeki gücünden siyâsî imkân devşirme olayı var. Çünkü genellikle cemaatlerin siyâsîlerle ilişkileri, kendi etki alanlarındaki toplumsal desteği onlara kullandırma vaadiyle birtakım imkânlar temin etmek. Ama şunu gördük ki, Fethullah Gülen Cemaati’nin bu tarafı çok da kuvvetli değil. Bunu nereden biliyoruz? 15 Temmuz’un hemen ardından, hattâ çatışma başladıktan sonra, bağımsız adaylıklarla bâzı Fethullahçılar’ın milletvekili adayı olduklarına da tanık olduk. Daha sonra, Cemaat desteğini çektikten sonra, AKP iktidârının politik desteğindeki dramatik azalmayı da görmediğimiz için, o toplumsal desteğin çok da kuvvetli olmadığını, zâten buna çok da abanmadıklarını anladık. Asıl gücü devşirecekleri şey, başka bir şey. Şimdi de, bâzı cemaatlerin o boşluğu doldurmak için devlet içerisinde benzer örgütlenmeye çalıştıkları, bazı alanları tutmaya çalıştıkları yolunda söylentiler var. 

İşin ikinci tarafına geçelim: Bence artık bugün gelinen noktada, hem kapasitesi ve kurumsal vasıfları önemli ölçüde hasar almış olan devlet içerisinde yeniden bu genişlikte, bu kapsamda ve bu süreklilikte herhangi bir yapının örgütlenme ve yeniden zemin tutma şansının çok olmadığını düşünüyorum. İki nedenle olmadığını düşünüyorum: Çünkü zâaten Fethullah Gülen Cemaati hâdisesinde gördüğümüz gibi, çok uzun vâdeli bir şey. Önce eğitime yatırım yapacaksınız. Eğitimden birtakım kadrolar temin edeceksiniz. Bu kadroları devlet içerisine yerleştireceksiniz. Devlet içerisinde, bunların aslında doğal yollarla olamayacak kadar hızlı ilerlemesini temin edecek birtakım ittifaklara gireceksiniz. Bu ittifaklarla kritik noktalar elde edeceksiniz. Burada kimi zaman kapı açıcı, kimi zaman belki pazarlık masası kurucu bir aktör olarak bir pazarlık şansı elde edeceksiniz ve bundan bir siyâsî güç devşireceksiniz. Sonra gün gelecek, Ayşe’nin biraz önce söylediği gibi, 2007’de kendisine yönelen e-muhtıraya karşı kalkışmış ve bundan büyük bir oy desteğiyle çıkmış bir iktidârın bile size ihtiyaç duyacağı veya bu ortaklıkla ilerlemeyi düşünebileceği bir zeminde, bu gücünüzü çok daha etkili kullanma imkânı bulacaksınız. 

Ben, herhangi bir cemaatin bu uzun vâdede ne altyapısal hazırlığının ne de bunu sağlayabilecek bir imkânının artık kalmadığını düşünüyorum. Çünkü devletin kurumsal kapasitesinin hasârı, başka yapıların da ona nüfuz ederek etkili olmasının önünü kesmiş durumda. Daha önce neydi? Yargıda etkililer ve yargıda bu etkililikten bir sonuç alıyorlardı. Yargıda bir sonuç almak için onlarla ilişki içerisinde olmanız gerekiyor. Ama artık şimdi bu ilişkiler büyük ölçüde bozulduğu, sadâkat odaklı parti devleti örgütlenmesi, kurumsal ağırlığı tamâmen ortadan kaldırdığı ve otoriteyi tamâmen merkeze taşıdığı için oralarda yer tutmuş olmanızın hiçbir önemi yok. En son İstanbul Sözleşmesi’nde Danıştay’ın verdiği kararda ya da çeşitli başka yargı kararlarında gördüğümüz gibi… Tâlîmat geliyor, tâlîmatla o kararlar alınıyor. Oradaki aktörlerin özel bir ağırlığı yok. Eğer bir biçimde direnen ya da yapmayan varsa değiştiriliyor, yapacak olanla yapılıyor. Bu işleyiş, buralarda örgütlenerek, buralarda güç devşirerek devam etmeyi mümkün kılmayan bir bozulma yaratıyor. Bu yüzden ne Gülen Cemaati’nin ne de başka bir cemaatin, 15 Temmuz öncesindeki gibi devlet içerisinde güç ve etkinlik kazanmasının pek mümkün olmadığını düşünüyorum.

Üçüncü noktaya gelelim: Toplumsal ve siyasal vasat. Daha önce “Adını Koyalım”da İsmailağa Cemaati lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun cenâzesivesîlesiyle, cemaatlerin ve tarîkatların bugünkü toplumsal ve siyasal karşılıklarını tartışırken konuştuk. Ben bu yapıların çoğunun, siyâsetle ve devletle girdikleri ayıplı ilişki yüzünden, artık kendi toplumsal, siyasal ve uhrevî iddialarını büyük ölçüde kaybettikleri için hızla zemin kaybettiklerini, önce destek kaybettiklerini, sonra da ideolojik ve siyâsî mesajları îtibârıyla da bir karşılık üretemediklerini düşünüyorum. Sadece devletle ve mevcut iktidarla kurabildikleri simbiyotik ilişkinin fırsatlarını taşıyan, bir tür iş bağlayan, iş götüren ve ondan gücünü alan yapılara dönüştüklerini düşünüyorum. Bu, Erdoğan’la kurulan ve Erdoğan’ın bîat isteyerek, doğrudan kendisine tâbi kılarak onlara imkânlar verdiği, ama kendi başlarına, kendi güçleriyle bunu sağladıklarını gösterme fırsatı da tanımadığı bir ilişkiye dönüştü. Bu yüzden, toplumsal ve siyasal olarak artık dinî cemaatlerin toplumda önemli bir destek sağlamalarının ve o desteğin de kalıcılaşmasının zorlaştığını düşünüyorum. 

Son olarak da şunu söyleyeceğim: Bence insanlar, bu siyasal ve toplumsal vasatın içerisinde, yaşanan sorunların ağırlığı yüzünden, geçici bir ilişki imkânıyla çözülemeyecek derinlikte kronik sorunları artık daha görünür biçimde yaşamaya başladı. Dolayısıyla politik cevaplar ve artık hiç etkisi kalmadığı zannedilen söz, yeniden önem kazanıyor. Buraya döndüğümüzde de, “Biz oralarda, buralarda güçlüyüz. Biz iktidarla şu kadar iyi ilişkiler içerisindeyiz” lâflarının yeterince değerli olmadığı, ama buna karşılık, politik sözün daha önemli olacağı bir vasata doğru ilerliyoruz. Buraya döndüğümüzde de, Gülen Cemaati’nin ne mevcut sorunlara ne geleceğe söyleyebilecek bir sözünün olduğunu düşünmüyorum. Sözü olmadığı, eski türden güçlü bir örgütlenmesi ve nüfuz ettiği, tutabildiği alanları olmadığı, mevcut devlet kapasitesi de bunun işleyebileceği bir durumdan çıktığı için, bunu pek mümkün görmüyorum.

Ruşen Çakır: Burak, sen ne dersin?

Burak Bilgehan Özpek: “Fethullahçılık nedir?” sorusuna ilginç bir cevap verme isteğim var açıkçası. Çünkü doğru kavramsallaştırıldığı zaman, Fethullahçılığın her dâim Türkiye’de sisteme girme potansiyeli olduğunu düşünenlerdenim. Biz Fethullahçılık’tan, toplumu iki kampa bölüp, milletin has evlâtları ile yozlaşmış elitler arasında bir karşıtlık yaratan, dolayısıyla Fethullahçılar’ın dışında, onlara muhâlif edenlerin olabildiğince hoyrat bir şekilde yaftalanmasını anlıyorsak, Fethullahçılık devam ediyor. Biz yıllarca Cemaat’in yayın organlarında seküler kişilerin nasıl karikatürize edildiklerine şâhit olduk. Eğer buysa, Fethullahçılık devam ediyor. Eğer Fethullahçılık komploculuksa, bu da devam ediyor. Yayına girmeden önce Ayşe, Samanyolu TV dizilerinden örnekler verdi bize. Ben de bir örnek vereyim: “Şubat Soğuğu” diye bir dizi vardı. Bu dizinin mantalitesi, dış güçlerin Türkiye’deki iktidârı, gazeteciler, akademisyenler, siyâsetçiler üzerinden şekillendirmesine dayanıyordu. Ve buna karşı koyan bir güvenlik eliti vardı. Bu hikâye değişmedi. Hükûmet bu hikâyeyi olduğu gibi mîras kabul etti ve kendi hikâyesine uydurdu. Bugün Türkiye’de, “Beni desteklemeyen herkes uluslararası güçlerin adamıdır ve ben millî güvenlikle kendimi özdeşleştiriyorum. Türkiye için benim görüşlerim güvenlik açısından önem arz eder. Bana muhâlif olan herkes de vatan hâinidir” düşüncesi, 15 Temmuz’dan sonra ortaya çıkmadı. Öncesinde de vardı. Açıkçası, Cemaat’in böyle bir yanı da var. Bize hep anlatılan 2. Cumhuriyetçiler’le, sol liberallerle, daha demokrat kesimlerle bir arada duran Cemaat hikâyesi var — ki bence bu bir illüzyon. Aslında orada çekirdekte daha başka bir şey var. Kutuplaştırma, komploculuk var. Biz Fethullahçılık’tan komitacılığı anlıyorsak, dolayısıyla vatandaşlık sorumluluğu ya da kamusal disiplin gibi kavramların komitaya bağlılığın ardından gelmesi gibi konular söz konusuysa, bu da devam ediyor. Biz yıllarca sınav sorularının çalınmasından bahsettik. Sınav sorularının çalınması belli komita üyelerinin devlete sızması anlamına geliyor. Dolayısıyla seçme ve belirleme kriterlerinin yasal dayanağının olmaması, sübjektif olması anlamına geliyor. Bu da devam ediyor ve devam da edebilir. 

Toplumu özüne çağıran, özü de oldukça muhâfazakâr normlarla tanımlayan bir yaklaşımda, Fethullahçılık da vardı. Benim üniversitede okuduğum yıllarda üniversitemizin bir pub’ı vardı meselâ. Akademisyenler mesâîlerini bitirdikten sonra burada gidip sosyalleşebilirlerdi. Sergi ve konferanslardan sonra üniversite koridorlarında alkollü içki ikram edilirdi. Bâzı etkinliklerden sonra şarap veya rakı içerdik. Fakat hatırlayan bilir, Zaman gazetesinin agresif bir politikası vardı. Üniversitelerde içki göründüğü anda, ertesi gün Zaman gazetesinde haber oluyordu. Toplumun muhâfazakârlaşması gibi bir şey anlıyorsak, bu da devam ediyor. Konuyu çok fazla soyut olarak tartışmak istemiyorum, ama son dönemde tartıştığımız konularla alâkalı, Fethullahçılar’ın bize sunduğu millî güvenlik çerçevesinin yeniden popülerleştirilmesi gibi bir durumun söz konusu olduğunu düşünüyorum.

Ruşen Çakır: “Kendisi zindanda, fikri iktidarda” diyorsun yani. 

Burak Bilgehan Özpek: Evet. Meselâ KCK Dâvâsı meselesi şu an oldukça revaçta. Bilmeyenler için tekrar söyleyeyim: KCK Dâvâsı’ndan sonra, Ümit Özdağ, Cemaatçi polisleri tebrik eden bir yazı yazmıştı. Bu yayınlandı. Hattâ ben bu yazıdan bir kesit aldıktan sonra, link ânîden çalışmamaya başladı. Ama bende duruyor. Bu meselede de bir fark yok. Kürt siyâsetinin aktörlerini toptancı bir şekilde kriminalleştirme eylemi de devam ediyor. Son zamanlarda bizim tartıştığımız, Cübbeli Ahmet Hoca’nın gündeme getirdiği Selefîlik, iç savaş çağrısı argümanlarının sâhibi de Fethullahçılar. Dün akşam oldu hâdise. Bir süredir konuşuyorlardı. Bugün biraz vakit bulursam bakacağım bu konuya. Türkiye’nin Suriye’den neşet eden bir radikalleşmeyle yüz yüze olduğu, iç savaş çıkacağı argümanının sâhibi de Fethullahçılar’dı. Bu fikirler yeniden popülerleşiyor. İlginç bir şeye de tanıklık ettik: Mülteci düşmanlığı meselesi. Bunun da altını çizelim, insanlar bizim hakkımızda çok konuşuyorlar. Mülteci düşmanlığı ile göç ve sınır politikasının yanlışlığı birbirinden farklı şeyler. Bunları birbirinden ayırarak söylüyorum. Mülteci düşmanlığını, kişilere yönelik düşmanlığı körükleyen gruplar arasında Fethullahçılar’ın olduğu da tespit edildi. Biz Fethullahçılık’tan, millî güvenliği bu şekilde yorumlayan bir anlayışı anlıyorsak, hiç olmadık bir yerden sahneye giriyorlar demektir. Ulusalcılık-Fethullahçılık karşıtlığı üzerinden düşünmeyi bize öğütleyen bir atmosfer var. Ama eğer bir komitadan bahsediyorsak, bu insanlar herhalde hak platformları üzerinden dönmeyi düşünmüyorlar. Tam da bu hâliyle, hiç umulmadık yerlerden de geri dönebilirler. 

Ben bu meselenin, dinî olarak neye karşılık geldiğini tartışmıyorum. Fethullahçılık diye bir kavramdan bahsediyorsak, bu kavramın hayâtımızda bıraktığı izleri sıraladım. Bu izler kaybolmadı, hattâ yeniden belirmeye başladı. Biz yeniden hayâtımızın içerisinde Fethullahçılar’ın yerini konuşmaya başladık. O yüzden “Fethullahçılık geri dönebilir mi?” sorusuna cevâbım, bazı imgeleri, imajları, isimleriyle geri dönmeyebilir. Ama Fethullahçılık dediğimiz şey, hayâtımızın ortasına geri dönebilir.

Ruşen Çakır: “Mekânın sâhibi geri gelebilir” diyorsun yani. Ayşe, seninle noktayı koyalım. 

Ayşe Çavdar: Fethullahçılığın, Fethullah Gülen’in liderlik ettiği bir hareket olarak geriye dönme ve tekrar bir şey yapma şansı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bu tür yapılar, ancak devlet ortamında var olabilirler. Bir devlet ortamı yoksa, içleri boşalarak bileşenlerine ayrılır ve dağılırlar. Benim aldığım haberler, dünyanın çeşitli yerlerindeki Fethullahçı grupların, etraflarından izole, koloniler hâlinde yaşadıkları. Afrika’da bile var. Üstelik Afrika’dakinin –Kongo’daydı galiba– hikâyesi bir hayli ilginç. Başka yerlerde, Balkanlar’da, Avrupa’da, ABD’de de varlar. Bu gruplar dünyadan izole, kendileri birbirlerine dönük, Fethullahçılığın içindeki başka gruplardan da izole halde yaşadıklarını, sanki kıyâmeti ya da kıyâmet sonrası cenneti bekler gibi tuhaf bir bekleme durumunda olduklarını duyuyorum. Kemal’in söylediği gibi, yalnızca sözlerini kaybettikleri için değil, bir de, bu kaybedişin o cemaat çevresinde ve içinde yarattığı travma dolayısıyla, lideri Fethullah Gülen olan Fethullahçılığın geri döneceğini düşünmüyorum. Ama geriye kalan kısmında Burak’la hemfikirim. Fethullahçılık değil; ama bu tür öbekler hâlinde oluşmuş, içe kapalı, gizemli, neredeyse ezoterik grupların, devlet ortamında… Bu arada ezoterizmin konusu da ille din olmak zorunda değil. Devletin bizâtihi kendisi de ezoterizmin konusu olabilir. Ve Türkiye’de ne yazık ki öyledir. Bunlarla mücâdele yönetmeleri geliştirilmediği müddetçe, bu türden inançlardan yola çıkan yapıların, şu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde ilelebet pâyidar kalacaklarını düşünüyorum. 

Bu tür yapılarla mücâdelenin başında da, şu an îtibâriyle 15 Temmuz’un iyice araştırılması gelir. “Yalnızca Fethullahçılar’dan ibâret midir? Orada başka kimler vardır? Kimler müdâhil olmuştur? Kimler hangi noktaya kadar rol almıştır? Hangi noktadan sonra neden bırakmışlardır?” gibi, sâdece o gece değil, o geceyi hazırlayan süreçlerin de incelenip araştırılması gerekir — ki bu tür yapılar devam etmesin. Bunların sâdece Meclis’te araştırılması da yetmez. Toplumsal ve siyasal, ikisinin birlikte yürüdüğü bir tür yüzleşme, hesaplaşma, her şeyi ortaya çıkarma, farkına varma sürecine dönüştürülmesi gerekir. Bu iş yıllar alacaktır. Ama AKP sonrası devleti de o süreç kuracaktır. Yıkım tam olarak nerede gerçekleştiyse, oradaki enkazı temizleyerek başlayacağız yeniden kurmaya. 

Bu arada, bu sefer, fazla yapmadığım bir şeyi yapıp, çâre önereceğim. Bu türden yapıların, yeni yapıların… Az önce dediğim gibi, Fethullahçılar olmayacak, ama onların inşâ ettiği türde başkaları da var. Meselâ İsmailağa ya da Menzil Tarîkatı’nı Fethullahçılık’tan nasıl ayıracağız? Yalnızca devletle ilişkilerindeki derece farklarından bahsedebiliriz. Ama iddia ediyorum ki tarîkatların tamâmı ve tarîkat olmasalar da devleti ezoterik inançlarının nesnesi olarak konumlamış başka küçük cemiyetler de var, bunların tamâmı, devletle, devlet içerisinde ve devlete referansla varlıklarını sürdüren yapılar. Peki, devlet bunlardan nasıl arındırılır? Aslında çok karmaşık bir şey de değil. Devletin kendi yurttaşıyla arasındaki güven ilişkisini anayasal temelde ve o anayasal temelin bütün kurumsal mekanizmalara sirâyet ettirilmesi yoluyla gözden geçirilmesi, yeniden kurulması gerekir. Aslında yeniden kurulacak olan şey de budur. Bir kere yeniden kurulduğunda, geriye kalan şeyler de kurulur. 

Bu tür küçük öbekler, zümreler, içe kapalı yapılar, dinî ya da dinî olmayan ezoterik cemaatler, devletin hangi ihtiyâcını karşılıyor? Zannediyorum ki neden bahsettiğim anlaşılıyordur. Romanlarda, eski gazetecilerin kitaplarında, araştırmalarında da okuruz bunu. Meselâ Sedat Peker niye var? MİT’e, askeriyeye, orduya, bürokrasinin şu ya da bu kurumuna hâkim olan çeşitli gruplardan bahsederiz. Ben onların bu tarîkatlardan çok farklı olmadıklarını iddia ediyorum. Bu tarîkatlar hangi ihtiyâca karşılık geliyor? Hep vesâyetten bahsediyoruz, ama kefâletten pek bahsetmiyoruz. Devlet kendi yurttaşını devlet mekanizmasının içine aldığında, onunla arasında bir güven ve sadâkat ilişkisi kurması gerekiyor. Bazen de, güvenle sadâkatin birbiriyle çelişmesi gerekiyor. O gün iktidarda kimler var ve ne yapıyorlarsa, ona göre değişen bir dengeden bahsediyorum. 

Bu güven ve sadâkatin üçüncü bir ayağı da hukukîlik.  Ama yurttaşla devlet arasındaki ilişkinin hukukîliği her zaman arzu edilen bir şey değil. Çünkü iktidar edenler, ellerinden geldiği her durumda, hukukun dışına çıkmak istiyorlar. İktidar olmak demek, devlet olmak demek — ne yazık ki Türk devlet geleneğinde biraz da hukukun dışına çıkma ehliyetine sâhip olmak demek. AKP’nin bütün mâcerâsından, hem milliyetçi hem muhâfazakâr devlet anlatısının ne anlama geldiğini öğrendik. Ne işe yarıyor bunlar? Devletin sadâkate ihtiyâcı olduğu durumlarda kendi bünyesine aldığı yurttaş hakkında hesâbı kime soracak? Örnek vereyim: Diyelim bir cemaatten Milli Eğitim Bakanlığı’na topluca bir alım yapıyorum. Öğretmen alıyorum. Talim Terbiye’ye alıyorum. Yahut Maliye Bakanlığı’na vergi kontrolörü alıyorum. Sağlık Bakanlığı’na, Diyânet’e alıyorum. Bir gün benim çıkarlarım aleyhinde ya da ben bir manevra yapıp yönümü değiştirdiğimde benimle berâber dönmezlerse, ben kime hesap soracağım? Sadece o yurttaşa hesap sormam yeterli mi? Yetmez. Çünkü bir kişiyi cezâlandırmış olacağım. Nasıl olacak bu iş? Onun sadâkatinden, benimle ilişkisi içerisindeki hukuku aramıyorsam, kime soracağım? Her kim kefil olduysa ona, dayısı kimse, o dayıdan, onun cemaatinden soracağım. 

Bence çok basit gibi görünen, ama aslında çok karmaşık olan bütün hikâye burada düğümleniyor: Devletin yurttaşıyla arasındaki ilişkinin, bir eşitlik temelinde kurulmaması. Yani yurttaşların devlet nezdinde eşit olmamaları ve çeşitli kategoriler hâlinde o eşitliğin ya da ayrıcalıkların sürekli müzakere ediliyor olması. İkincisi, devletin yurttaşı, sürekli ihânet edebilecek, yoldan çıkabilecek ya da onun gayri hukukî işlerine göz yummayacak birisi olarak görmesi nedeniyle duyduğu güvensizlik karşısında, bir kefâletle, topluca kaybedecekleri ortak kayıpların daha büyük ve daha yaralayıcı olacak gruplara ihtiyaç duyması. Bu, dinî ve dinî olmayan ezoterik devlet bağlamında oluşmuş ezoterik cemaatlerin birbirleriyle rekabet hâlinde, sürekli devletin yapısını kemirdikleri –“ağacın kurdu” denir buna; ağacın kurdu kendinden olur– çeşitli düzenekler oluşturmaları ve o kemirmede bir yarışa girişmeleri anlamına geliyor. Az önce, “15 Temmuz, aynı zamanda ‘makbul Müslümanlık’, ‘makbul cemaatler’, dindarlık içinde bir yarılma yarattı” demiştim. Biraz, bunun da sebep olduğu bir yarılma. “Şimdi devlet bizde. Bize sâdık olanlar…” Demek oluyor ki o sadâkat ilişkisinin kurulmasında hukuk yetmiyordu, şimdi din de yetmiyor. Hâlâ başka şeylere ihtiyaç var. Bu şöyle bir tehlikeyi getiriyor: Eğer buradan devam ederse, Fethullahçılar gelmeyecekler ama, Fethullahçılık dediğimiz şey, Burak’ın çok güzel özetlediği, bunun sembolü olduğu devletle ilişki türü, daha güçlü bir şekilde ve bundan daha karmaşık ve daha demir çekirdek birtakım ezoterik grupların devlette daha güçlü ve daha derin ilişkilenmelerine neden olacak. Ne demek istiyorum? Evet, bu Fethullahçılar olmayacaklar. Ama devlet bu hâliyle kalırsa, bundan daha beterleri, daha da korkunçları gelecek.

Peki, ne yapmak lâzım? Dediğim gibi çâresi çok basit. Yıllar sürecek, ama hazır 15 Temmuz süreciyle ve belki önceki darbe süreçleriyle de hesaplaşırken,  her şeyi herkese açık, son derece şeffaf bir yüzleşme, hesaplaşma ve yargılama sürecinin örgütlenmesi gerekir. O örgütlenme süreci, devleti yeniden kuracak olandır. Bu bize şunu sağlayacak — böyle bir umudum var ya da bunu sağlaması için uğraşmalıyız: Yurttaşla devlet arasındaki ilişkiyi yeniden târif etmeliyiz. Aynı zamanda, devletle kamuyu aynı şeymiş gibi anlıyoruz ya? Devletle kamu arasındaki ilişkiyi de yeniden târif etmek lâzım. Çünkü çok önemli dönüşümlerden ve erozyondan geçti devlet. Bu bağlamda, devlet ve kamu hâlâ aynı anlama geliyor olamaz. Dolayısıyla, tanımlayacağımız şeyler, “Yurttaş ne? Kamu ne? Ortaklık ne? Biz bu devletin yurttaşları olarak neyin ortağıyız?” meselesini târif edip yerli yerine oturtmamız lâzım. Bu da, yeni bir anayasanın yapılması, parlamenter rejimse eğer, o parlamentonun gerçekten yeniden, şu koşullara ve yaşadığımız bütün depremleri göz önüne alarak yeniden düşünmesi gerekir. Aksi halde, merkezde her şeye gücü yeten bir devlet, canı istediği zaman hukuk dışına çıkabiliyor. Memurundan sadâkat dışında pek bir şey beklemiyor. Memur, önce devletin memuru, sonra kamunun hizmetkârı. Devletin, kendi memurunu kamuya karşı koruma refleksini de hesâba katın. Bütün bunların olduğu bir ortamda, Fethullahçılar’dan daha beterlerinin, hele şimdi ortaya çıkması kaçınılmaz. Bununla mücâdelenin yolu da, devleti yeniden, doğru dürüst ve şeffaf bir şekilde, bu dönemin, bu zamânın –ve yaşadığımız felâketlerden de ders almış olarak–, bu dönemin ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak kurmaktan ve kurgulamaktan geçiyor. 

Ruşen Çakır: Evet, programı burada noktalıyoruz. Yine yoğun bir yayın oldu. Ayşe Çavdar, Burak Bilgehan ve Kemal Can’a çok teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus