Ayşe Çavdar yazdı: Cumhuriyet’in “taht”ını kim kuracak?

Altılı Masa’da geçen hafta hasıl olan fırtınayı, masa etrafında toplananların, henüz kurmadıkları bir geleceğin iktidarı için giriştikleri rekabetin bir yansıması olarak görebiliriz. Kurucu mu yoksa yıkıcı bir fırtına mı olduğunu ise zamanla anlayacağız. Bu rekabet kaçınılmaz olarak, her bir masa sakininin bir diğerine sınır çizme gayretini de içeriyor ve bu nedenle masa sakinlerinin siyasi pozisyonlarını yeniden tarif ediyor. Çünkü eşitlikçi bir müzakere zemini üretmek maksadıyla kurulmuş gibi görünse de masa, etrafında oturanların cüsse farklılıklarından ve siyasi potansiyellerinden doğan, adı konmamış bir hiyerarşi içeriyor. Bu da hem avantajları hem dezavantajları olan bir durum. İlaveten masa etrafında temsil edilen siyasi ekiplerin, birbirleriyle ve iktidarı oluşturan koalisyonla aralarındaki akrabalık ilişkilerini de dikkate almak gerekiyor. İktidar koalisyonundan çözülmesi beklenen, umulan seçmen kitlesinin kime teveccüh göstereceği mevzusu büyük ölçüde bu kan bağı üzerinden -bence yanlış- hesaplanıyor.

Seçim yaklaştıkça ve siyasi potansiyel ya da mümkün/müstakbel oy beklentileri anketlerde bile fiile dönüşmedikçe bu adı konmamış hiyerarşi galebe çalmaya, masa etrafındaki dinamik yeniden şekillenmeye, masanın haritası baştan çizilmeye başlandı. Meral Akşener’in, Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilebilir bir başkan adayı olmayabileceği öngörüsünden yola çıkarak yaptığı çıkış öncesinde ve sonrasında yan yana duruşların nasıl değiştiğine bakalım mesela.

Evvelden, Davutoğlu’nun Babacan ve Karamollaoğlu ile ayrı bir ittifak kurmak istediği konuşulmuştu. Babacan’ın, bu fikrin partisinin kurullarında oybirliğiyle reddedildiğini duyurmasıyla da öncü bir gerilim hasıl olmuştu. Bu gerilimde masa, AKP’nin bu iki mirasçısının birbirlerinden çok haz etmeseler de yan yana oturabildiği bir zemin olarak işlev görmüştü. O zemini mümkün kılan ise CHP ile İYİP arasında, önce 2019 yerel seçimlerinde Erdoğan’ı yenmek, ardından kayıp devletin izini birlikte sürmek üzere kurulmuş Millet İttifakı’nın siyasi cüssesi yani seçim kazanma umuduydu. Saadet Partisi’nin masadaki başlıca işlevi, iktidar koalisyonunun büyük ortağı AKP’nin tekeline almaya çalıştığı değerleri ve geleneği sembolik olarak da olsa masaya ortak etmekti. Babacan, gene AKP’nin bugün artık zehirden acı sonuçlarını tatmakta olduğumuz “ekonomik başarısı” üzerine kurdu siyasi vizyonunu. Davutoğlu’nun masanın oluşturduğu denklemde tam olarak hangi boşluğu doldurduğunu henüz bilmiyorum. Belki İslamcılık siyasetinin en bir yeni branşı olarak görüyordur kendisini. Eğer öyleyse AKP’den devralacağı şey, yalnız ödenmemiş faturalar olacaktır diye tahmin ediyorum. Nitekim Babacan ve Davutoğlu’nun anketlere yansıyan karşılığı, faturanın AKP’den çok kendilerine kesildiğini, zamanında şöyle iyice düşünülmüş, yürekten kopan bir redd-i miras yapmayarak ne büyük bir hata yaptıklarını sanıyorum ki gösteriyordur. Nasıl yürütüleceğini pek de bilmediğimiz parlamenter sisteme geçiş sonrası için ekilmiş tohumlar olarak görebiliriz bu partileri. Cansuları ise geçiş dönemine yaptıkları katkı olacak diye umuyorlardır herhalde. Gültekin Uysal hakkında diyecek pek bir şey bulamıyorum. Sanırım partisinin marka değeri dolayısıyla masada bulunuyor.

Altılı Masa kurulmadan çok önce, İYİP’in, henüz yeni kurulmuş ve oy potansiyeli açısından da kendisini ispatlamamış bu partileri masada istemediğine yönelik bir hayli söylenti vardı. Özellikle İYİP’in transfer ettiği teknokratlar eliyle ekonomi ayağını güçlendirmesi, bir arkadaşımın tabiriyle Babacan’ın ekonomi tecrübesinden başka hiçbir şeyi olmayan partisinin geçiş döneminde oynamayı arzu ettiği rolün önünü kesmeye yönelik bir hamle gibi okundu. Bu arada benzer söylentiler CHP için de geçerliydi. AKP’den kopup gelen ancak sahada bekledikleri karşılığı bulamayan bu partilerin sırtta taşınması anlamına gelecekti onları masaya almak. 2019 yerel seçimleri sonrası CHP ve İYİP kadroları arasında şu ya da bu şekilde bir işbirliği nasılsa oluşmuştu. Hatta belediyeler etrafında kadrolaşmalar değilse bile dostluklar kurulmuştu. Ortak bir deneyimlerinin olmamasından dolayı, bu ittifakın etrafında kurulan masaya yeni gelenler misafir muamelesi görüyorlardı.

Fakat Akşener’in, Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusundaki çıkışından sonra durum değişti. Aslında mesele Kılıçdaroğlu’nun adaylığını aşan bir durum. Çünkü Akşener, geçtiğimiz hafta anaakım siyasi aktörler arasındaki ilişkinin üzerine oturduğu hikâyeyi olduğu gibi değiştirdi, adeta yeniden yazdı. Millet İttifakı’nın ve Altılı Masa’nın kuruculuğu rolünü Kılıçdaroğlu’ndan aldı. Ekonomiyi rahatlıkla paylaşabileceklerini söyleyip hem Babacan’ın hem Davutoğlu’nun ekonomi ekibini övdü ve anlaşmazlığın adresini “kazanabilecek bir başkan adayı” belirlemek olarak değiştirdi. Ardından hem Babacan hem de partisinin kurmaylarından İdris Şahin, Akşener’in cumhurbaşkanı adayı konusundaki tutumunu destekleyen açıklamalar yaptılar. Akşener ansızın, Altılı Masa’nın sağının sözcüsü haline geldi ve bunu yaptığı anda CHP’yi masanın solu olarak ilan etti. Böylece başka konularda değilse bile, başkan adaylığı konusunda Altılı Masa’da müzakerenin hatları ve hatta kartları belirginleşmiş oldu.

Masanın dışı ve ihtimaller

Bir de masanın dışı var. Altılı Masa, masanın dışında da birtakım yol arkadaşlıkları bulmadan seçim kazanamıyor. İşin fenası aslında iki seçim var. Diyelim kazanabilecek bir başkan adayı belirleyip bu mevkiyi elde ettiniz ama parlamento çoğunluğunu alamadınız. Üstelik o çoğunluğa hem AKP kalıntıları hem de Emek ve Özgürlük İttifakı temsilcileri dahil. Böylesi bir durumda herkes parlamenter sisteme geçişi onaylayacaktır muhtemelen. Yani en kolayı bu geçişe ilişkin düzenlemeyi parlamentodan geçirmek olacak. Ama hâlâ çeşitli yasalar çıkarmanız, devleti çalıştırmanız lazım. Kendiniz altı parçasınız, altı parça bir ittifak daha var orada ve bir de umarız paramparça bir ex-iktidar bakiyesi… Nasıl olacak o geçiş süreci? Dahası geçilecek hal üzerinde kimin ne kadar söz hakkı olduğuna dair pazarlıklar hangi karmaşıklık düzeyinde yapılacak? Altılı Masa kurulurken oluşturulan Mutabakat Metni’nin böyle bir bağlamda işe yarayacağını düşünüyorlarsa, büyücek hayal kırıklıkları bekleyecek kendilerini…

Başka bir ihtimal: Diyelim kazanabilecek başkan adayı dediğiniz kişi kazanamadı ama halk size parlamento çoğunluğunu verdi. Bu da kötü bir ihtimal çünkü Erdoğan başkan seçildi ise tepenizdeki demir yumruğun şiddetinin arttığını göreceksiniz. Parlamentoda iki muhalif ittifak bulunacak. Birlikte tekrar seçim isteyebilirsiniz. Ama seçimi isteyen parlamento olursa (bu teknik detayı hukukçulara sormak lazım) Erdoğan bir kez daha aday olabilir (şimdi bile adaylığı şüpheliyken o zaman daha da şüpheli olacak). Sabır kalmış olur mu millette? Ya siyasetçilerde?

Bir de şu ihtimal var: Altılı Masa, kendi dışındaki siyasi potansiyelle işbirliği yapamadı ya da yapmak istemedi. Daha geniş bir kapsayıcılık ihtimali ve imkânı varken bu, masa bileşenlerinden biri ya da birkaçı tarafından ötelendi, itelendi. “Kazanabilecek aday” diye biri çıkarıldı ama iktidar koalisyonu elinden geleni ardına koymadı, ucunda kıyısında bir oranla bile olsa başkanlığı aldı. Masa kendi dışını yabancılaştırdığı için sandık güvenliği de sağlanamadı ve şaibeli de olsa parlamento çoğunluğu gene iktidar koalisyonunda kaldı. Bu durumda ne olur?

Akşener, Habertürk’te Fatih Altaylı’ya verdiği söyleşide bu ihtimalin sonuçlarını öncelikle AKP seçmenine seslenerek söyledi. Bence bütün söyledikleri arasında en önemli yer de burasıydı:

“Bu seçim son seçim. Türkiye ölmez bitmez. Üç seçimi de parlamenter sistemin karşısında bu ucube sistemin taraftarı kazanmışsa, gelecek seçimi biz parlamenter sistemi konuşarak yapamayız. Bu ucube sistemin bir cumhurbaşkanı var ama bu defa Erdoğan’ın son seçimi, bir daha aday değil, biz biliyoruz ki bu ülkede, Türkiye’de giden kişinin, işaret ettiği kimse seçilmedi. Böyle bir sistemde ne olacak biliyor musunuz, AK Parti’nin son cumhurbaşkanı, bu ucube sistemin karşısında beş yıl daha dişlerini sıka sıka, nefret duygularıyla, öfkeyle dolmuş bir muhalefet seçimi kazanacak. Bu Türkiye’nin hayrına değil. Ben buradan aracılığınızla en çok da AK Partili seçmen kardeşlerimize seslenmek isterim. Bu ucube sistemin giderilmesinin yolu cumhurbaşkanlığının Millet İttifakı tarafından aday gösterilecek kişinin kazanmasından geçiyor ki herkes saygıyla, saygı görerek yoluna devam etsin. Ve artık biz Cumhuriyet kurulduğundan beri yaşadığımız şu birbirimize diş sıkma halini, masanın altından birbirimize tekme atma halini bitirelim ve bu ülkeyi hakikaten geleceğe taşıyalım. Korkum odur. Onun için de kazanmak zorundayız.” (*)

Akşener aynı cümleleri rahatlıkla kendi partisinin kurmaylarına, teşkilatlarına ve seçmenlerine de kurabilir. Bu uyarının yapılmayacağı tek merci, AKP’nin cüsse olarak en büyük muhalifi konumundaki CHP. Nedenine gelince…

Son ihtimal

İçinizi karartmak pahasına seçime bir an için şu ya da bu “kazanacak aday”la gidildiği fakat partiler arasında ve sahada geniş bir siyasi dayanışmanın kurulamadığı ve seçimin kaybedildiği ihtimali bir kez daha düşünün. Sonra da Erdoğan’ın son ve en karanlık başkanlık dönemine girilmiş olsun. Artık yağmalanabilecek bir enkaz niteliği bile olmayan ülke böyle bir dönemde iyice can pazarına dönüşecektir. Yok çünkü, oluşturdukları bu idari sistemi finanse edebilecek kaynak yok Türkiye’de. Dünyadan da bulamazlar çünkü küresel bir ekonomik krizin henüz başlangıç aşamasındayız gibi görünüyor. Ülkenin en kıymetli “kaynak”ı insanı ve onu da sürekli, akla gelebilecek en tırıvırı sebeplerle bile düşmanlaştırmak ve her türlü aşağılamak dışında hiçbir siyaset üretemiyor bu “ucube sistem.”

Dolayısıyla Akşener haklı olabilir. Böyle bir durumda toplumsal muhalefetin kapılacağı umutsuzluk ve çaresizlik hali yalnız iktidara değil, seçimi kaybeden partilere ve siyasilere yönelik bir öfke ve hınca dönüşebilir. İktidarın ne zamandır emek emek ektiği ve iki kutuplu olmaktan çok uzak toplumsal parçalanma iyiden iyiye derinleşecektir öylesi karanlık bir iklimde. Asıl önemlisi ahali, bunun önüne geçebilecek son fırsatın da aylar boyunca Altılı Masa etrafında top çeviren insanların birbirleriyle oynadıkları iktidar oyunları yüzünden heba edildiğini düşünecektir. Söz konusu geniş siyasi dayanışmanın kurulmamasından dolayı herkes birbirini suçlamaya başlayacaktır. Böylesi bir fırtınadan iyice hırpalanmış olarak da olsa sağ çıkma ihtimali hangi partilerde var? Akşener’in sözünü ettiği muhalif öfke hangi partide konsolide olur? O konsolidasyonun rüzgârından beslenecek olan ekipte kimler, hangi rolleri üstlenir?

Mevzuyu böyle düşününce, Altılı Masa’yı bir arada tutan enerjinin Erdoğan’ı yenmek kadar ve hatta bundan daha çok Erdoğan’ı yen(e)memenin sonuçlarından kaçınmak olduğu söylenebilir. Fakat aralarında iktidarın kırmızı çizgilerinden özerk bir siyasi tartışma yapamadıkları, daha önemlisi temsil ettikleri ya da etmedikleri kesimleri bu tartışmaya dahil etme yollarına hiç kafa yormadıkları için en çok korktukları şeye teslim oluyorlar en ufak bir görüş ayrılığında. Neredeyse bir senedir güya eşitler olarak oturdukları masanın etrafındaki ağırlıklarını artırmak için harcadıkları vaktin çok ama çok azını vaat ettikleri parlamenter sistemle, şu anda içinde bulundukları siyasi ittifak arasındaki ilişkiyi güçlendirmek için kullanabilirlerdi. Bunu yapmak için başkan nasıl biri olmalı, o biri ahaliye nasıl anlatılacak, yeni seçim sisteminin mantığı seçmene hangi yolla izah edilecek, seçilecek geçici başkanın yetkileri ne olacak, o yetkiler nasıl denetlenecek, geçiş dönemi takvimi nasıl düzenlenecek gibi sorulara cevap arayabilirlerdi. Yapmadılar!

Parlamenter sisteme geçişi mümkün olduğunca kazasız belasız kılacak önlemler üzerine çalışmak ve bu sürece halkı da katmak yerine herkes masadaki elini yükseltmek, yani kingmaker olmak için birbiriyle yarıştı.

Dumrul’un tahtı

Nasıl çevirelim kingmaker’i Türkçe’ye? Taht kurucu olsun mu mesela? Hani derler ya bir anne-baba evladının tahtını kurabilirmiş ama bahtını kuramazmış. Oradaki gibi bir taht kurmaktan söz ediyorum… Gene de aklıma şu soru geliyor: Madem parlamenter sisteme, üstelik onu güçlendirerek, geliştirerek geçiyoruz, neden herkes taht kurucu olmaya çalışıyor? Başkan adayı neden hâlâ bu kadar önemli, adayın belirlenmesinde söz sahibi olmak için bunca niza çıkarmanın alemi ne?

İYİP özelinde aklıma bir soru daha geliyor: Acaba İYİP ve Akşener, HDP ve Selahattin Demirtaş, Kılıçdaroğlu’ndan yana bir eğilim belirttiği için mi başka ihtimaller üzerinde durmaya başladı? Çünkü “kazanacak aday” diye formüle edilen kriter, pekâlâ “benim kazandırmak istediğim aday” diye de okunabilir. “Ben kazandırayım ki, bana borçlu olsun” diye devam eder o cümle. HDP’nin kazanmasını istediği adaya kazandırmayacağını ilan ederek, çoktandır bu partiye ve seçmenlerine verilen “taht kuruculuk” rolüne meydan okuyordur belki de Akşener ve partisi bu yolla.

İYİP’in ayrılsa da -henüz- tam bir “epistemolojik kopuş” yaşamadığı siyasi hane göz önünde bulundurulduğunda söz konusu itirazın böyle bir tarafı olduğu pekâlâ düşünülebilir.

Eğer durum bu ise, 100 yılın sonunda Cumhuriyet tam olarak kuruluşunda girdiği ve çok geçmeden sınıfta kaldığı anlaşılan imtihana ikinci kez girecek demektir. Mevzu başkan adayının kim olduğu değil, eğer durum böyleyse, yeni ve güçlendirilmiş parlamenter sistemin yurttaşlık tarifini kimin, nasıl, neye göre yapacağı. O tarifi müzakere etme sürecine kimlerin katılacağı, kimlerin katılamayacağı, mümkünse davet bile edilmeyeceği.

Bu öyle, anayasada yazıldığı gibi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türk’tür” demekle geçiştirilecek kadar basit bir mesele değil ne yazık ki. Keşke öyle olsaydı. 100 yıl boyunca bunun bu kadar basit bir mesele olmadığını hep birlikte öğrendik, şimdi aynı dersin bütünlemesine hazırlanıyoruz… Yani iyice gözden geçirmek zorundayız ders notlarımızı. Yumurta kapıya dayandığı için, el mahkûm, yaratıcılığımızı da konuşturacağız. Ezberle olmaz, şöyle janti bir fikir bulmalıyız bu dersi geçecek kâğıdı yazmak için.

Anaakım siyaset, tanımı gereği Cumhuriyet’e, tarihinin bu en büyük sınavını orijinal bir buluşa ihtiyaç kalmaksızın ezberle geçirtebileceğini sanıyor. Oysa ilk sınavla ikincisi arasında pek çok kuru derenin üzerine sayısız köprüler yapıldı, haraç ödemekten bitap düştü herkes.

Bilen bilir, Deli Dumrul’un hikâyesinde o kuru dere aslında işlemeyen hukukun temsilidir. Zira Dumrul’un akla düştüğü tarihte göçebe Türkler hâlâ ırmağın akışına bakarak çözüyorlardı aralarında çıkan kavgaları. Dolayısıyla kurumuş dere, bozulmuş kaideden, hukuktan başka bir şey değildir. Üzerine köprü yapan Dumrul, derenin kurumuşluğundan doğan krizi kendine yontmaya çalışan bir fırsatçıdır. Köprüden geçme sembolü, Dumrul’un ilk anlatıldığı dönem için İslam’a geçiştir. Ama biz bu mecazın yorumunu bir halden bir başka hale geçiş diye genişletebiliriz. Dumrul kendi rızasıyla köprüden geçenlerden 33, geçmeyenlerden döve döve 40 akçe alır. Yani Dumrul’un köprüsünden geçmek yerine kendi yolunu bulmak isteyenlerin ödeyecekleri bedel daha ağır olacaktır. Nitekim tam olarak böyle de olmuştur geçtiğimiz 100 yıl boyunca. Ama önünde sonunda Dumrul da kibri yüzünden Azrail ile sınanır. Sanırım hikâyenin tam olarak bu yerindeyiz bir kez daha.

Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen “Deli Dumrul” isimli oyundan bir kare

Şimdi hepimizin gözleri önünde masa masa dolaşıp kendi canı yerine can arıyor Dumrul yana yakıla. Bakalım bulabilecek mi onunla hayatı paylaşmayı kabul edip ona bir kez daha taht kuracak denli merhamet sahibi bir isimsiz? “Çıplakları giydirme, açları doyurma,” Cumhuriyet’se söz konusu olan, yurttaşlarını eşitleme, sözünde durmadığı için bir kez daha Azrail’le sınandığının farkına varacak mı? Kendisine verilen 140 yılın sonunda hakiki bir muhasebe yapıp, yeminini hatırlayarak tahtına mı dönecek yoksa yeminlerini unutan başkaları gibi tarih kitaplarında bir ara başlık olarak mı kalacak? Kim yapacak Dumrul’un tahtını bu defa?

Siyasi literatürde birkaç tür taht kurucudan bahsedilir. Kimileyin kudretli, idrak sahibi olmakla kalmayıp çeşitli yerlerde sarsılmaz ilişkileri olan danışmanlar için kullanılır bu tabir. Parlamenter sistemde, çoğunlukla oyu iktidar olmaya yetmeyen ama iktidar pazarlıklarında belirleyici olmak için çeşitli manevralar icat eden küçük partiler için sarfedilir. Fakat daha geniş bir siyaset tanımında, tıpkı çoklarının HDP ve Kürt seçmen için kullanmayı tercih ettikleri gibi, iktidar sahiplerinin; toplumun, teamüllerin, güç paylaşımının, kabaca müesses nizamın dışında tutmak için uğraş vermesine rağmen, belki de, aksine tam da bu denli bir kuvvetle kenara itildiği için derdini paylaşmak, meselesini çözmek için kimi merci olarak seçerse onu taht sahibi eden toplum kesimleri için kullanılır.

Kendi adıma konuşayım, kimin başkan adayı olacağını hiç merak etmiyorum. Asıl merak ettiğim, istese de istemese de 2023’te değilse, Akşener’in dediği gibi en geç 2028’de yeniden kurulacak olan devletin kendisine “taht kurucu” olarak kimleri seçeceği. Kimi değil, kimleri… Çünkü içinde yaşadığımız dünyanın koşulları itibariyle Cumhuriyet fikri artık, birbirleriyle kuru dere üzerine kurulmuş köprünün haracı için yarışanlar arasında yapılan müsabakayla belirlenecek tekil bir taht kurucudan fazlasına muhtaç.

(*) Hangi bağlamda söylediğini duymak isteyenler için şu linkteki kaydın 28’inci dakikasında başlıyor bu bölüm.

Kapak fotoğrafı için: https://www.devtiyatro.gov.tr/DevletTiyatro/en/oyundetay/1268?a=deli-dumrul

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus