Ayşe Çavdar yazdı: Taktik ve stratejiden yol-yordama…

Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada zor zamanlar yaşanıyor. En geniş perspektiften bakarsak sebeb,in üzerinde yaşadığımız kürenin kendi etrafında dönme hızının giderek ivmelenmesi olduğunu söyleyebiliriz. Haliyle bir zaman kamaşması yaşıyoruz. Gecemiz gündüzümüze karışmış vaziyette. Akşamından sabahına yoksullaştığımız günlerimiz olduğu gibi, gecesinden şafağına bize yeni kimlikler atandığına da tanık olabiliyoruz. Bir yandan da bu hallerimize bir istikrar getirsin diye baktığımız siyaset, tüm aktörlerin dikkatleri kendi üzerlerine çekmek için çeşitli gösteriler icat ettikleri bir sahneye indirgenmiş durumda. Siyasetçiler bize kendilerini gösterme telaşına öylesine düşmüşler ki başlıca işlerinin topluma daha iyi bir müşterek hayata sahip olmak için yol göstermek olduğunu unutmuş görünüyorlar.

Hal böyle olunca, hiç de havamızda olmadığımız bir zamanda, pek de seyircisi olmak istemediğimiz birbirinden bayat sahne gösterileri karşısında, ne yaptığımıza ve ne yapmadığımıza bakarak kim olduğumuza her gün yeniden karar vermek zorundayız. Azıcık kafa dinginliği bulsak belki biz de bir ucundan tutarız bu Rus ruletine benzeyen turnusol oyununun. Ama sınırlı sayıda kartın bulunduğu destede bir tür joker işlevi gören “tarafını seç, ya benimlesin ya düşman” kartından bir hayır gelmediğini de çeşitli kereler taaaa iliklerimizde tecrübe ettik. Akl-ı selime ihtiyaç var. Peki nasıl selim kılınır bir akıl?

İlk yüzleşme: En çok neden korkuyorsun?

Zor soru! Ne yaptım ben kendime böyle?!

Belki de başlama yeri herkesin birbiriyle değil, birikmiş korkularıyla yüzleşmesi ve bu korkuların kendindeki kaynağını bulup çıkarmasıdır. Gene bir ad koyma işi var demek ki önümüzde. Tam olarak neden korkuyorum ben, peki bu şey beni niye bu kadar korkutuyor? Kimse bir şeyden boşuna korkmaz, her korkunun dışarda ve içerde en az birer sebebi bulunur. Korkuyu yaratan içsel ve dışsal sebepler birbirlerini besledikçe göğüs daralır, nefes kesilir, dizler titrer ve korku aklı bağlamaya başlar. Ya da o korkunun etkisiyle insan yol ve yer değiştirebilir, hiç aklına gelmeyen, içinin pek de istemediği patikalara sapabilir. Üstelik böyle yaptığında genellikle aklına gelen başına da gelir.

Geçen hafta yaşadığımız başörtüsü tartışması tam olarak böylesi bir sahne yarattı. Başta CHP olmak üzere toplam muhalefetin en büyük korkusu şurada dokuz ay vakit kalmış bulunan seçimi kaybetmek. Eğer kaybederlerse, mevcut başkanlık sistemi yerleşmiş olacak. Şurası çok net: Kazansa bile AKP’nin son dönemi olacak çünkü Erdoğan’ı bir sonraki döneme taşıyacak ne enerjisi ne barutu kaldı. Erdoğan’sız bir AKP’nin neye benzeyeceğini varın siz hayal edin… O sonrayı hazırlayanın bizzat Erdoğan olduğunu da yazın bir kenara…

Diyelim Erdoğan ve artık bir partiden başka her şeye benzeyen AKP allem etti kallem etti kazandı, alaturka başkanlık rejimi de kalıcılaştı. Sonraki dönemlerde Türkiye, mevcut siyasi parti sistemini kadük kılan -hal-i hazırda da pek iş görmeyen- bir siyasi yarış arenasına dönüşecek. Ne yeni ne eski partiler bugün oldukları gibi kalabilirler öyle bir ortamda. Başkanlık rejiminin asıl yerleşik kılacağı şey, siyasi kutuplaşma olacağı için sonraki rekabet bugüne kadar gördüklerimizden çok daha sert bir üsluba bürünecektir. Toplum kesimlerinin şu ya da bu gerekçelerle birlikte yaşama fikrine giderek mesafelendikleri, kendi içlerine kapanıp sert kabuklar oluşturdukları, dolayısıyla en iyi ihtimalle zorunlu olarak birlikte yaşadıkları ama birbirleriyle teması en aza indirgemiş, siyasi dayanışma fikrine küsmüş küçük kamucuklar oluşturacaklar. Her türden farklılık bir kimlik belirtecine dönüşecek böyle bir durumda ve siyaset iyiden iyiye o belirteçlerin işaret ettiği parçacıl müzakerelerle yürüyecek.

Türkiye Lübnan ya da Bosna olur mu?

Aaaaa bakınız böyle bir örnek zaten yaşandı ve bitmeyeyazdı bir halkı her manada iflas ettirerek… En kaba hatlarıyla Lübnan, o parçacıl kimlikler üzerine kurulu siyasetiyle geldi bugünlere. Herkesin, her an, her türlü kötü şeye hazırlıklı olduğu Bosna-Hersek Federasyonu’nun vaziyeti de farklı değil. Dışardan bakınca niyet gayet açık: Madem bu kadar kimlik var ve bu kimlikler arasında bir uzlaşma sağlanamadığı için yaşanıyor o iç çatışmalar, o zaman herkesin eşit temsil edildiği bir siyasi düzenek kuralım. Bu gayet tepeden inmeci siyasi tasarımın neye benzediğini, aklımızla değilse de yüreğimizin yerli-milli korkularımızdan arta kalan ucuyla titreyerek izlediğimiz Bosna-Hersek Federasyonu’nun hal-i pürmelaline ilişkin bir anekdotla anlatayım.

Geçen yaz, Saraybosna’da çayının ve böreğinin lezzeti nedeniyle hayli rağbet gören bir kahvede, kazara yan yana düştüğüm biriyle havadan sudan konuşarak başladığım sohbet, “Nerelisin” sorusunun ardından kaçınılmaz olarak siyasete gelmişti de, o tasarımın sonucunun nereye vardığını taaaaa yüreğimde hissetmiştim. Nereli olduğumu söyleyince, aslında kim olduğumu anlamak için ufak bir yoklama çekti arkadaş, elbette “Erdoğan hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorarak. Ehl-i AKP’nin Bosna fantazisini bildiğim için bunu sorma önceliğinin masa arkadaşımda olması gerektiğini düşündüm ve cevap verdim. Tabii biraz yumuşattım asıl aklıma gelen ifadeyi: “Sabırsızlıkla emekli olacağı günü gözlüyoruz” dedim. Güldü ve “E biz ne yapalım?” diye sordu, “Biz her seferinde üç Erdoğan seçiyoruz.” Hak verdim, yetmezmiş gibi “Bizim Erdoğan da karışıyor her işinize”, dedim. Kahkaha attı bu defa, “Neyse ki sizin işinize karıştığı kadar karışmıyor bize” dedi. Sonrası tabii katman katman siyasi mizah. Karşılıklı katıla katıla güldük ağlanacak hallerimize.

İçe kapalı parçacıl kamuların kendi içlerinde de yürüttükleri siyasi rekabete odaklanarak oluşturulan bir temsil kompozisyonunun, o kompozisyonda temsil edilmesi beklenen insanları siyasete nasıl yabancılaştırdığına en iyi iki örnekten biridir Bosna. Siyasi temsil kurgusunu, tarihin şimdi -şu an- olsa bile bir yerinde dondurduğunuz kimlik tarifleri üzerinden yaptığınızda karşınıza çıkacak hal budur. Yalnız o parçalı kamular arasındaki etkileşimi askıya almakla kalmaz, her bir kamu parçasını da kendi içinde üreteceği dışa kapalı siyasi rekabetin diline hapsetmiş olursunuz.

Bunun yerine seçilecek yol, yalnızca şu anda var olan değil gelecekte de şu ya da bu şekilde dönüşerek ya da evrilerek, lazımsa parçalanarak ortaya çıkacak kimliklerin de dahil olabileceği esneklikte düzenekler geliştirmek olabilir. Ve fakat böylesi bir yöntem, “reel” siyaset perspektifinden ütopyacı ve hayalci olarak yaftalanacaktır, hatta bütünüyle boş bir iş olduğunu söyleyenler de çıkar. Çünkü siyasi katılım ve temsil düzenekleri, bugün, şu anda var olan kimlik ya da talepler arasındaki müzakere ve mücadele bağlamında şekillenir. Kim böylesi bir mücadelede şu anda, şimdi olduğu haliyle daha fazla güç talep etmek yerine, henüz var bile olmayan, belki de kendi içinden kopan “hain” parçaların oluşturacağı hak taleplerini ya da kimlik tariflerini savunmak, geleceğin hakkını bugünden teslim etmek ister ki…

Siyasetin her şeyin, herkese mübah olduğu bir güç elde etme yarışı önkabulünden çıkan kurgular tıkanıp kalırlar böylesi pazarlıklarda. Ateşkes üretme kabiliyetleri olsa da kalıcı bir barış ve istikrar vaat etmeleri imkânsızdır yukarıda anlattığım sebeplerle. Öte yandan siyasetçiler, siyasetin tanımını ez-kaza biraz genişletmeye ve daha uzun vadeli perspektifler sunmaya başladıklarında hayalcilikle suçlanırlar. Aşağı yukarı 50 yıldır bütün dünyada sol partilerin başlarına gelen de budur. Seçim kazansalar bile sözünü ettikleri uzun erimli dönüşümü iktidarda oldukları sürede tamamlayamadıkları eleştirisiyle bir sonraki dönemde bir öncekinden daha sağ partilere zemin hazırladıklarıyla kalırlar. Brezilya, İtalya ve İspanya’da son 20 yılda olanları alabildiğine uzaktan izleyerek ulaştığım bir kanaat bu. Yanlışlanmaya çok açık. Aynı örüntünün Şili’de de yaşanabileceğine dair hayli emare şimdiden birikti bile öte yandan.

Parçacıl değil yaylacıl siyaset

Fakaaaaat enseyi karartmanın da lüzumu yok. Siyasetin başta iktisat olmak üzere her alanı tıkamaktan başka işe yaramadığı anlarda insanlar kalıcı ve daha katılımcı dönüşümlere ikna olmaya hazır da olabilirler. İçlerindeki, “bugüne kadar hep aynı yöntemi denedik, geldiğimiz yere bak, bir de başka bir şey deneyelim” hissiyatını güçlendirmek gerekir bunun için.

Ancak bir de koşul var, önerdiğiniz yol ve yordam denenmeye değer olmalı. İçinde olunan krizi fırsata çevirmeye matuf, “Şu ve şu ve şu fedakârlıklarda bulunursan, bu karabasandan çıkarsın” diyeceğiniz türden olmamalı. “Vergiyi tabana yaymaktan” başka çareler düşünmelisiniz yani. Gündelik hayatını sürdürmekte bile zorlanan insanlara tünelin ucundaki ışığın tren olmayabileceğini düşündürmenin yolu, “Bildiğin her şeyi unut, şimdi her şeyi baştan yapacağız” demek de değil. İkisinin arasında bir yerde durmalı kantarın topuzu. En önemlisi önerilecek yol, üzerinde en çok ortaklaşılmış dert ve tasalar üzerine kurgulanmalı. Tam da o anda, yani can havli anında ortaya çıkan enerjinin herkesi birbirine tahammül etmeye, birbirini daha yakından tanımaya özendiren dili gözetilmeli ki kırk yıldır küs olanlar bile o tünelden ancak adımlarını birbirlerine uydurarak çıkabileceklerini görsünler, buna inansınlar, hatta siyasetçilere gerek kalmadan birbirlerini buna ikna etsinler. Sonra canları isterse gene birbirlerine küsebilecekleri garantisi de verilebilir bunun için. Zararı yok! Lakin böylesi bir badire birlikte atlatıldığında, çok büyük bir yol kazası da olmamışsa, barışın ömrü sanıldığı kadar kısa olmayacaktır.

Bir lakin daha lazım buraya… Geniş kapsamlı, bugünün krizinden yola çıkan ama geleceği de ihmal etmeyen bir yol yordam için siyasetin ne olduğu ve ne işimize yaradığı konusunda ufkumuzu geniş tutmak zorundayız. Nihayet gelelim memleketin bugünkü haline ve muhalefetin enva-i çeşit şubelerine…

  1. İttifaklar arasında ve ittifak içlerinde şunca sert yaşanan siyasi rekabetin tarafları hem ortak hem de tek tek elde etmeye değer bir hedef belirlemiş gibi görünmüyorlar. “Erdoğan’ı yenmek,” örneğin 2017 referandumunda ya da 2018 seçimlerinde makul bir hedef gibi görünebilirdi. Fakat şu anda bundan fazlasına ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Bunun sebebi yalnızca memleketin içine düştüğü buhran değil, muhalefeti oluşturan ittifakların hem çoğalması hem de genişlemesi. Ortak hedef daha büyük olmalı ki içinde herkese geniş geniş yer olsun ve yine herkes kendini o yerde kendisine ayrılan yeri başkasına kaptırma endişesi de taşısın tatlı tatlı. Hedef “Erdoğan’ı yenmek” olunca söz konusu tatlı endişe yerini Erdoğan’la özdeşleşen kimi sembolik kazanımlara bıraktığı gibi, partilerin birbirleriyle gayet olması gereken rekabet halleri hiç olmaması gereken bir çelme yarışına dönüşüyor. O büyük hedef pekâlâ ülkeyi yeniden kurmak, bunun için de memleketi bu yeniden kuruluşa katkıda bulunan herkesin kendini içinde yerleşik hissedeceği alabildiğine geniş ve ortaklaştırıcı bir yurttaşlık tarifi yapmak olabilir. Bu tarif kelimelerle değil, davranışla yapılabilir ancak. Memleketi birlikte kuracaklarını vaat eden insanlar bu kuruluş sürecine ortak olmak isteyenlere açık davet gönderir ve bu esnada kendi aralarındaki ilişkileri bir hukuka kavuşturarak başlarlar âtinin yolunu açmaya.
  2. Muhalefetteki ittifakları oluşturan siyasi partiler kendilerine “Ben kimin oylarını istiyorum” sorusunu soruyorlar çoğunlukla ve en büyük parça iktidar ittifakında göründüğü için oradan pay almaya çalışıyorlar. Oysa hedef “Ülkeyi yeniden kurmak istiyoruz” gibi geniş bir platoya, ovaya yani düzlüğe değil, yaylaya çekildiğinde sorulması gereken soru daha çok “Ben bu kuruluşta kim olarak yer almak istiyorum” olur. Böyle olunca zihin açıklığı yaratacak bir bilmece daha ediniriz: Geçmişten iyisiyle kötüsüyle ne taşıdığımı biliyorum, peki geleceğe bu yükümün/sermayemin ne kadarını, neye dönüştürerek taşımak istiyorum? Kuruluş söyleminin herkese kendini isterse kapatıp yeniden açarak işlemcisine dinamizm kazandırabileceği bir olanak da sağlayacağı ortada. Bu arada kimlerle hangi alışverişlerin yapılabileceği konusu da gözden geçirilebilir ve ittifaklar salt pragmatik ve bu nedenle alabildiğine kırılgan yapılar olmaktan çıkıp sahici bir siyasi müzakerenin yapılabileceği alanlara dönüşür.
  3. Memleketi yeniden kurma söyleminin önemli bir avantajı daha var. Herkes şu anda kerhen yaptığı çeşitli fedakârlıkları, bunca zamandır zaten birlikte yürüdüğü insanlara hakkını vererek anlatma olanağı bulur. Örneğin Altılı Masa’nın muhafazakâr kanadı, CHP’nin en büyük birikimle oturduğu masanın küçük bileşeni olmayı, “N’apalım, oldu bir kaza” diye anlatmak yerine, “Memleket yeniden kuruluyor, sizler de bizim partimiz aracılığıyla bu kuruluşta söz sahibi olabilirsiniz” diye açıklayabilir. İçinde çeşitli ata sporu müsabakalarının, ne bileyim kılıç-kalkan, okçuluk, binicilik vb yarışlarının yapıldığı şenliği izah etmek, sokak dövüşünde birbirini hırpalayan düşman-ortak görüntüsü vermekten daha “medeni” bir yordam olacaktır.

Bu artık son kaza olsun! Amiiiin!

Muhalefetin elini, hedefini bu kadar yükseltmediği bir durumda yaşanabilecek kazalar içinde bence en büyüğü idi geçen hafta olanlar. Kendimizi bir anda, hem de gecenin orta yerinde başörtüsü konusunda taraf seçmek zorunluluğu içinde bulduk. Yaklaşık 10 dakika içinde taraflar oluşmuş ve meydan savaşı başlamıştı. Savaşın taraflarından biri iktidar değildi. Eksiği gediği olsa da içeriği gayet yerinde olan bir öneri, mevzu iyi örgütlenmediği, anlatılmadığı, belli ki masa etrafındaki bir-iki lider dışında kimsenin birbiriyle konuşmadığı, önü arkası düzgün hesaplanmadığı için, hiç de ihtiyaç duymadığımız türden bir gürültü koparttı.

İki nedenle yanlıştı bu çıkış: Kılıçdaroğlu, amacı hiçbir şekilde bu olmadığı halde, başörtülü kadınları bir kez daha siyasi tartışmanın tam orta yerine yerleştirdi. Oysa bizim ihtiyacımız olan, onun da hedeflediği şey başörtüsünü “normalleştirmek” bile değil, sıradanlaştırmak. Göründüğü ve orada olduğu halde ayırdına varılmaz, fark edilmez ve fark yaratmaz kılmak. Bu hiç istenmeyen sonuca sebep olan şey mevzunun tartışmaya açılması değil, bu tartışmanın etrafında örgütlendiği taktik ve stratejiydi. O taktik ve stratejinin ardında bir yol ve yordam olmadığı, atraksiyonu örgütleyenlerin yol yordam ihtiyacının farkında bile olmadığı belliydi. Sonuçta, Erdoğan’ın “Başörtüsü artık sorun değil” demesi bir zafer gibi sunulmaya çalışıldı. Zafer bu olamaz. Zafer, başörtüsünün sıradanlaşmasına katkıda bulunmak olabilir ancak. Erdoğan’ın bir şeyi demeye ya da yapmaya zorlanması ve sonunda istenilen o şeyi demesi ya da yapması kimilerinde anlık bir haz yaratsa bile, toplamda müşterek geleceğin kurulmasına hiçbir katkıda bulunmadığı için bu, bir kazanımsa bile değersiz bir kazanım. Ayrıca, kendisinden muhalefet safına geçmesi beklenen seçmenlerin gözünde, “Hadi Erdoğan, bu yasayı birlikte yapalım” diyerek Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ı artık var olmayacağı bir gelecekte bile iktidarları denetleyip hizaya sokan bir yüce pozisyona yerleştirmiş oldu.

İkincisi, bu atraksiyon yapıldıktan sonra ortaya çıkan tartışmaya modere etmeye yönelik hiçbir hazırlık yapılmadığından için, en az 10 kişinin tweetlerinde şaşkınlıkla yazdığına şahit olduğum bir acayiplik gelişti. Bir grup insan Kılıçdaroğlu’nun muhafazakâr seçmenin, CHP karşısındaki psikolojik engeli aşmasına destek olacak bu hamlesini, CHP’lilere karşı savunmaya başladı. Oysa CHP’yi bu konuda ve başka konularda çözüm mercii kılan şey, o seçmen kitlesi. O seçmen kitlesini partisine ve genel başkanına yabancılaştırmak, herhangi bir meselenin CHP tarafından çözülebilir kılınmasına hiçbir katkı sağlamıyor. CHP eğer seçmenini muhafazakâr değerlere de itibar gösterecek bir kitleye dönüştürmek istiyorsa bunu “turnusol” testiyle yapamaz. Politikacıları bu tür testlere tabi tutabilirsiniz ama seçmen kitlelerinde işinize yaramaz. Hele şu parti ve ittifak bolluğunda sınıfta kalan ahaliyi böylesi sınavlara sokan hoca olacaktır.

Üçüncüsü ise CHP’nin yasa teklifini gören Erdoğan’ın el artırıp anayasa değişikliği teklifi hazırlayacağını, başörtüsünün yanına aile merkezli, muhtemelen LGBTİ+ karşıtı düzenlemeler içeren bir hamle geliştireceğini ima etmesi, hatta söylentilere göre hazırlıklara hemen başlamasıydı. Erdoğan bu anayasa değişikliği tartışmasını yaparken başörtüsü ile İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede çıkılmasının yarattığı tedirginliği yaşayan kadınları ve iktidarın her fırsatta hedef aldığı LGBTİ+ insanları karşı karşıya getirmiş olacak kendince. Şimdi muhtemelen Erdoğan’ın, “Başörtüsüne güvence istediler, hadi anayasada çözelim dedik ama çeşitli bahaneler buldular bize he demediler” şeklinde bir söylem geliştireceğine tanık olacağız. Bu kadar taşlı bir pirinçle yapılan pilavı yerse CHP’nin bir-iki dişi daha kırılacak. Yemezse, bir kez daha başörtüsü karşıtı olarak etiketlenecek.

Peki ne yapılabilirdi? CHP, kendisinde istese de istemese de taşımaya üşense de var olan kuruculuk mirasına sahip çıkıp, “Hadi tüm ilkelerimizi yeniden tarif ediyoruz hep birlikte” diyerek, AKP’nin kutuplaştırma siyasetine meze ettiği bütün bu mevzuları, önce parti içinde, sonra tüm yurt sathında tartışmaya açabilirdi. Bu tartışma hali CHP’nin kendi geleceğini belirlerken, bir yandan da Altılı Masa etrafındaki ortaklarıyla ve masa dışında kalan muhalefetle konuşabileceği bir zemin oluştururdu. Kılık-kıyafet meselesini “başörtüsü” etiketiyle değil, “Bizim geçmişte o hataları yapmamıza sebep olan laikliğin tanımı konusunda hayal gücümüzü yeterince işletmememizdi, hadi mevzuyu buradan yürütelim, laikliği yeniden düşünüyoruz” diyerekten maçı kendi sahasında kurduktan sonra skora koşardı. “Muhafazakâr sahaya girme cesaretim var, mekânın sahibi geldi” gibi bir pozisyondan, sıfır hazırlıkla yapılan bu iş, “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker” nev’inden bir görüntü verdi. Zira, kontrolden çıkan tartışma “Kılıçdaroğlu iyi ama bu partiyle olmuyor” havasına bürünerek, aslında Kılıçdaroğlu ile ona bugün sahip olduğu gücü veren partisi arasındaki mesafenin açılmasına sebep oldu.

Bitti mi her şey? Küselim mi hayata?

Tabii ki hayır! Her şerde bir hayır vardır. Sanıyorum ki CHP de her düzeyde iyice analiz edecektir bu olanları. Parçacıl müzakerelerle seçmen gönlü kazanılacak zaman değil. Hayallerin büyük kurulduğu, her türlü hevesin ifade edilebildiği bir dokuz ay kurulabilir hâlâ. Yayla yolları taşlı ama o taşlı yola çıkmak, AKP’nin tarumar ettiği ovada kavrulmaktan iyidir. Bunun için muhalefetteki siyasi partilerin yapması gereken, mümkün olduğu kadar çok kesime kendilerini anlatıp onlara seçimi kazanamazlarsa zaten bir anlamı olmayan, bu nedenle de hiçbir bağlayıcılığı bulunmayan parçacıl vaatlerde bulunmak değil, mümkün olduğu kadar çok kesimi iyi düşünülmüş bir moderasyonla birbirleriyle geleceği müzakere edebilecekleri ortamlarda buluşturmak. Konu sıkıntımız yok şükür. Hele, memleket bizim, bir kez kurduk, gene kurarız dedikten sonra öyle çok ihtimal belirir ki ufukta.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus