12 Eylül darbe yıllarında Diyarbakır, Mamak, Metris ve Türkiye’nin pek çok hapishanesinde
yapılan işkenceler; sıkıyönetim ve OHAL uygulamaları; 1984’te başlayan ağır çatışma
ortamı; yaşamın her alanını saran şiddet, köy yakmalar ve faili meçhullerden sonra, ilk kez
20 Mart 1993’te ilan edilen tek taraflı ateşkes, Kürt sorununun başka yöntemlerle de
çözülebileceğini gündeme getirdi. Yaklaşık 34 yıldır “barış” ve “çözüm” kavramları
gündemimizde yer alıyor.
Sarp Kuray bir sohbetimizde, Bekaa’da Öcalan’la görüştüğünde kendisine mealen şunu
söylediğini aktarmıştı: “Bak, ben burada Suriye’de devlet başkanıyla görüşüyorum.
Türkiye’de bu sorunu çözmek için bir muhatap gönderemiyor musunuz? Bir subay bile
gönderemiyor musunuz?”
Öcalan daha sonra gazetecilere verdiği birçok röportajda, bundan sonra tek bir kurşun bile
sıkmadan sorunu çözebileceklerini; ancak bu konuda siyasetçilerin hiçbir şey yapmadığını,
sorunu generallerle çözeceğini ifade etmişti. Tabii o dönemler katı bir askeri vesayet vardı.
Önemli kararlar MGK toplantılarında alınıyordu. Evet, o vesayet kırıldı ama sorunlar olduğu
gibi, hatta ağırlaşarak devam etti.
Kürt sorunu bir devlet sorunudur. Kökleri 19. yüzyıla dayanan, Cumhuriyet’in kuruluş
yıllarında çözülemeyen, 1923’ten itibaren Kürtlerin devletin dışında bırakılmasıyla kalıcılaşan
ve kronikleşen bir sorundur. Dolayısıyla çözümün muhatabı bizatihi devlettir. Devleti temsil
eden, devlet adına bu sorunu müzakere edebilecek, çözümün şartlarını konuşabilecek ve
devleti Kürtleri de içine alacak şekilde dönüştürme dirayetini gösterebilecek bir muhatapla
çözülür.
Nitekim 1996’da, 1998’de ve Öcalan İmralı’ya alındıktan sonra 2000’li yıllar boyunca çeşitli
düzeylerde görüşmeler yapıldı; ancak çözüm gerçekleşmedi. 2005’te Ankara’da başlayıp
2011’e kadar devam eden ve daha sonra Oslo görüşmeleri olarak kamuoyuna yansıyan
girişimler de sonuçsuz kaldı.
2013’te doğrudan Öcalan’la yapılan görüşmeler ise 2015’te sorumsuzca akamete uğratıldı.
Bugünkü tıkanıklığı aşabilmek açısından, esasen 2015 sürecinin neden bozulduğu,
sonrasında nelerin kaybedildiği ve bu sürecin Türkiye’ye nelere mal olduğu derinlemesine
irdelenmelidir.
Kanımca günümüzde de sürecin, aynı zamanda Türkiye’deki demokratik dönüşümün
gerçekleşememesinin düğümlendiği yer şurasıdır:
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yirmi yılı aşkın iktidarının sonucunda gelinen noktada
muhalefet, Türkiye’de Kürt sorunu dâhil bütün problemlerin sihirli çözümü olarak
Cumhurbaşkanı’nın değişmesini açık ya da örtük bir ön şart olarak kabul ediyor. Türkiye’nin
Kürt sorunu, demokrasi sorunu, hukuk sorunu ve yaşadığı ekonomik sıkıntıları tarihsel
bütünlük içerisinde ele almak; stratejik çözüm alternatifleri geliştirmek ve bunların yol
haritalarını tartışmak yerine, tartışma devleti yönetecek isim üzerinde yoğunlaşıyor. Gündem
burada kilitleniyor ve bu da çıkmazı derinleştiriyor.
2024 yılında HDK bileşenlerinden kimi isimler özetle şunu söylüyordu:
“Kürtler dâhil tüm muhalefet destek versin, önümüzdeki seçimlerde CHP’yi iktidar yapalım;
sonra Kürt sorununu çözeriz.”
Bugün ise çözüm sürecinde iktidarın atması beklenen, devletin değişime dönük ilk somut
adımı kapıya dayandıkça itirazlar yükseliyor.
Bu itirazların temel motivasyonu şudur: Eğer Öcalan, Kürt sorununu mevcut iktidarla ve
özellikle Cumhurbaşkanı ile çözerse, iktidar kalıcılaşır; Türkiye’ye demokrasi ve hukuk
gelmez. Elbette hayat bu düzlemde de reel politiktir ve iktidar seçim kazanmak, kendisini
kalıcılaştırmak ister. Öcalan’ın bugüne kadarki açıklamaları hakkaniyetle ele alındığında,
şiddet sürecini geride bıraktıktan sonra esas hedefin Türkiye’nin demokratik dönüşümü
olduğu, bu konuda CHP’nin ve diğer muhalif yapıların da rol üstlenmesi gerektiği, bunun bir
siyasal mücadele olduğu ve bunu birlikte yürütmek gerektiği söylemi teslim edilecektir. Ama
devlet adına şu anda hükümet eden iktidarla düğümü çözmek zorunda olduğu konusunda da gerçekçi olmak gerekiyor.
Muhalefet, Kürt hareketiyle doğru bir diyalog içerisinde bu süreci okumayı tercih ederse,
sorunun çözümüne ilişkin şiddeti kalıcı olarak sonlandıracak ilk adımdan sonra siyaset alanı
rahatlayacak, demokratik dönüşümün olanakları büyüyecektir. Zaten bütün bu aşamalar
siyasal mücadeleyi gerektirir. Ancak muhalefet burada kolaycılığa kaçıyor; hiçbir gerçekçi
alternatifi olmadığı hâlde iktidarı devralmayı bekliyor.
2013-2015 sürecinden sonra neler yaşandığını hatırlayalım.
7 Haziran 2015 seçimleri, esas olarak iki yıllık barış ve çözüm görüşmelerinin yarattığı
atmosferin sonucuydu. Kürt siyasi hareketinin aldığı yüzde 13 bandındaki oy da, Meclis’te
ortaya çıkan farklı hükümet alternatifleri de bu sürecin eseriydi.
O dönemde hükümetin FETÖ ile ciddi bir iktidar mücadelesi vardı ve kaygıları son derece
derindi. Aynı kilit problem o gün de gündemdeydi: Cumhurbaşkanı’nı değiştirmek. Türkiye’de bütün sorunların bununla çözüleceği anlayışı hâkimdi. Oysa Cumhuriyet’i
demokratikleştirmek bundan çok daha büyük bir hedeftir.
Masa devrildi. İmralı’nın kapısına kilit vuruldu. Öcalan’sız çözüm arayışları derinleştirildi.
Sonraki dokuz yıl boyunca Türkiye çok ağır bedeller ödedi.
Öcalan’ın “norm devleti” olarak tanımladığı devletin kimlerden oluştuğunu ve güç
merkezlerinin neler olduğunu bilmiyorum. Devlet Bahçeli belli ki devlet eksenli ve stratejik bir söylem kuruyor; ancak son bir buçuk yıllık pratik, uygulama ve etki gücünün sınırlı olduğunu gösterdi.
Hükümet ve Cumhurbaşkanı ise daha pragmatik ve seçim eksenli bir strateji izliyor. Öcalan’ı
mümkün olduğunca toplumla buluşturmamaya, yıpratmaya ve siyaseten daraltmaya dönük
bir yol izliyor. Aynı zamanda muhalefeti zayıflatmaya, parçalamaya ve etkisini kırmaya
çalışıyor. Her şeyi kendi siyasal planına göre zamanlıyor; dominant kalmaya ve süreci kendi
kontrolünde yürütmeye çalışıyor.
Cumhuriyet Halk Partisi karşı karşıya kaldığı hukuki müdahaleler karşısında çözümü kendi
içinde üretemiyor; aksine bunu derinleştiren bir siyaset izliyor. Toplum süreci endişeyle takip ediyor.
DEM Parti, Öcalan’a güvenini beyan etse de, esas itibarıyla onun uygulamak istediği
stratejiyle örtüşen bir pratik politika sergilemiyor.
Süreç uzadıkça çözüm riske giriyor. 2015 sürecinde olduğu gibi bundan siyasal çıkar elde
etmek isteyen kesimler, İmralı’nın kapısı her kapandığında öne çıkmak ve rol kapmak için
harekete geçiyor.
Peki, bu düğüm nasıl çözülecek?

Birinci adım güven inşa etmektir. Bunun ilk halkası, Kürt siyasi hareketi ve özellikle DEM
Parti ile devlet adına süreci yürüten iktidar arasında, pratik politikada atılacak somut
adımlarla, sürecin stratejik hedefleri gözetilerek güven tesis edilmesidir.
İkinci halka ise muhalefetin kendi içinde güven tesis etmesidir. Muhalefetin en büyük partisi
olan CHP, Kürt siyasi hareketiyle özellikle son on yılda geliştirdiği ilişki biçimini gözden
geçirmeli; onu yalnızca bir destek gücü olarak görmekten vazgeçmeli ve Türkiye siyasetinin
asli aktörlerinden biri olarak kabul ederek bu temelde ilişkilenmelidir.
Son iki yerel seçim ve bir genel seçimde CHP ile HDP/DEM arasındaki ilişki ve seçim iş
birliği CHP’ye önemli kazanımlar sağladı; CHP’yi yerel seçimlerde birinci parti hâline getirdi.
Peki aynı süreç DEM’e de aynı ölçüde kazandırdı mı? Hayır.
Hatta DEM geleneğinin sosyolojik tabanı dikkate alındığında, mücadele kültürü ve ortak
değerleri bakımından farklı bir bütünlük oluşturduğu; bu ilişkinin söz konusu bütünlükte
duygusal ve düşünsel kırılmalara yol açtığı rahatlıkla söylenebilir.
Demek ki daha eşit siyasal özneler olarak doğru zeminde ilişkilenmek ve demokrasi
mücadelesinde ortaklaşmak gerekmektedir. Demokrasi ile hukukun inşasının çözüm
süreciyle aynı eksende bütünleşmesini sağlayacak, karşılıklı siyasal dayanışmayı esas alan
yeni bir ilişki biçimine ihtiyaç vardır.
Süreci yürüten aktörler arasındaki güvenin tesisi de bu temel kaynaklardan beslenerek
güçlenir ve süreç hızlanır.
Bütün imkânlar, sürecin topluma taşınmasına, toplumun demokratik dönüşüme dâhil
edilmesine ve gerçek özne hâline gelmesine bağlıdır. İktidar hesapları, toplum göz ardı
edilerek, toplumun dışında bırakılarak ve yalnızca iktidar mücadelelerinde meydanlarda
destek istenerek gerçekleştirilemez. Toplumun önüne somut alternatif programlar koymak
gerekir.
Ayrıca bu aşamadan sonra sürecin toplumla birlikte yürütülmesi için daha açık ve daha şeffaf olması gerekmektedir.
Evet, bölgesel ve küresel ölçekte baş döndürücü bir değişim ve yıkım sürecinden geçiyoruz.
Bunların tümü büyük riskler üretiyor. Ancak bunlardan bağımsız olarak bizim toplumsal
barışa ve demokratik dönüşüme ihtiyacımız var. Buna inanmamız gerekiyor.
Farklı bir ülke mümkündür. Üstelik ilk kez bu kadar olgunlaşmış bir zeminde mümkündür.
Siyasetin de bunun sorumluluğunu üstlenecek tarihsel olgunlukla hareket etmesi beklenir.














