Nur Mehmet Güler yazdı | Madımak: Kolektif kötülüğün siyaseti

“En büyük kötülük, hiçbir motifi, hiçbir insani amacı olmayan, failinin bile yaptıklarını tam olarak kavrayamadığı kötülüktür.”
Hannah Arendt

2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nde insanlar yandı ve onlarla birlikte yaşama iradesi, toplumsal vicdan ve ortak gelecek umudu ağır yara aldı.

Madımak, bireysel öfkenin değil, kolektif kötülüğün ortaya çıktığı olaylardan biridir. Sadece yakın tarihte izini sürdüğümüzde 24 Nisan 1915’te, 6-7 Eylül 1955’te, Maraş’ta ve Çorum’da aynı politik kötülüğü görürüz. Kaynağını ise insanlığın bozulmasına, ilk yarılmaya, şiddetle kurulan ve sürdürülen iktidar ve devlet inşalarına kadar götürmek gerekir.

Kolektif kötülük kendiliğinden doğmaz. Uzun süre beslenen korkuların, düşmanlıkların, ötekileştirmenin, kutuplaştırıcı siyasal dilin ve kimlikleri birbirine karşı seferber eden iktidar anlayışının ürünüdür.

Toplumlar bir günde birbirini yakacak hâle gelmez. İnsanlar önce birbirlerini dinlemeyi bırakırlar, sonra anlamayı… Zamanla ortak değerler azalır, birlikte yaşam zemini zayıflar. Ötekileştirme, kin, öfke ve yok etmeye odaklanan bir “düşmanlık” ilişkisi üretir. Kolektif suçlamalar ve insanları yalnızca ait oldukları kimliğin temsilcisi olarak görme anlayışı giderek içselleşir. Böylece şiddetin en tehlikeli eşiğine varmış toplumsal kimlikler, tüm insani değerleri ayaklar altına alan korkunç fiilleri gerçekleştirmeye hazır hâle gelir. Çünkü karşıdaki insan artık insan olmaktan çıkar; “öteki”, “tehdit”, hatta ortadan kaldırılması gereken bir nesne olarak görülmeye başlanır.

Burada asıl kritik olan, toplumsal karşıtlaşmanın ve insanı insan olmaktan çıkaran bu sürecin tamamen politik olmasıdır. Toplumsal kesimleri ve kimlikleri harekete geçiren, motive eden her zaman politik bir erk olmuştur. Bu fiile sessiz kalmak bizi hukuksal açıdan suçlu yapmayabilir; ancak toplum olarak da birey olarak da sorumluluktan kaçamayız.

Kötülük kirletir. Kötülüğe sessiz kalmak vicdanı öldürür, bireysel yargıyı ve duruşu ortadan kaldırır, insanı insan olmaktan uzaklaştırır.

Bu nedenle Madımak’ı yalnızca mezhep çatışması, dinî fanatizm ya da anlık bir kitle psikolojisiyle açıklamak veya sadece dönemsel bir iktidarla ilişkilendirmek eksiktir. Elbette bu hastalıklı ruh hâlini üreten siyasal iktidarın ve siyasal iklimin önemi göz ardı edilemez. Ancak bir daha Madımaklar yaşanmasın istiyorsak, tarihsel, toplumsal ve psikolojik kaynaklarına inmek ve çözümün bir boyutunu da orada aramak gerekir.

Kolektif şiddet çoğu zaman spontane görünür; oysa arkasında uzun süre kurulmuş bir siyasal mühendislik vardır. Kimlikler arasındaki doğal farklılıklar siyasal rekabetin malzemesi hâline getirilir. Korkular büyütülür, önyargılar beslenir, farklılıklar tehdit olarak sunulur. Güvenlik söylemi toplumun bütün sorunlarını açıklayan temel dile dönüşür. Böylece siyaset, birlikte yaşamı inşa eden bir alan olmaktan çıkar; çatışmaları yöneten ve onlardan beslenen bir mekanizmaya dönüşür.

Madımak
Nur Mehmet Güler yazdı | Madımak: Kolektif kötülüğün siyaseti

Madımak tam da böyle bir atmosferin içinde yaşandı.

Bugün de yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın birçok yerinde benzer yöntemler kullanılmaktadır. Kimlikler üzerinden siyaset yapmak, toplumları kutuplaştırmak ve korkuyu yönetmenin en etkili aracı hâline getirmek otoriter siyasetlerin en eski yöntemlerinden biridir. Çünkü korkan toplumlar daha kolay yönlendirilir; birbirine kuşkuyla bakan insanlar ortak gelecek kurma imkânlarından uzaklaşır.

Madımak’ta öne çıkan gerilim ve “öteki” söylemi çoğu zaman İslam içi bir çatışma perspektifine oturtuluyor. Oysa İslam’ın tarihsel başlangıcına baktığımızda farklı bir siyasal anlayış görürüz. Medine Sözleşmesi yalnızca Müslümanları değil, Yahudi kabilelerini ve farklı inanç topluluklarını da kapsayan bir ortak yaşam sözleşmesidir. Bu metin farklılığı ortadan kaldırmayı değil, hukuk içinde birlikte yaşamayı esas alır. Dolayısıyla farklı inançlara ve kimliklere karşı tahammülsüzlüğü İslam’ın özüyle açıklamak tarihsel olarak isabetli değildir.

Tahammülsüzlük daha çok dinin iktidarın hizmetine girdiği dönemlerde yaygınlaşmıştır. Güç merkezli devlet anlayışı geliştikçe din de çoğu zaman siyasal meşruiyet üretmenin aracına dönüştürülmüştür. Sorun inançtan çok, inancın iktidar adına araçsallaştırılmasındadır. Madımak bize bunu da hatırlatmaktadır.

Bu noktada yalnızca suçluları değil, “sorumluluk” kavramını da konuşmak zorundayız.

Suçu işleyenler elbette hukukun önünde hesap vermelidir. Ancak kolektif kötülük yalnızca suçu işleyenlerden ibaret değildir. Nefreti örgütleyenler, kitleleri tahrik edenler, seyredenler, sessiz kalanlar, görmezden gelenler ve sonrasında hakikatin üzerini örtenler de farklı düzeylerde bu sorumluluğun parçasıdır.

Hannah Arendt, insanın en önemli yetilerinden birini “yargı” olarak tanımlar. Burada kastedilen mahkeme kararı değildir. İnsanın vicdanıyla muhakeme edebilmesi, kendisini başkasının yerine koyabilmesi ve kötülüğü normalleştirmeyi reddedebilmesidir.

Yargı yetisinin zayıfladığı toplumlarda insanlar düşünmeyi bırakır. Ait oldukları grubun doğruları evrensel ahlakın önüne geçer. Böyle zamanlarda kötülük sıradanlaşır. İnsanlar yalnızca yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla da tarihin öznesi hâline gelir. Sessizlik bazen en ağır ortaklıklardan biridir.

Madımak’ın en büyük uyarılarından biri de budur.

Bugün yeni toplumsal barıştan söz ediyorsak yalnızca hukuk reformlarından ya da siyasal uzlaşmalardan bahsetmekle yetinemeyiz. Eş zamanlı olarak toplumun vicdanını da yeniden güçlendirmek zorundayız. İnsanların birbirini önce kimliğiyle değil, insanlığıyla görebildiği etik bir zemin yeniden kurulmadıkça hiçbir demokratik düzen kalıcı olamaz.

Gerçek güvenlik daha fazla korku üretmekte değil, insanların birbirinden korkmadan yaşayabildiği bir siyasal iklim kurabilmektedir. Gerçek güç ise toplumu sürekli karşıt kamplara ayırmakta değil, farklılıkları ortak bir hukuk ve ortak bir vicdan etrafında buluşturabilmektedir.

Belki de Madımak’tan çıkarılması gereken en önemli ders budur.

Geçmişi değiştiremeyiz. Ama geleceği belirleyecek siyasal kültürü değiştirebiliriz. Kimlikleri çatıştırarak varlığını sürdüren güvenlikçi ve iktidar merkezli siyaset anlayışını geride bırakmadan kolektif kötülüğün yeniden üretilmesini engellemek mümkün değildir.

Toplumun yeniden düşünmeye, birbirini anlamaya ve vicdanını harekete geçirmeye ihtiyacı vardır. Arendt’in kullandığı anlamıyla “yargı”nın yeniden güçlenmesi, başkasının acısını hissedebilen etik bir toplumun yeniden inşası ve farklılıkları çatışmanın değil ortak yaşamın zemini olarak gören demokratik bir siyasal kültürün gelişmesi, Madımak’ın bir daha yaşanmamasının en güçlü güvencesidir.

Madımak’ı anmak yalnızca geçmişin acısını paylaşmak değildir. Asıl sorumluluk, o yangını mümkün kılan zihniyetle yüzleşebilmek ve onu aşabilecek bir siyasal ve ahlaki kültürü birlikte inşa edebilmektir.

Top of Form

Bottom of Form

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş