Berrin Sönmez yazdı | Tarihin kırılma anı: 7-8 Temmuz

Ankara NATO’ya teslim, Ankaralılar adeta ev hapsine mahkûm edilmişken gündemdeki zirve hakkında olmayacak bu yazı. Ancak 107 yıl aralıkla gerçekleşen tarih çakışmasının içimi acıttığını saklayacak değilim. Umalım ki 7-8 Temmuz 1919 gecesi Sultan Vahdettin’in, Mustafa Kemal’i makine başına davet ederek verdiği emre benzemesin bu NATO zirvesinin sonuçları.

Ser-yâver-i Şehriyâr-ı Esbakı Mustafa Kemal, Selanik’te o gece makine başına, 3. Ordu Müfettişi olarak davet edilmişti. Vahdettin ve Mustafa Kemal dediğimiz zaman birbirini çok iyi tanıyan iki insandan söz ettiğimizi belirteyim ilkin. İsminin önündeki unvanın gösterdiği üzere Mustafa Kemal, Vahdettin’in şehzadelik döneminde, kısa bir süre başyaveri olarak görev yapmıştı. Ve Mustafa Kemal’in bu davete şaşırmadığını hatta uzun bir süredir bu konuşmayı beklediğini söylemek yanlış olmaz.

Bekleyişin sebebine geçmeden önce makine başına davet ifadesini açıklayayım. Malum standart telgraf haberleşmesi zaman alır. Acil durumlar için makine başında anlık haberleşme, daha yerinde bir söyleyişle bir nevi konuşma sağlanır. Evet, Atatürk bu konuşmayı bekliyordu çünkü Samsun’a ayak basışından 25 gün sonra görevini bırakıp İstanbul’a dönmesi yönünde talimatlar gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine, belki biraz da zaman kazanmak amacıyla, 15 Haziran’da Mustafa Kemal doğrudan padişaha telgraf göndermişti.

Görevinin başında kalmak istediğini, döndüğü takdirde Yakup Şevki Paşa ve Ali İhsan Paşa ile aynı akıbete uğrayacağını belirtmişti. Yakup Şevki ve Ali İhsan paşalar İstanbul’da İngilizler tarafından tutuklanıp Malta’ya sürülmüşlerdi. Ve Atatürk bu duruma düşmeyeceğini olanca açıklığıyla ifade etmişti. Ancak 7-8 Temmuz gecesine kadar bu telgrafa cevap vermedi padişah.

Tarihin kırılma anı

Beklenen cevap geldiğinde ise hesaplanan olasılıkların kötüsüyle karşılaşıldı. Vahdettin, Mustafa Kemal’i derhal İstanbul’a çağırıyordu. Bu haberleşmenin bazı detaylarına Atatürk Nutuk’ta, ilk 20 sayfasında yer veriyor. Burada kısaca padişahla son görüşmesini hatırlattığını söyleyeyim. Görev gereği İstanbul’dan ayrılmadan önce usule uygun olarak padişahla yaptığı görüşmeyi, onun ruh halini -çok üzgün- ve sözlerini hatırlatır, makina başında. Padişah üzgündür çünkü görüşme 15 Mayıs’ta, İzmir işgalinin gerçekleştiği gün yapılmıştı. Bu görüşmede padişaha ait “Paşa bu devleti kurtarabilirsin” sözü ile geri çağırma arasında yaman bir çelişki varmış gibi algılanır ve böyle eleştirilir.

Ancak padişahın ifade ettiği kurtarılmasını beklediği devlet, kendisinden ve hanedandan ibarettir. Hanedan mülkü anlayışı böyledir. Bugün bizler devlet dediğimizde tek bir kişiyi ve onun ailesini anlamakta zorlanıyorsak o gün Vahdettin için de kendisini ifade etmeyen bir devlet kavramını işaret edemeyeceği açıktır. Yani, kendisini kurtarması için gönderdi ama Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Anadolu’yu, milleti, ülkeyi kurtarmaya giriştiğini görünce görevden aldı. Ertesi gün görevden alındığı ilan edildiğinde ise Mustafa Kemal askerlik mesleğinden istifasını bir gece önce açıklamıştı. Hayatının en zor kararıydı şüphesiz.

Tarihin kırılma anı
Tarihin kırılma anı

Atatürk’ün askerlikten istifası ve Erzurum Kongresi

Bu yola çıkarken tüm bunların olacağını bilemezdi elbette. Ama kuşkusuz beklemediği şeyler değildi ki, çok iyi planlanmış adımlar attı bu aşamaya gelinceye kadar. Geriye dönüp o güne kadar atılan adımları tekrar düşününce bir açıklık politikası izlendiği anlaşılıyor. Samsun’dan ayrılıp ilk konakladığı yer olan Havza’da yayımladığı genelge işgallere karşı direnişin ilanıydı. 28 Mayıs tarihli Havza Genelgesi/Tamimi, işgal altındaki ülkede, işgal komiserlerinin de, İzmir işgaline karşı direniş yasağı getiren İstanbul Hükümeti ve Saray’ın da duyacağı şekilde ilan edildi. Bu ilanın gazetelerde yayımlanması için gerekli bağlantılar çok önceden kurulmuştu zaten.

Havza Genelgesi millî bilinci uyandırmayı hedef almış, mitingler yapılması, protesto telgrafları çekilmesi yoluyla halkın işgale karşı olduğunu gösteren faaliyetlerin gerçekleşmesi için askeri birliklerin halka kolaylık sağlaması mümkün kılınmıştı. Daha sonra, 22 Haziran tarihli Amasya Genelgesi ile “millî irade” kavramı kullanılmasa bile milletin azim ve kararı ifadesiyle, sadece işgale karşı değil aynı zamanda İstanbul’dan gelen direniş yasağı emrine karşı direniş de başlatılmış oldu. Bir diğer hamle Erzurum’a geçtikten sonra planlandı. Erzurum Kongresi’nin toplanması, kapsamı, illeri temsil edecek delegelerin seçimi ve ulaşımı için hazırlık yapmak üzere komite oluşturulmuştu.

Mustafa Kemal ilk komite toplantısına katıldığında üyeler bazıları komitenin ve toplanacak kongrenin sivil olması gerektiğini belirterek “Paşa bu toplantıya üniformanız, sırmalarınız, rütbelerinizle katılamazsınız” demişlerdi. Ve Mustafa Kemal hat vermişti. İstifasından hayli önce yaşanan bu diyalog, 7-8 Temmuz gecesi verdiği kararı kolaylaştırmış da olabilir. Halkın direnme niyetinde olan kesimi, direnmeyi yasaklayan hükümetle bağını kestiği andan itibaren hiç yalnız bırakmadı.

Tarihin kırılma anı

Söz ettiğim komite toplantısına katılabilmesi için kendi sivil kıyafetini takdim eden Kaymakamın takım elbisesiyle açtığı yola devam etti. Oysa Erzurum Kongresi için Trabzon’dan Diyarbakır’a kadar pek çok ile çağrı yapıldığında bölgedeki Fransız işgal komiseri, kongreyi engellemek için Kazım Karabekir’in ensesinde boza pişirmeye başlamış, askeri müdahale ile tehdit eder olmuştu. Ancak türlü engellerle Erzurum Kongresi’nin toplanışını iki hafta kadar geciktirseler bile açıktan yasak getirecek siyasi, askeri girişimlerde bulunamadılar.

Çünkü Havza’dan direniş ilanı, Amasya’dan milletin karar vereceği yönündeki millî kararlar Avrupa basınında da yer almıştı ve tabii ateşkes kendi halklarının da ihtiyacıydı. İstanbul hükümetinin, sarayın göremediği bu ihtimaller Mustafa Kemal ve yakın silah arkadaşları tarafından görülmüş, olasılık hesaplarına bu tür etkenleri de dahil etmişlerdi kuşkusuz. 10 Temmuz için planlanan Erzurum Kongresi, ulaşımda gecikme yaşayan iki delegenin de katılımıyla başlaması için 23 Temmuz’a ertelendi.

23 Temmuz’da Erzurum Kongresi detaylarını yazmak ümidiyle gündeme dair Millî Eğitim Bakanı’na iki çift kelam edeyim. Kurtuluş Savaşı yerine Millî Mücadele isminin müfredata hakim kılınması absürt bir girişim. Çünkü bu iki isim birbirinin zıttı değil tersine iç içe geçmiş iki kavram olarak neyin nasıl yaşandığını birbirini tamamlayarak anlatan isimlendirmelerdir. “Neyden kurtulduk?” sorusuyla gerekçelendirmeye kalkıştığı karar, dezenformasyondur. Kendisi de pek ala biliyor elbette işgalden kurtulmak için, Kurtuluş Savaşı’nı başarmak için millî mücadele gerçekleşti.

Ve Kurtuluş Savaşı tek yönlü değildi. Askeri, siyasi, diplomatik ve Anadolu’da birliği sağlamak amacıyla iç güvenlik yönleri vardı. Ve evet, bu savaş sadece işgal ordularına karşı değil işbirlikçi İstanbul hükümetine karşı da verilmişti. Çünkü İstanbul, direniş yasağı tutmadığı için ikinci adım olarak Anadolu’da Kuvva-yı Millîyeyse ve sonra millî orduya karşı isyan kışkırtmakla meşguldü. Sadece koltuklarını korumak, tahtı korumak için işgalcilerle işbirliği yapmaktan çekinmeyenlere karşı da savaş verildi. Sabahattin Selek’in kitabına isim olarak verdiği tanımıyla söyleyecek olursak yaşanan şey Anadolu İhtilali’ydi. Yusuf Tekin iki ismi zıtlaştırmak yerine göze alabiliyorsa müfredatta Anadolu İhtilali ismini kullansın.

Tarihin kırılma anı
Tarihin kırılma anı

Ayrıca Şule Aydın’a konuşan Hüseyin Çelik de bir cevabı hak ediyor. Kurtuluş Savaşı’nın sadece batıda Yunanlılara karşı verildiğini, diğer yerlerde halkın kendisinin savaştığını söylemişti. Tarihi sadece püsküllü fesli Kadir’den öğrenmiş olamaz ama nedense gerçekle alakası olmayan bu sözleri kabul edilemez. Kazım Karabekir’i dahi mi bilmiyor, onun 16. Kolorduyla doğu cephesinde savaştığı gerçeğini yok sayması affedilmez hata. Mondros Ateşkesinden sonra Galiçya’dan Erzurum’a sevk edilen 16. Kolordu Anadolu’daki askeri birlikler arasında teçhizat yönünden en güçlü olanıydı.

Böylesine güçlü bir kolordu neden batıya sevk edilmedi? Çünkü doğuda Fransa’nın askeri, mali ve siyasi desteğiyle güçlendirilen bir Ermeni tehdidi vardı. Oradaki savaşın başarılması Batı Anadolu’daki savaşın başarılması için öncelikli öneme sahipti. Sırtını emniyete almadan kavgaya bile girilmez. Dönemin kurmay zekası ayrıca ateşkesle birlikte güneydeki birlikler Anadolu üzerinden İstanbul’a sevk edilirken kurtuluş hareketini planlayarak ilerlemişti. Terhis maddesi gereği askerleri ve subayları terhis ederek ilerlemiş ancak silahların büyük kısmını almayarak genç subayları halk hareketini hazırlamakla görevlendirmişti.

Evet, Kuvva-yı Milliye vardır ve çok önemlidir ancak halkı harekete geçirmek itici güçle mümkün olur. Kurtuluş Savaşı başlamadan önce batıda, doğuda, güneyde, kuzeyde dağa çıkıp işgale karşı gayr-i nizami harp tekniği eğitimi veren, mücadele eden genç subaylar vardı o çetelerde. Hem nalına hem mıhına vurayım, orta yolu tutturayım demekle tarih anlaşılmaz. Olsa olsa bugünün siyasetine meze yapılır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş