Mete Kaan Kaynar yazdı: Okullar açılırken – I: Daha az çocuk, eşit olmayan okul

Okullar bu hafta açıldı. Milyonlarca çocuk ve genç sıralarına döndü; servisler yeniden trafiğe çıktı, okul önleri kalabalıklaştı, velilerin bildik telaşı başladı. Her eğitim yılının başında olduğu gibi bu yıl da öğretmen açığından okul masraflarına, servis ücretlerinden özel okul fiyatlarına, müfredattan sınav sistemine kadar eğitimin tanıdık sorunlarını konuşacağız.

Gelin bu kez farklı bir açıdan da bakmayı deneyelim. Nitekim Türkiye’nin eğitim sistemi yalnız öğrencileri, öğretmenleri ve okulları bakımından değil, en temel hammaddesi sayılabilecek çocuk/genç nüfusu bakımından da büyük bir dönüşümün eşiğinde.

Türkiye’de toplam doğurganlık hızı 2025 yılında 1,42 çocuğa düştü. Bugünkü doğurganlık düzeyi devam ettiği takdirde bir kuşak kendisini nüfus olarak yeniden üretmekte çok zorlanacak. Nüfusun uzun vadede kendisini yenileyebilmesi için gerekli kabul edilen düzey yaklaşık 2,10 çocuk. Türkiye dokuz yıldır bu sınırın altında ve düşüşün hızı da hafife alınacak gibi değil.

2001’de kadın başına 2,38 çocuk olan toplam doğurganlık hızı, 2014’ten bu yana aralıksız geriliyor. 2025’te dünyaya gelen çocuk sayısı yalnızca 895 bin 374.

Bunun anlamı yalnızca artık daha az çocuk yapıyoruz değil. Demografi, kendisini ağır ağır fakat son derece güçlü biçimde siyasete, ekonomiye ve gündelik hayata dayatan değişkenlerden biri. Bugün doğmayan çocuk birkaç yıl sonra boş kalan ilkokul sırası, 20 yıl sonra işgücüne katılmayan genç, 40 yıl sonra ise yaşlanan bir nüfusu finanse etmesi beklenen daha dar bir çalışan kuşak demek. Okulların, üniversitelerin, emek piyasasının, sosyal güvenlik sisteminin ve sağlık hizmetlerinin bugünkü yapısının çok farklı bir nüfus piramidine göre yeniden düşünülmesi gerekecek.

Aslında değişim başlamış durumda. Birleşmiş Milletler’in kullandığı 15–24 yaş tanımına göre gençler 1950’de Türkiye nüfusunun %20,8’ini oluşturuyordu; 2025’te bu oran %14,8’e geriledi. TÜİK mevcut demografik eğilimlerin sürdüğünü varsayan ana projeksiyonunda genç nüfusun toplam nüfus içindeki payının 2040’ta %12,2’ye, 2060’ta %10,3’e kadar düşmesi bekleniyor. Daha düşük doğurganlık senaryosunda düşüş daha da belirgin.

Türkiye’nin nüfus piramidindeki değişim, çocuk ve genç nüfustaki azalış eğitimi daha az önemli bir sorun haline getirmiyor. Aksine, değişen, değişmekte olan bir Türkiye var ve eğitim, mevcut tüm sorunlarının yanında, bu değişime de ayak uydurabilmek zorunda.

Önümüzde iki ayrı fakat birbirine bağlı soru duruyor. Birincisi, Türkiye çocuklarına bugün nasıl bir eğitim veriyor? İkincisi ise belki daha önce bu kadar yakıcı biçimde sormadığımız bir soru: Türkiye giderek daha az sayıdaki çocuğuna nasıl bir gelecek hazırlıyor? Nüfus desenindeki değişim, er ya da geç, ortaokullara, liselere, üniversitelere, istihdama yansımaya başladığında Türkiye ne yapacak? Türkiye azalan nüfus sorununu nasıl çözecek, bunun eğitime ve akabinde istihdama yansımalarıyla nasıl baş edecek? Sanırım yine her şey, her zaman olduğu gibi, yumurta kapıya geldiğinde halledilmeye çalışılacak.

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi çocuk/genç nüfustaki azalış eğitim meselesini kendiliğinden kolaylaştırmayacak. Teorik olarak daha az öğrencinin; daha küçük sınıflar, öğrenci başına daha fazla kaynak, daha nitelikli eğitim ve öğretmenin çocuğa daha fazla zaman ayırabilmesi anlamına gelebileceği düşünülebilir. Dilerim öyle olur ama çocuk sayısındaki azalmanın özellikle küçük yerleşimlerde okul kapanmaları, taşımalı eğitimin yaygınlaşması, bölgeler arasındaki eğitim farklarının derinleşmesi ve kamusal eğitim altyapısının daraltılması gibi sorunlara yol açacağı da düşünülmelidir.

Dolayısıyla 1,42 yalnız bir nüfus istatistiği değildir. Önümüzdeki birkaç onyılın okul politikasından çalışma hayatına, emeklilik sisteminden kentleşmeye kadar pek çok alanını etkileyecek bir uyarıdır.

Fakat mesele insanları daha fazla çocuk yapmaya çağırmak kadar basit de değildir. İnsanlar neden çocuk sahibi olmuyor ya da neden daha az çocuk sahibi oluyor? Barınma maliyetlerinden güvencesiz çalışmaya, kadınların üzerindeki bakım yükünden kreş yetersizliğine, eğitim maliyetlerinden geleceğe ilişkin güvensizliğe kadar bu tercihin ardındaki toplumsal koşulları konuşmadan doğurganlık oranına bakmak, sonucu görüp sebebi görmemektir.

Nitekim doğurganlıktaki düşüş uzun süredir siyasetin gündeminde; ama çoğunlukla bir nüfus tehdidi olarak. En az üç çocuk çağrısıyla başlayan hat 2025’in Aile Yılı ilan edilmesiyle kurumsallaştı. 2026-2035 döneminin Resmî Gazete’de yayımlanan bir genelgeyle Aile ve Nüfus On Yılı olarak belirlenmesiyle on yıllık bir vizyon belgesine dönüştü. Doğum yardımı tutarları artırıldı, doğum izni 24 haftaya çıkarıldı, sosyal konut tahsisinde çok çocuklu ailelere öncelik tanındı. Bu araçların hiçbiri kendi başına anlamsız değil. Fakat çocuk sahibi olmayı bir yurttaşlık ödevi gibi kurup barınmayı, güvenceli işi, kreşi ve eğitimin kendisini piyasaya bırakan bir çerçevede teşvik siyaseti, kararın ardındaki maddî koşullara dokunmadığı ölçüde sonuç vermeyecek.[1]

Tam da bu nedenle yeni eğitim yılının ilk günlerinde önce Türkiye’nin sınıflarına bakalım. Kaç çocuğumuz var, kaçı okula gidiyor, kaçı liseyi tamamlıyor, hangi çocuk hangi okula gidiyor ve ailelerin gelir düzeyi çocukların eğitim yolculuğunu ne ölçüde belirliyor? Rakamlar, Türkiye’nin eğitim hikâyesinin yalnız okul binalarında değil, giderek değişen nüfus yapısında ve sınıfsal eşitsizliklerinde de yazıldığını gösteriyor.

Daha az çocuk, peki nasıl bir eğitim?

Okullar açılırken
Mete Kaan Kaynar yazdı: Okullar açılırken – I: Daha az çocuk, eşit olmayan okul

Nüfus azalıyor, çocukların toplam nüfus içindeki ağırlığı giderek küçülüyor. Peki, giderek daha az sayıdaki bu çocuklara nasıl bir eğitim veriyoruz?

Önce kaba fotoğrafa bakalım. 2026–2027 öğretim yılına ilişkin ayrıntılı öğrenci istatistikleri bu satırlar yazılırken henüz yayımlanmış değil. MEB, geçtiğimiz 2025–2026 öğretim yılı sonunda kayıtlı öğrenci sayısını 17 milyon 583 bin 252 olarak açıkladı. Ancak eğitim kademelerine, okul türlerine, resmî ve özel kurumlara göre karşılaştırılabilir en son kapsamlı istatistik seti 2024–2025 öğretim yılına ait. Dolayısıyla bundan sonraki karşılaştırmalarda, aksi belirtilmedikçe, MEB’in 2024–2025 Örgün Eğitim İstatistiklerini esas alacağım.

MEB’in bu verilerine göre söz konusu öğretim yılında okul öncesinden liseye kadar eğitim sisteminde, açık öğretim dâhil, 17 milyon 956 bin 523 öğrenci bulunuyordu. Bunların 15 milyon 366 bin 143’ü resmî, 1 milyon 539 bin 579’u özel, 1 milyon 50 bin 801’i ise açık öğretim kurumlarına kayıtlıydı. İki rakamın farklı yayınlardan geldiğini ve aynı kapsamı taşıdıklarının kesin olmadığını da not etmek gerekiyor; aradaki farkı iki öğretim yılı arasındaki bir azalma olarak okumak yanıltıcı olur.

Yaklaşık 18 milyon öğrenci, 1 milyon 187 bin öğretmen, 74 bin okul ve 754 bine yaklaşan derslik… Sayılar ilk bakışta devâsâ bir eğitim aygıtına işaret ediyor. Bu rakamlar tek başına dünyadaki pek çok ülkenin nüfusundan fazla. Üstelik son yıllarda öğretmen ve derslik başına düşen öğrenci sayısında da iyileşme var. 2024–2025’te öğretmen başına düşen öğrenci sayısı ilkokulda 18, ortaokulda 13, lisede 11; derslik başına düşen öğrenci sayısı ilkokulda 23, ortaöğretimde 20 olarak hesaplanıyor.

Bunlar küçümsenebilecek gelişmeler değil. Ancak aynı ihtiyat okullaşma oranlarında da gerekli. 2024–2025 öğretim yılında beş yaş grubunda net okullaşma oranı %82,53, ilkokulda %95,43, ortaokulda %89,09, ortaöğretimde ise %82,85. İlk bakışta özellikle lise oranı hayli çarpıcı. Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılmasının üzerinden on yılı aşkın zaman geçmişken, ortaöğretimde net okullaşma oranı hâlâ %83’ün altında.

Fakat burada istatistiğin ne söylediğini, daha önemlisi ne söylemediğini iyi anlamak gerekiyor. Net okullaşma oranı, ilgili eğitim kademesinin teorik yaş grubundaki öğrencilerden kaçının yine o eğitim kademesine kayıtlı olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla ortaöğretimde net okullaşmanın %82,85 olması, 14–17 yaş grubundaki çocukların %17,15’inin tamamının okul dışında olduğu anlamına gelmiyor. Bir öğrenci yaşına göre farklı bir kademede bulunabilir, bazıları yükseköğretime geçmiş olabilir. Nitekim MEB, yükseköğretime kayıtlı öğrencileri de hesaba katan düzeltilmiş ortaöğretim net okullaşma oranını %87,88 olarak veriyor.

Ama bu metodolojik düzeltme sorunu ortadan kaldırmıyor. İlkokuldan ortaokula, ortaokuldan liseye doğru gidildikçe çağ nüfusunun eğitim sisteminin beklenen kademesinde bulunma oranı açık biçimde azalıyor. İlkokulda %95,43 olan oran ortaokulda %89,09’a, lisede %82,85’e düşüyor. Demek ki Türkiye’nin eğitim meselesi bugün artık esas olarak çocuğu ilkokula kaydettirebilmek meselesi olmaktan çıkmış durumda. Asıl kırılma ilerleyen yaşlarda ortaya çıkıyor.

Bunu daha açık gösteren veri ise okul tamamlama oranı. TÜİK’in Ulusal Eğitim İstatistikleri Veri Tabanına göre 2024–2025 öğretim yılında ilkokul tamamlama oranı %98,6, ortaokul tamamlama oranı %96,6. Ortaöğretime, yani liseye geldiğimizde oran %81,3’e düşüyor. Üstelik burada önemli bir tarihsel değişim de var. Aynı oran 2014–2015 öğretim yılında yalnızca %58,8 idi. On yıl içerisinde 22,5 puanlık bir artıştan söz ediyoruz. Bu oldukça büyük bir ilerleme ve görmezden gelmek mümkün değil.

Türkiye’de siyasî tartışmaların tuhaflıklarından biri de burada karşımıza çıkıyor. Eğitim üzerine konuşurken taraflar çoğu kez kendilerine uygun rakamı seçiyorlar. İktidar, erişimdeki ve tamamlama oranlarındaki iyileşmeyi gösterip buradan eğitim sisteminin bütünü hakkında bir başarı hikâyesi çıkarıyor. Muhalif söylem ise zaman zaman bu ilerlemeyi hiç yaşanmamış gibi kabul ederek sistemin bütün göstergelerinin gerilediği varsayımıyla hareket ediyor. Oysa ikisi de aynı hataya düşüyor: eğitime erişimi eğitimin niteliğiyle özdeşleştirmek.

Çocukların okula daha uzun süre devam etmeleri önemlidir, bunun aksini söylemek mümkün değil. Fakat bir öğrencinin dört yıl lisede kayıtlı kalmış olması, o dört yıl boyunca nasıl bir eğitim aldığı, hangi bilgi ve becerileri edindiği, hangi okulda okuduğu ve mezun olduğunda önünde nasıl bir hayat bulunduğu hakkında bize pek az şey söylüyor.

Üstelik ortaöğretim tamamlama rakamlarının içinde dikkate değer başka bir değişim daha var. 2024–2025’te lise tamamlama oranı kızlarda %83,5, erkeklerde ise %79,2. Başka bir ifadeyle kız öğrencilerin tamamlama oranı erkek öğrencilerden 4,3 puan daha yüksek. 2014–2015’te iki grup neredeyse başa baştı: erkeklerde %58,6, kızlarda %59,0. Aradan geçen on yılda kız çocuklarının lise tamamlama oranı erkeklerden daha hızlı yükselmiş durumda.

Bu rakam, Türkiye’de eğitim eşitsizliğini konuşurken alışageldiğimiz bazı ezberleri de yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Elbette kız çocuklarının eğitime erişiminde bölgesel, sınıfsal ve kültürel engeller ortadan kalkmış değil. Buradan kız çocuklarının eğitim sorununun çözüldüğü sonucu kesinlikle çıkarılamaz. Fakat ülke ortalamasına baktığımızda bugün liseyi tamamlamada daha kırılgan görünen grup erkek çocuklarıdır. Dolayısıyla yoksulluk, çocuk işçiliği, erken yaşta çalışma hayatına katılma, meslekî eğitim ve okuldan kopuş arasındaki ilişkiyi yalnız cinsiyetçi gelenekler üzerinden okumak da artık yeterli değil.

Buraya kadar anlatılanlardan iyimser bir sonuç çıkarmak mümkün: Türkiye daha az çocuk doğuruyor ama doğan çocukların çok büyük bir bölümü ilkokulu ve ortaokulu tamamlıyor, on yıl öncesine kıyasla liseyi tamamlayanların oranı da kayda değer biçimde yükselmiş durumda. Fakat tam burada başka ve çok daha zor bir soru beliriyor.

Aynı okul kapısından içeri giren çocuklar gerçekten aynı eğitimi mi alıyorlar?

Çünkü okullaşma istatistiklerinin doğal olarak göremediği bir şey var. Çocuklar okulun kapısına eşit koşullarda gelmiyorlar. Bir çocuk sabah kahvaltısını etmiş, kendi odasında bilgisayarından ödevini hazırlamış, yabancı dil kursuna gitmiş ve gerektiğinde özel ders alabilecek bir evden çıkıyor, bir başkası kalabalık bir evden, belki yeterince beslenemeden, ailesinin kira ve fatura hesabının ortasından çıkıyor. İkisinin de e-Okul sisteminde karşısında aynı kelime yazıyor: öğrenci. Fakat hayatları aynı değil.

TÜİK’in 2025 yılı Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistikleri, eğitim tartışmasının tam ortasına yerleştirilmesi gereken bir rakam veriyor: Türkiye’de toplam nüfusun %27,9’u yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındayken, çocuklarda bu oran %36,8. Yani Türkiye’de her üç çocuktan birinden fazlası yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında büyüyor. Sanırım eğitim meselesinin düğümlendiği yer de tam burası. Çocuğu okula kaydetmek başka şeydir, ona eşit eğitim imkânı sağlamak başka. Türkiye birincisinde son birkaç on yılda önemli bir mesafe aldı. Asıl mesele artık ikincisidir.

Aynı okul kapısı, farklı hayatlar

Türkiye’de eğitim eşitsizliğini yalnız okula gidenler ve okula gitmeyenler arasındaki fark üzerinden tartışmak artık yeterli değil. Okullaşma oranlarının yükseldiği, ilkokul ve ortaokul tamamlama oranlarının yüzde 100’e yaklaştığı bir ülkede eşitsizlik giderek okulun kapısının içine taşınmış durumda. Çocukların büyük çoğunluğu okula gidiyor, fakat aynı eğitim sisteminin içinde son derece farklı eğitim imkânlarına sahipler.

Bunun ilk ve en görünür göstergelerinden biri özel eğitim. 2006–2007 öğretim yılında özel okullarda öğrenim gören öğrencilerin, açık öğretim dışındaki toplam öğrenci sayısına oranı yalnızca %2,53 idi. 2014–2015’te %5,22’ye, 2019–2020’de %8,81’e, 2022–2023’te ise %9,52’ye yükseldi. Son iki yılda küçük bir gerileme var. Oran 2023–2024’te %9,33’e, 2024–2025’te %9,11’e düştü. Dolayısıyla özel eğitimin payının her yıl kesintisiz arttığını söylemek doğru değil. Ama yaklaşık yirmi yıllık eğilim son derece açık: Özel okul öğrencilerinin toplam içindeki payı üç kattan fazla arttı.

Üstelik özel öğretimin eğitim sistemindeki kurumsal ağırlığı öğrenci payından daha büyük. 2024–2025’te Türkiye’deki 74 bin 40 okulun 14 bin 700’ü özel okuldu. Başka bir ifadeyle okulların %19,9’u özel olmasına karşılık öğrencilerin %9,1’i bu okullarda eğitim görüyordu. Aynı yıl 1 milyon 187 bin 409 öğretmenin 177 bin 738’i özel okullarda görev yapıyordu.

Bu rakamlardan özel okulların devlet okullarından mutlaka daha iyi olduğu sonucu elbette çıkarılamaz. Özel sözcüğü kendi başına eğitimin niteliğini gösteren bir kalite belgesi değildir. Özel okullar kendi aralarında da ücret, öğretmen niteliği, fizikî imkânlar ve eğitim anlayışı bakımından büyük farklılıklar gösteriyor. Fakat bu kurumların varlığı, eğitimde satın alınabilir bir alternatif alanın giderek büyümüş olduğunu gösteriyor. Parası olan aile, devletin sunduğu eğitimin dışında veya yanında başka eğitim olanakları satın alabiliyor.

Asıl sınıfsal fark belki de tam burada başlıyor. Çünkü eğitim piyasası (!) özel okulla bitmiyor. Özel ders, yabancı dil kursu, sınava hazırlık, bilgisayar, tablet, hızlı internet, kitap, kültür-sanat etkinlikleri, yaz okulları, spor faaliyetleri ve çocuğun yalnız başına ders çalışabileceği bir oda… Bunların önemli bir bölümü okul istatistiklerinde görünmez. İki çocuk aynı devlet okulunda, hatta aynı sınıfta oturabilir, fakat okuldan çıktıktan sonra karşılaştıkları eğitim dünyaları birbirinden bütünüyle farklı olabilir.

Bu nedenle devlet okulunda okuyanlar da kendi içinde homojen bir kategori değil. Çankaya’daki bir devlet okuluyla yoksul bir ilçedeki devlet okulunun öğrencileri kâğıt üzerinde aynı kamusal eğitim sisteminin parçasıdırlar. Fakat ailelerin gelirleri, ebeveynlerin eğitim düzeyi, yaşadıkları semt, okulun çevresindeki kültürel imkânlar ve gerektiğinde satın alabilecekleri eğitim desteği farklılaştıkça devlet okulunun eşitleyici etkisinin sınırları da ortaya çıkıyor.

Nitekim eğitimde sınıfsal eşitsizliğin yalnız teorik bir varsayım olmadığını öğrencilerin başarı düzeyleri de gösteriyor. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2022 araştırmasında Türkiye’de 15 yaşındaki öğrenciler sosyoekonomik durumlarına göre dört eşit gruba ayrıldığında, en dezavantajlı dörtte birlik grubun matematik puanı ortalama 420, en avantajlı dörtte birlik grubun puanı ise 502. Aradaki fark tam 82 puan. Sosyoekonomik konum yalnız matematikte değil, okuma ve fen bilimlerinde de başarıyla güçlü biçimde ilişkili.

Bu rakamı da bağlamından koparmamak gerekir. Aynı sosyoekonomik başarı farkı OECD ülkeleri ortalamasında matematikte 93 puan. Yani buradan Türkiye’nin OECD ülkeleri arasında eğitimde sınıfsal eşitsizliğin en yüksek olduğu ülkelerden biri olduğu sonucu çıkmıyor; tam tersine Türkiye’deki 82 puanlık fark OECD ortalamasının altında. Fakat 82 puanın kendisi yine de bize önemli bir şey söylüyor: çocuğun içinde doğduğu toplumsal sınıf, on beş yaşına geldiğinde matematik performansında açık biçimde görünür hâle geliyor.

Daha da düşündürücü olan başka bir PISA verisi var. Türkiye’de öğrencilerin %33’ü, PISA’nın uluslararası ekonomik, sosyal ve kültürel statü sıralamasının en alt beşte birlik grubunda yer alıyor. Başka bir ifadeyle Türkiye’de sınava giren her üç öğrenciden yaklaşık biri, PISA’ya katılan bütün ülkelerin öğrencileri birlikte değerlendirildiğinde sosyoekonomik bakımdan en dezavantajlı %20’lik dilimde. Bu dilim, yukarıda andığım 420 puanlık grupla aynı şeyi ölçmüyor; oradaki grup Türkiye içindeki en alt dörtte birlik dilimdi, buradaki ise bütün katılımcı ülkelerin öğrencileri birlikte sıralandığında en alt beşte birlik dilim. Buna karşılık bu öğrencilerin matematik ortalaması 424 puan ve OECD, Türkiye’deki bu grubun benzer sosyoekonomik koşullardaki öğrenciler arasında görece yüksek performans gösterdiğini de belirtiyor.

Bu ikinci bilgi önemli. Çünkü eğitim sisteminin eşitsizlik üretme kapasitesini tartışırken eşitsizliği mutlaklaştırmamak gerekiyor. Türkiye’de kamusal eğitim hâlâ yoksul bir çocuğun yukarı doğru hareket etmesini bütünüyle imkânsızlaştırmış değil. PISA 2022’de sosyoekonomik bakımdan dezavantajlı öğrencilerin %12’sinin Türkiye içinde matematik başarısında en üst dörtte birlik gruba çıkabilmesi de bunu gösteriyor. OECD ortalaması %10.

Fakat tek tek çocukların sınıfsal kökenlerinin üzerine çıkabiliyor olması, sistemin sınıfsal niteliğini ortadan kaldırmıyor. Tam tersine asıl mesele de burada: Kamusal eğitimin başarısını istisnaî biçimde sınıf atlayabilen çocuklarla mı, yoksa doğduğu ailenin gelirinden mümkün olduğunca bağımsız bir eğitim imkânı yaratıp yaratamadığıyla mı ölçeceğiz?

İkinci ölçütü kabul ediyorsak Türkiye’nin önünde hâlâ ciddi bir sorun var. Çünkü çocukların %36,8’inin yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olduğu bir ülkede okulun toplumsal eşitsizlikleri tek başına ortadan kaldırmasını beklemek mümkün değil. Çocuk olmak Türkiye’de, ortalama bir yurttaşa göre bu riskle daha fazla karşı karşıya olmak anlamına geliyor.

Yoksulluk yalnız ailenin banka hesabında duran para miktarı değildir. Çocuğun beslenmesidir, evin ısınıp ısınmadığıdır, kaç kişinin aynı odada yaşadığıdır, bilgisayara ve internete erişimidir, okuldan sonra çalışmak zorunda olup olmadığıdır, bir kitabın, tiyatro biletinin, yabancı dil kursunun, hatta bazen okul servisinin aile bütçesinde karşılanabilir bir harcama olup olmadığıdır. Dolayısıyla çocuk yoksulluğu aynı zamanda eğitim yoksulluğudur.

2025 Hanehalkı Bütçe Araştırması da aile bütçelerinin ne kadar sıkışmış olduğunu gösteriyor. Türkiye’de hanelerin tüketim harcamalarının %29,3’ü konut ve kiraya, %17,3’ü gıda ve alkolsüz içeceklere gidiyor. Eğitim hizmetlerinin toplam tüketim harcamaları içindeki payı ise %1,8.

Fakat bu rakamı aileler çocuklarının eğitimine yalnızca %1,8 harcıyor şeklinde okumamak gerekir. Araştırma bütün haneleri kapsıyor; çocuğu bulunmayan aileler de paydanın içinde. Ayrıca kırtasiye, bilgisayar, ulaşım gibi eğitimle ilişkili harcamaların tümü eğitim hizmetleri başlığı altında yer almıyor. Yine de düşük gelirli hanelerin gelirlerinin büyük bölümünü barınma ve beslenme gibi zorunlu ihtiyaçlara ayırmak zorunda kalması, çocuklarına piyasadan ilave eğitim olanakları satın alma kapasitelerinin sınırlarını gösteriyor.

Buraya kadar Türkiye’nin daha az çocuğu olduğunu, bu çocukların neredeyse tamamının okula gittiğini, hatta on yıl öncesine kıyasla okulda daha uzun süre kaldığını gördük. Fakat aynı sıralara oturan çocukların evden getirdikleri toplumsal yükün birbirine hiç benzemediğini de gördük. Geriye asıl soru kalıyor: devletin kurduğu bu devâsâ aygıt, çocuğun ailesinden devraldığı eşitsizliği ne ölçüde telafi edebiliyor? İkinci bölümde kamusal eğitimin bu işlevini, eğitime ayrılan kamu kaynağını ve çocukların okulda gerçekten ne öğrendiğini konuşacağız.


[1] Aile ve Nüfus On Yılı (2026-2035) konulu Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, Resmî Gazete, Mayıs 2026; T.C. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Aile ve Nüfus On Yılı (2026-2035) Vizyon Belgesi, Ankara, 2026, https://www.aile.tr/media/329670/aile-ve-nufus-on-yili-2026-2035-vizyon-belgesi.pdf (erişim: 13.09.2026).

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş