11 Eylül terör saldırılarının 20. yılı: Savaşın bilançosu, değişen dünya düzeni ve terörle savaş

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bugün, 11 Eylül terör saldırılarının 20. yıldönümü. 2001 yılının 11 Eylül’ünde 19 saldırgan, dört Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli yolcu uçağını kaçırmış ve New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin iki kulesini hedef almıştı. Gelmiş geçmiş en büyük terör saldırılarından biri olarak bilinen bu saldırılarda, 3 bine yakın kişi hayatını kaybetmiş ve 6 binden fazla kişi yaralanmıştı. El Kaide’nin düzenlediği bu saldırılar sadece ABD iç siyasetini değil, tüm uluslararası sistemi değiştirdi. Savaşın bilançosunu, değişen dünya düzenini ve terörle savaşın geldiği noktayı sizin için derledik.

11 Eylül 2001 Salı günü 19 hava korsanı ellerindeki maket bıçakları ile kokpite girerek, aşağı yukarı aynı saatlerde kalkan dört farklı yolcu uçağını kaçırmıştı. Bu uçaklardan ilki, New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey kulesini hedef alırken, ikincisi güney kulesine çarptırıldı. 

Uçaklardan ikisi İkiz Kuleler olarak bilinen Dünya Ticaret Merkezi’nin güney ve kuzey kulelerini hedef aldı.

Üçüncü uçak Vaşington’da bulunan ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) binasının batı kısmına çarparken, dördüncü uçak ise yolcuların korsanlara karşı harekete geçmesi sonucunda Pensilvanya eyaletindeki boş bir araziye düştü. Uçağa yolcular müdahale etmeseydi uçağın Kongre binasına çarpacağı belirtiliyordu

Üçüncü uçak, ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) batı kısmını hedef aldı.

ABD’ye yönelik bu terör saldırılarını Usame bin Ladin liderliğindeki Afganistan merkezli El Kaide üstlendi. 

George W. Bush’un 11 Eylül terör saldırılarını öğrendiği an.

Saldırıların hemen ardından dönemin ABD Başkanı George W. Bush, olayı bir terör saldırısı olarak tanımladı ve ABD’nin iç ve dış politikasında bir dizi değişikliğe gitti.

11 Eylül terör saldırılarının ardından ABD Taliban’dan, El Kaide’nin lideri Usame bin Ladin’i teslim etmesini istedi. Fakat Taliban, Ladin’in misafir olduğunu öne sürerek ABD’nin bu talebini reddetti. Başkan Bush da bunun üzerine, ABD Kongresi’nin ve koalisyon güçlerinin desteği ile El Kaide’nin lideri Usame bin Ladin’i ortadan kaldırmak için Afganistan’ı işgal etti ve Taliban yönetimini devirdi. 

Usame bin Ladin

ABD birlikleri, 2011 yılında Usame bin Ladin’in Pakistan’da olduğunu tespit etti ve düzenledikleri saldırıda Ladin’i öldürdü fakat saldırıların planlayıcısı olduğu belirtilen Halid Şeyh Muhammed hâlâ hayatta. 2003 yılında Pakistan’da yakalanmasının ardından ABD’nin Küba’da bulunan Guantanamo Üssü’nde tutuklu. 

ABD’nin “terörizmi bitirme” gerekçesiyle Afganistan’ı ve Irak’ı işgali, Bush’un ve destekçilerinin umduğu gibi sonuçlanmadı. ABD’nin bu başarısız 20 yıllık işgali, özellikle Taliban’ın 15 Ağustos’ta Afganistan’ın başkenti Kabil’i ele geçirmesi ve devamında geçici hükümeti duyurmasıyla daha da sorgulanır hale geldi. 

ABD tarihinin en uzun savaşı olarak bilinen Afganistan’dan çıkış öyküsündeki kırılma noktalarını daha önce derlediğimiz haberimizden okuyabilirsiniz. 

ABD Başkanı Joe Biden

ABD’de 20 Ocak 2021’de görevine başlayan Başkan Joe Biden, “Sonsuz savaşı bitirmenin zamanı geldi” diyerek, Afganistan’daki tüm ABD askerlerinin çekilme işlemlerinin saldırıların 20. yıldönümünde, yani 11 Eylül’de tamamlanacağını söylemişti. Daha sonra 11 Eylül tarihi, 31 Ağustos olarak değiştirildi.

Taliban bu sürede bölgedeki ilerleyişini hızlandırdı ve 15 Ağustos’ta ülkenin başkenti Kabil’e girdi. Taliban’ın Kabil’e girmesinin ardından ABD ve NATO birlikleri bölgedeki tahliye operasyonlarını hızlandırdı. Taliban’ın 31 Ağustos “kırmızı çizgimiz” açıklamaları ile hızlanan tahliye operasyonlarında trajik görüntüler yaşandı. 

Nihayetinde ABD, 11 Eylül’ün 20. yıldönümü öncesinde Afganistan’da ağır kayıplar vererek ve ülkeyi 20 yıldır savaştığı örgüte teslim ederek çekildi. Kabil Havaalanı’ndan ayrılan son ABD askeri Tümgeneral Chris Donahue’nin yalnız ve başı öne eğilmiş biçimde havaalanını terk etmesi adeta ABD’nin ülkeden çekilme operasyonunu özetler gibiydi.

20 yıllık işgalin bilançosu: 172 binden fazla ölü

Afganistan’da bulunan ABD askerleri

ABD’nin en uzun savaşı olarak bilinen Afganistan’daki savaşında 172 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Savaşta iki bin 500 ABD askeri ve ABD için çalışan üç bin 846 Afgan da hayatını kaybetti. Hayatını kaybeden Afgan sivillerin sayısı ise 47 binden fazla.

20 yıllık savaşı sırasında ABD ve NATO birlikleri, 50 binden fazla Taliban militanını öldürdü.

Afganistan’da insani yardım için bulunan 400’ün üzerinde görevli ve 70’ten fazla gazetecinin de hayatını kaybettiği belirtiliyor.

31 Ağustos’ta tüm birliklerin Afganistan’dan çekilmesiyle son bulan savaşın maliyeti de ayrı bir tartışma konusu. 2020 yılı itibarıyla Afganistan ve Irak’taki müdahalelerin maliyetinin 2 trilyon dolar olduğu düşünülüyor. Borçlanarak finanse edilen bu işgallerin faizi de eklenince, 2050 yılında bu paranın 6.5 trilyon dolar olması bekleniyor.

Peki ABD’nin El Kaide başta olmak üzere terörle savaşı bitti mi? 

El Kaide, kuruluşunun üzerinden 33, 11 Eylül’ün üzerinden 20 yıl geçmesine ve yaşanan onlarca olaya rağmen hâlâ ayakta. Taliban’ın Afganistan’da kontrolü ele geçirmesi ile birlikte diğer radikal İslamcı ve cihatçı örgütlerin bölgede yeniden hakimiyeti ele geçirmelerinden endişe duyuluyor. 

El Kaide, Heyet Tahrir el-Şam ve Hamas gibi örgütler, Taliban’ın Afganistan’daki zaferini kutladı. Hatta birçoğu bu zaferi, örnek alınası bir zafer olarak nitelendirdi. Taliban’ın Afganistan’daki başarısının diğer cihatçı ve İslamcı örgütleri de cesaretlendirebileceğini düşünen uzmanlar, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeni bir cihatçılık çağının başlamasından endişe ediyor. 

El Kaide’nin kuruluş hikayesi

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal ettiği dönemde yüzbinlerce mücahit, işgalciler ve onların yardımcılarıyla savaşmaya devam ederken Pakistan’ın sınır kasabası Peşaver’de yabancılar için ofis ve pansiyon görevi gören konuk evlerinden birinde bulunan bir grubun tek hedefi vardı: Müslümanlar’ın korunmaya ihtiyaç duyduğu her yere konuşlanabilecek kararlı ve deneyimli İslamcı savaşçılardan oluşan yeni bir birliğin yaratılması. 

Bu hedefle bir araya gelen kişiler, sadece yeni kuracakları ve ismini El Kaide koyacakları örgütü değil, Körfez ülkelerinden gelen mali ve diğer yardımların akışıyla ilgili sorunları ve iç çekişmeleri de konuşacaklardı. Fakat asıl odak noktası yeni kuracakları bu cihatçı örgüt olacaktı. El Kaide, yeni üyeler çekebilecek ve radikal görüşlerini yayabilecek öncü bir rol üstlenecekti.

Kuruluşundan tam on üç yıl sonra örgüt, 2001’de, New York ve Vaşington’da yaklaşık üç bin kişinin hayatını kaybettiği 11 Eylül terör saldırılarını düzenledi. Bu saldırılar, Bush yönetiminin terörle mücadele için kolları sıvamasına, Afganistan ve Irak’ın işgaline ve daha birçok küresel değişime yol açtı. Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın öldürülmesinin Birinci Dünya Savaşı’nı tetiklediği 1914 yılından beri ilk kez bir terörist grubun yaptığı bir saldırı bu denli büyük etki yaratmıştı.

El Kaide’nin bunca yıl ayakta kalması başarı mı? 

The Guardian gazetesinin başyazarlarından ve uzun yıllar boyunca Afganistan’da bulunan Jason Burke, bu hafta içi Guardian için derlediği yazısında, 11 Eylül’ün üzerinden 20 yıl geçse de El Kaide’nin hâlâ ayakta olduğunu söylüyor. Burke aynı zamanda El Kaide’nin öyküsünü de daha önce “Al-Qaeda: The True Story of Radical Islam” adlı kitabında anlatmıştı.

Al-Qaeda: The True Story of Radical Islam

Araştırmalar, terörist grupların genellikle beş ile 10 yıl arası, hatta daha da az bir süre hayatta kaldığını gösterirken, El Kaide’nin bunca yıl ayakta kalması bir başarı olarak görülüyor ve hiç kimse bu örgütün sonunun nasıl geleceğini tahmin edemiyor. Peki bunu nasıl başardılar?

El Kaide’nin sahip olduğu en önemli avantaj, rakiplerinin başarısızlıkları ve zayıflıkları oldu. Örgüt, İslam dünyasındaki tüm yerel yönetimleri yozlaşmış, yetersiz, baskıcı ve aristokratik göstermeye çalıştı -ki bunlar haksız eleştiriler değildi-. Bu nedenle El Kaide’nin İslam dünyasındaki yanlışların “İslam’ın kutsal metinleri ve gelenekleri tarafından gösterilen doğru yolun reddedilmesinden kaynaklandığı” argümanı kolay bir şekilde yankı uyandırdı.

ABD’nin Afganistan’ı işgaliyle örgüt, ülkedeki güvenli bölgesini kaybetmiş ve birçok üyesi öldürülmüştü. Hayatta kalanlar ise komşu ülkelere dağılmış ya da başka ülkelere kaçmıştı. Usame bin Ladin, 11 Eylül’den sonra Pakistan’a kaçmış ve sürekli yer değiştiriyordu. Örgüt fiilen yöneticisizdi.

2003 yılında Irak’ın işgali ile Saddam Hüseyin’i devirme savaşı, bin Ladin’in argümanlarının pek çoğunu doğrular nitelikteydi. İslam dünyasında büyük bir öfke dalgasına yol açan Irak’ın işgali, aynı zamanda El Kaide’nin savaşa geri dönmesine neden olan yeni bir cepheydi.

Yeni hedefler ve bin Ladin’in ölümü

11 Eylül sonrası ilk 10 yılda örgüt tarafından yayılan şiddet dalgası, düşmanları terörize etmeyi, grubun üyelerini radikalleştirmeyi ve yeni destekler kazanmayı amaçlıyordu. İlk iki hedefe kısmen ulaşılsa da üçüncüsüne ulaşılamadı. Ortadoğu’da Irak, Ürdün, Pakistan ve Suudi Arabistan’da her yeni olay patlak verdiğinde, aşırılık yanlıları halkın gözündeki sempatilerini yitirdi. 2010 yılına gelindiğinde bin Ladin, diğer Müslümanlar’ın tekrarlanan katliamlarının El Kaide markasını lekelediği konusunda o kadar endişeliydi ki adını değiştirmeyi düşündü ve şiddeti azaltmak için astlarına sert emirler gönderdi. Olaylar bir kez daha El Kaide aleyhine gelişse de tekrar lehine dönecekti.

2011 yılında bin Ladin, ABD özel kuvvetlerinin Pakistan’ın kuzeyindeki Abbottabad kasabasına düzenlediği baskında öldürüldü. Örgütteki diğer militanlar da ya öldürüldü ya da gözaltına alındı.

Ölümünden önceki haftalarda Bin Ladin, kendisinin, örgütünün ve düşüncelerinin Ortadoğu’da boy gösteren Arap Baharı protestoları ile marjinalleşmesinden endişeleniyordu. Çünkü bin Ladin’e göre, Mısır’ın başkenti Kahire’nin Tahrir Meydanı başta olmak üzere Ortadoğu’nun diğer yerlerindeki kalabalıklar, katı bir İslami rejim için değil, demokrasi için sokaklardaydı. Sonunda, bu kaostan yararlanmanın ve El Kaide’nin servetini geri kazanmanın bir yolunu bulan, bin Ladin’in halefi, Mısırlı eski bir çocuk doktoru ve aşırılık yanlısı Eymen ez-Zevahiri oldu.

Eymen ez-Zevahiri

Hedef yakın düşman değil, uzak düşman

Zevahiri, radikal bir lider olarak sönük bir kariyere sahipti, bin Ladin gibi karizmatik bir lider değildi. Zaten hem El Kaide hem de daha cihatçı hareket içinde pek sevilmiyordu. Ancak yeteneklerini ve yaşananlardan ders çıkardığını kısa bir süre içinde gösterdi. 

Bin Ladin’in 1990’larda gruba getirdiği ana misyon, tüm kaynaklarını Ortadoğu’daki “yakın düşmana” değil, “uzak düşmana” yani ABD’ye ve Batı’ya yöneltmesi olmuştu. Bin Ladin’in bu yöndeki ilk girişimleri 1991’de Yemen’deki ABD güçlerini hedef almasıydı. Yedi yıl sonra, Kenya ve Tanzanya’daki ABD büyükelçiliklerine yönelik kitlesel, ölümcül saldırılar ve ardından Aden Körfezi’ndeki bir ABD savaş gemisine yönelik deniz saldırısıyla bu politika daha da yer etti. Bu çabalar, örgüt içinde oldukça tartışılan ve örgütün birçok ikincil liderinin karşı çıktığı 11 Eylül terör saldırılarıyla sonuçlandı.

Zevahiri, hem bu tür saldırıların çok daha zor hale gelmesi ve alacakları tepkiler nedeniyle uzak düşmanın artık bir öncelik olmadığını açıkça belirtti ve bu stratejiden vazgeçti. Ayrıca El Kaide’yi “sadece cihat doktrini”nden uzaklaştırdı ve İslam dünyasında kendini tehdit altında hisseden yerel topluluklarla bağlar kurmanın önemini vurguladı.

Zevahiri’ye göre El Kaide, koruma ve güvenlik sağlayabilirse diğer örgütlerden de destek bulabilir ve etki alanını genişletebilirdi. Yeni strateji kısa sürede sonuçlandı. Sahel’de, Doğu Afrika’da, Yemen’de ve Taliban ile bağların kurulmaya çalışıldığı Afganistan’da, El Kaide’nin nüfuzu yeniden arttı.

IŞİD’in doğuşu El Kaide için bir felaket miydi?

2014 yılında yeni bir meydan okumayla Zevahiri’nin otoritesini tamamen reddeden ayrılıkçı bir grup ortaya çıktı. Grup, önce kendisini Irak ve Suriye’de İslam Devleti olarak adlandırdı, sonra bu iki ülkede geniş bir araziyi ele geçirip bir İslam Devleti kurduğunu ilan etti. 

IŞİD, sosyal medya ve akıllı telefon kullanımının sunduğu fırsatlardan çok daha hızlı yararlandı ve El Kaide’nin ulaşmak istediği uzun vadeli hedefe çabucak ulaştı.

IŞİD, El Kaide’den daha mı tehlikeli?

IŞİD ve eylemleri ile El Kaide’ninkiler arasında farklar bulunmaktaydı. Kimilerine göre El Kaide daha az kana susamıştı ve IŞİD’in zalimliği ile kıyaslanamazdı. İki örgüt için de Ebubekir Naci’nin yazdığı “Vahşetin Yönetimi: Ümmetin En Hayati Merhalesi” adlı kitap başucu kaynağıydı. IŞİD, kitabın aşırı “vahşet” kullanımı önerdiğine inanırken, El Kaide ise bunun şiddeti kontrol etme ihtiyacı anlamına geldiğini düşündü.

Vahşetin Yönetimi

Cihatı savunmaları haricinde farklı yönteme ve amaca sahip El Kaide ve IŞİD arasındaki benzerlik ve farklılıkları anlamak için, Ruşen Çakır ile Prof. Dr. Mehmet Büyükkara’nın söyleşisini de izleyebilirsiniz.

Afganistan’ın düşüşü ve El Kaide’nin müttefiki Taliban’ın güçlenmesi, El Kaide’ye verilen desteği artırdı. Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesinden 10 gün sonra El Kaide, “Haçlı ittifakına karşı büyük zaferinden” ötürü Taliban’ı tebrik eden bir bildiri yayınladı. El Kaide, bu ilerleyişin tüm Müslümanlar adına olduğunu ve “Filistin’in, Levant, Somali, Yemen, Keşmir’in kurtuluşunun başlangıcı” olduğunu belirtti.

Taliban militanları

Afganistan’da yirmi yıl süren savaşın ardından, 11 Eylül’ün yıldönümüne günler kala, Taliban ülkede geçici hükümetini ilan etti ve 1996-2001 yılları arasından sonra “ikinci Taliban dönemini” başlattı. Gözler, kurulan bu yeni hükümetin kimler tarafından tanınacağı ve özellikle kadınlar olmak üzere tüm Afganların nasıl şartlar altında yaşayacağına çevrilmiş durumda.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus