Ruşen Çakır yazdı: Sürdürülebilir sürdürülemezlik – Erdoğan’ın altı yöntemi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

2015 Haziran genel seçimleri Türkiye için gerçek anlamda bir dönüm noktasıydı. O seçim sonuçları AKP’nin (ve dolayısıyla Erdoğan’ın) tek başına iktidarının artık sürmesinin mümkün olmadığını göstermişti. Fakat Erdoğan, geçen altı buçuk yıl boyunca iktidarda kalmayı başardı: Üstelik ülkeyi başkanlık sistemine taşıdı ve yapılan ilk seçimde ilk turda başkan seçildi, bir darbe girişimi atlattı. Fakat bütün bu süre boyunca iktidarın sürdürülemezliği olgusu ortadan kalkmadı, sadece ertelendi. İşte bu durumu “sürdürülebilir sürdürülemezlik” olarak tanımlıyorum.

Peki Erdoğan “sürdürülebilir sürdürülemezlik”i nasıl hayata geçir(ebil)iyor? Aklıma gelen bazı yöntemleri şöyle sıralayabiliriz:

1) Kaos çıkartma/kaosu teşvik etme veya tırmandırma

Haziran ile Kasım 2015 seçimleri arasında yaşananlar bu konuda ilk akla gelen örnek. O süre zarfında PKK, IŞİD gibi örgütlere atfedilen ve özellikle büyük şehirlerde tam bir infiale yol açan terör eylemlerinin nasıl ve neden yaşandığını tam olarak öğrenemedik, öğreneceğe de benzemiyoruz, kaldı ki şu saatten sonra bunun pek bir anlamı da olmayabilir. Sonuçta o kısa zaman diliminde yaşanan/yaşatılan kaos seçmende istikrar ve “güçlü devlet” arayışını güçlendirdi ve AKP yeniden tek başına iktidara geldi. Haziran-Kasım 2015 arası hafızalarda o kadar güçlü bir şekilde yer etti ki muhalefet içinde Erdoğan iktidarının kaçınılmaz sonunu ertelemek için benzer bir sürecin yeniden yaşanabileceği/yaşatılabileceği endişesi var. Bunu pek mümkün görmüyorum.

2) Kutuplaşmayı tırmandırma

İktidarının ilk yıllarında Türkiye’nin kimlik temelli sorunlarını kalıcı bir şekilde çözmeye niyetlenen ve bu konuda bir dizi açılım başlatan Erdoğan, belli bir aşamadan sonra tam tersi bir tutum takınıp kimlik temelli farklılıkları teşvik etmeye, her türlü kutuplaşmayı tırmandırmaya başladı. (Bu tartışma çok da anlamlı olmayabilir ama kimilerine göre “eski” değil “sonraki” Erdoğan’ın, onun sahici yüzünü gözler önüne serdiği düşüncesini de not etmek lazım.)

Bunun sahici miladı Gezi direnişi olabilir. Gezi, Erdoğan’ın kendisine sempatiyle bakmayan kesimlere seslenme, ikna etmeye, gönüllerini almaya, hatta kandırmaya çalışmaktan vazgeçmesinin, bunun yerine doğrudan tehdit etmesinin de miladıdır.

Onun, “Şu anda evlerinde bizim zorla tuttuğumuz bu ülkenin en az yüzde 50’si var” sözünü unutmak mümkün değil. Bu sözlerden de görüldüğü gibi Erdoğan, sadece devlet imkânlarını değil, kendisine destek veren toplum kesimlerini de muhaliflerin üzerine salmayı düşünen bir siyasetçi.

Erdoğan kutuplaşmayı tırmandırma siyasetinde ilk başlarda başarılı olmuş olabilir fakat bir süredir bunun da eskisi kadar işe yaramadığı görülüyor. En çarpıcı örnek hiç kuşkusuz son yerel seçimler. Kutuplaşmayı tırmandırma stratejisinin eskisi kadar etkili olmamasında ekonomik krizin payının çok önemli olduğu muhakkak, fakat başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere muhalefet sözcülerinin bu konudaki dikkatli tutumları; önce Saadet Partisi’nin, ardından yeni kurulan Gelecek ve DEVA partilerinin de açıkça muhalif pozisyonlar alması da hiç kuşkusuz etkin oldu.

Kutuplaşmanın tam olarak bittiğini söylemek mümkün olmasa da bugün Gezi dönemindeki sözleri tekrarlaması halinde Erdoğan’ın “en az yüzde 50” diyemeyeceği de ortada.

3) Dış politikada şahin çıkışlar

Erdoğan sürdürülemezliği sürdürülebilmek için birçok kez dış politikada sert çıkışlar yaptı. İlk akla gelenler Suriye’nin kuzeyine düzenlenen harekatlar ve Doğu Akdeniz’de “Mavi Vatan” konseptine uygun olarak yapılanlar. Bir de tabii değişik vesile ve bahanelerle “Ey Avrupa”, “Ey Macron” vb. meydan okuyuşlar. Bunların her birinin kısa vadede etkili olduklarını ve ama iç gerçekler/sorunlar nedeniyle Erdoğan’ın işine çok da yaramadıklarını gördük. Nitekim hemen her dış politika konusunda Erdoğan, özellikle ekonomik krizin derinleşmesine paralel olarak çok ciddi geri adımlar attı.

4) Erdoğan’ın tek adam olması

Erdoğan’ın “sürdürülemezliği sürdürülebilmek” adına yaptığı en stratejik tercih iktidarı olabildiğince kendi ellerinde tekelleştirmek, bunun içinde belli bir özgül ağırlığı olan isimleri değişik yöntemlerle tasfiye etmek oldu. Bunu sadece iktidar hırsıyla değil, çevresindekilere güvenmediği için de yaptı. Zira iktidarını rakiplerinin/düşmanlarının (ilk olarak da Fethullahçılar’ın) kendi başlarına yıkmasının mümkün olmadığını, “içeriden” desteğe ihtiyaçları olduğunu düşünüyordu. Zamanla etrafında, kendi ayakları üzerinde durabilen, onu farklı konularda uyarabilen pek kimse kalmadı. Halbuki Erdoğan’ın iktidara gelebilmesinde ve uzun bir süre boyunca onca tehdide rağmen onu korumasında çevresindeki güçlü isimlerin rolü çok önemliydi. Bu nedenle Erdoğan’ın “tek adam” olmakla aynı zamanda yalnızlığı da seçtiğini ve bu gönüllü yalnızlaşmanın onun kaybetmesini mutlaklaştırdığını söyleyebiliriz.

5) Erdoğan’ın mutlak dokunulmazlığı

Bu başlığı taze bir örnekle açmaya çalışalım: Yılın son günü Erdoğan, sosyal medya hesaplarından “icraatı”nı anlattı, pazarladı. Söylenenlerin, verilen rakamların doğruluğu bir yana 1 Ocak sabahı tüm Türkiye dört bir koldan zamlarla güne başladı. Ve bazı Erdoğan destekçileri bu duruma tepki gösterdiler. Bunlardan bir örnek verelim:

Nasuhi Güngör diyor ki: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sosyal medyada muazzam bir hizmet akışı sunduğu günde, zam açıklamak nasıl bir aklın ürünü acaba?” Yani bir yanda “muazzam hizmet” yapan Erdoğan, diğer yanda (demese de) “muazzam” zam açıklayan birileri. O birileri kim? Erdoğan’dan habersiz birileri zam kararı alabilir mi? Ve yine Erdoğan’dan habersiz birileri o zamları açıklayabilir mi?

Her türlü iyiliği Erdoğan’ın hanesine yazıp, yaşanan onca sorun ve acıda kendisine hiç ama hiç sorumluluk atfetmeme oyunu kimseyi ikna etmese de Erdoğan’ı ne pahasına olursa olsun terk etmek istemeyenler tarafından benimseniyor.

Tabii bu konuda başı bizzat Erdoğan’ın kendisi çekiyor. Önceki kur krizlerinden bahsederken “Ben o sırada cumhurbaşkanıydım, ilgim yoktu” demiş olması son ve en çarpıcı örneklerden biri.

6) Erdoğan’ın sık sık müttefik değiştirmesi

Buradaki tüm maddeler aslında hepimizin bildiği şeyler. Hele şu sonuncusu. Yazıyı daha fazla uzatmamak için bu konuda sadece bir örnek vermek istiyorum. O da bir önceki başlıkta alıntı yaptığım “sıkı Erdoğancı” Nasuhi Güngör. AKP kurulduğu sıralarda alelacele “Yenilikçi Hareket” başlıklı bir kitap yazıp Erdoğan ve arkadaşlarını ABD, AB ve bilumum dış mihrakın ajanı olmakla itham eden bu şahıs, birkaç yıl sonra TRT’de üst düzey görevlere getirildi. Muharrem İnce’nin cumhurbaşkanlığı kampanyasında bu konuyu gündeme getirmesi üzerine kamuoyu önünde kendini tekzip eden Güngör, halen Habertürk’te yorumculuk yapıp Erdoğan’a sahip çıkmaya devam ediyor. Zaten Erdoğan’ın çevresinde çok sayıda eski düşmanı, diğer bir deyişle “devşirme” mevcut. Bu kişilerin o an geldiğinde yeniden en sıkı Erdoğan düşmanı olacaklarını kestirmek mümkün. Bu da “sürdürülemezliği sürdürülebilmek” denen şeyin kaçınılmaz sonucu olsa gerek.

Ruşen Çakır’ın önceki yazıları:

“Erken seçim” isteyip “baskın seçim”den ürkmek

En son ateş eden yine (büyük) burjuvazimiz oldu ve silahı tabii ki (yine) kurusıkıydı

Muhalifin muhalife propagandası ya da “Bana duymak istediğim şeyleri söyle”

Otoriter rejimlerde direnerek ayakta kalabilmek için -Sürdürülebilir cesaret

Yazmasam olmazdı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus