Kemal Can yazdı: “İdealden” uzak hedefe çok mu yakın?

Geçen hafta, altı muhalefet liderinin bir masada buluşması üzerinden “hedefe odaklanmanın”, otomatik olarak doğru karar ve başarılı politika anlamına gelip gelmediği hakkında yazmıştım. Yazı şöyle bitiyordu: “Hedef konusunda mutabık, hedeften sapmamak konusunda kararlı olmak, buna yaslanarak ileri sürülen bütün yöntemleri, iddiaları ve pazarlık kozlarını doğrulamaya yetmiyor. ‘Hedefe odaklandım başka kural tanımam’ diyenlerin yolu ve iddiaları, kendiliğinden rasyonel, başarı garantili ve dolayısıyla haklı olmuyor.” Aslında bu konuya hemen dönmeyi düşünmüyordum ama Tarkan’ın “Geççek” klibinin etrafında açılan tartışmalar yüzünden devam etmek iyi olacak sanki.

(Yazının ikinci bölümünde temas edeceğim üzere, Edgar Şar’ın son iki yazısında ileri sürdüğü görüşlerin de etkisi oldu) Malum ve meşhur tartışma, Tarkan parçasının peşinden yeniden sahne aldı: “Bu kimin işine yarar?” Muhalefet heyecanı iktidara mağduriyet dopingi sağlar mı? Tartışmayı açanlar çok –hatta hiç- mühim değil. Ancak bu tartışmanın, her vesileyle her başlıkta tekrar etmesi ama daha önemlisi muhalefet cephesinde hâlâ çok alıcısı olması önemli. İktidar bir adım attığında ve -kimin kontrolünde olursa olsun- gündem biraz hareketlendiğinde, anlık bir canlanma (çalkalanma) oluyor ve hemen yanında yüksek bir tedirginlik zuhur ediyor. Bir taraftan sanki her şeyin bir anda değişeceği bir eşiğe gelindiği coşkusu, diğer tarafta endişeli sorular: Ne yapmalı ve nasıl davranmalı? Kime yarar?

Gündemle ilgili dalgalanmaların çok önemli olduğuna ve siyasi dengeleri sarsabileceğine ilişkin kuvvetli inanç, biraz mesnetsiz bir güvenle ileri sürülen bazı varsayımlara dayanıyor. Birinci varsayım, gündem dalgalanmaları ve kamuoyunun duygu durumunun siyasal davranışlar üzerinde çok etkili, iktidarın da bu konuda çok mahir olduğu fikri. İyice daralmış siyasetin bu çerçeve tarafından belirlediği, iktidarın sınırlarını, kurallarını (kuralsızlığını) şekillendirdiği “şartların” önemsenmesi gerektiği. Bu yaklaşıma göre, iktidar kullanabileceği imkanlar bulduğu ve üretebildiği sürece seçmen tercihlerini kolayca yönetebiliyor. “Bunu kullanır veya ona yarar” gibi kestirimler ve buna karşı alınması gereken tedbirler, bu inanca dayandırılıyor.

İkinci önemli varsayım, bu hamlelerin muhatabı olan seçmenler ve özellikle de iktidar tabanına dair. Hiç kuşku götürmez biçimde, genel seçmenin ve özellikle iktidar seçmeninin böyle manipülasyonlara çok açık oldukları düşüncesi çok yaygın. Bu görüşe göre, kimi zaman yüksek endişeleri ve geçmiş deneyimleri nedeniyle, kimi zaman da kırılgan hassasiyetleri yüzünden seçmen kolayca etkileniyor ve çok dalgalı siyasi tutum grafiği izliyor. Üçüncü varsayım ise bu çıkarımları yapan ve bunlara ilişkin önlemler geliştirmek zorunluluğuna inananların kendileriyle ilgili. Doğru olan ile yapılması gereken arasında hep ciddi bir açının olduğu fikri ve çok yüksek bir güvensizlik hissi, bu varsayımı biçimliyor. Asla ilk düşünülen, doğru olduğu bilinen veya akıntının götürdüğü yapılmamalı ve gerçekçilik, gereklilik süzgeci hep devrede olmalı. Ne yapacağı belirsiz olanlar her zaman istediğini söyleyenlerden daha önemli.

Anketleri, araştırmaları bir kenara bırakıp sadece gerçekleşmiş seçim sonuçlarına baksak bile, seçmen davranışlarının iddia edildiği kadar oynak olmadığını görebiliyoruz. Oy davranışı ve bunu etkileyen faktörler dönemler itibariyle değişiyor ama asla günlük hava durumu ve bir zamanların döviz kuru gibi bir durum yok. İktidarın hayli uzun süredir uyguladığı kutuplaştırma ve kimlik siyaseti nedeniyle, “kullanabildiği” veya “ona yarayan” temalar veya gündem başlıkları –kalıcı olmayan dönemsel dalgalanmalara rağmen- anlık değişimler göstermiyor. Bekir Ağırdır’ın söylediği gibi donmuş yüzeyin altında yoğun bir hareketlilik var ama günlük gündem manevralarıyla ilgili değil.

İktidarın yüksek becerisi, hareket kabiliyeti ve tazelenen bir argüman havuzu olduğunu söylemek de zor. Aksine sıkıcı bir süreklilik izliyoruz. İktidarın tabanını oluşturan seçmenin her yeni durum karşısında pozisyonunu baştan gözden geçirdiğine dair işaretler çok zayıf. Siyasi manipülasyonlara açık olduğu varsayılan kemik taban (veya çelik çekirdek), uyaranların şiddetinden çok alışkanlıklarının peşini sürüyor. Gevşeyen tabandaki asıl dinamik ise bu zorlamaların zaten artık sonuç alamıyor olmasından besleniyor. Dolayısıyla yeni bir malzeme ile aynı yemeğin önlerine getirilmesi onları fazla etkilemiyor. Yani aslında kararlılar da kararsızlar da, gündelik manevralardan sınırlı biçimde etkileniyor. Buna karşılık iktidarın belirlediği kuralların içinde “doğru yol” bulmaya çalışan muhalefet oylarındaki dalgalanma ve geçişkenlik çok fazla.

İşin ilginç tarafı, yukarıda saydığımız varsayımlara göre hareket eden veya böyle olmasını önerenlerin önemli bir kısmı, muhalefetin kazanma şansının artmasını iktidarın kullandığı kaba stratejinin zayıflamasına bağlamaktan geri durmuyor. Daha ileri giderek halkın çektiği sıkıntılar nedeniyle artık bunlarla hiç ilgilenmediğini bile söylüyorlar. Fakat eski korkular bir türlü aşılamıyor. “Etkili olmayan”, “tenceresi boş vatandaşın ilgilenmediği” meseleler, siyasetteki belirleyiciliğini sürdürüyor. İşte bu yüzden, gündeme gelen veya gelebilecek her durum için vazgeçilmez soru hep canlı kalıyor: “Bundan kim kârlı çıkar?” Bu sorunun siyasetin –tamamı olmayan- teknik tarafında kritik bir önemi olduğu ve hep akılda tutulması gerektiği elbette söylenebilir. Ancak bunun her şeyi belirleyen hatta başka bir şeye izin vermeyen, tartışmayı kapatan bir takıntıya dönüşmesi büyük sorun.

Tanıl Bora’dan duyduğum ve ödünç aldığım tanımlamayla, “bir yere basmayan, herhangi bir sabiti olmayan bir pragmatizm” inşa ediliyor. Gerçekçilik veya gereklilik olarak ileri sürülen ve dışarıdan görünüşü epey komik olan bir tür uzay yürüyüşü görüntüsü ortaya çıkıyor. Tıpkı “hedefe odaklanıyorum” demenin peşine taktığı her şeyi “başarının anahtarına” dönüştürmesi gibi, “ideal olan olmayabilir ama yapılması gereken bu” dendiği anda, hem buna dayanak teşkil eden gerekçeler hem de buna yaslanarak üretilmiş formül ve iddialar, mucizevi bir haklılık kazanıyor. İleri sürülen bütün eleştiriler bir anda “boşa düşüyor”, lüzumsuz oluyor. Açık ve örtülü biçimde, “doğru” veya “ideal” olanın (negatif bir etiketlemeye dönüştürülerek) önemsiz olduğu, sonuçta etkisi olmadığı iddiası ortaya konuluyor.

Yazının başında değineceğimi söylediğim Edgar Şar’ın son iki yazısı, mevcut otoriter rejimle mücadele rotası hakkında, hukukla siyaset ve ideal olanla verili (dayatılmış) kurallar ikileminde tartışmalar açıyor. Edgar, geçen haftaki yazıda Landau’nun otoriter siyasi rejimlerle hukuk yoluyla mücadele edilemeyeceği tespitine yer vererek ihtiyatlı siyasi tutumun önemine vurgu yapmıştı. Edgar, hukuku savunmaktan vazgeçmeyi önermiyor ama bu savununun “kimin işine yarar” süzgecine sokulması gerektiğini söylüyor. Bu noktada, hukuksal olanla siyasi olan ilişkisi meselesi kritik. Çünkü referans verdiği “suiistimalci anayasacılık”, hukuk alanının kurum ve kavram erozyonuyla istismarının siyasi sonucuna işaret ediyor.

Türkiye’de yaşadığımız şey, iktidarın anayasal (yasal) çerçeveyi ve kurumsal yapıyı yeniden kurmak (rejim inşa etmek) yerine, mevcut iktidar aygıtlarını ve kavramlarını –bazen daha da sivrilterek- keyfi biçimde sadece kendisinin kullanabildiği bir araca dönüştürmesi. Bu bir tür ikili hukuk haline kadar ilerletiliyor. Daha önemlisi kavram ve kurumların rakipleri tarafından sadece kullanılamaz olmakla kalmayıp savunulamaz hale gelmesi sağlanıyor. Bu istismar, bir hukuksal mesele olmayıp doğrudan siyasi. Dolayısıyla en geniş anlamda hukuku savunmak, bir ideal olmaktan ziyade aslında siyasi tavır. Dokunulmazlık meselesinde olduğu gibi, “Anayasa’ya aykırı ama çok da önemli değil” denmesinin hukuksal olmayan siyasi bir sonucu var. “Kime yarar” süzgecinden geçirildiğinde de birden çok cevabı.

Pozisyon kaybıyla bitmeyen kavram fedası yanında hediye. Laiklik tartışmalarında, “kime yarar” süzgeciyle yaşanan kavram fedasının en acayip örneklerine rastlıyoruz. “Şimdi bahsetmek sıkıntı yaratır, sonra yavaş yavaş doğrusu kurulur” dendiğine bile rastladım. Birilerinin uygulamaları diğerlerinin de istismarı ile kavramların içini boşaltmasına verilecek akılcı cevap veya en uygun karşı taktik hamle, kavramı onlara bırakarak terk etmek mi olmalı? Bunun ideali istemekle hiçbir alakası yok. Ayrıca başka kullanımlara elverişli bulunduğu için sözlükten çıkartılan kavramları kullanmayınca, kapalı kapıların ardına kadar açıldığına dair bir kanıt da yok.

Edgar Şar’ın dünkü yazısında, doğru olanla yapılması uygun olan arasındaki açıyı biraz daha  genişletiyor: “Türkiye’de sınırlarını mevcut otoriter rejimin çizdiği, siyaseten neyin makbul olup neyin olmadığını belirleyen bir çerçeve var. Hepimizin muhalefeti dışına çıkmamakla sıkça suçladığımız bu çerçeve, toplumun hemen her kesiminin algı, tercih ve aksiyonlarının üzerinde doğrudan bir etkiye sahip (…) Seçimli bir otoriter rejimde seçimleri kazanarak iktidarı yenmek demek, oyunu kazanana kadar rakibin eşitsiz kurallarıyla oynamayı kabul etmeyi gerektirir (…) Siyaset yaparken bu çerçeveyi göz önünde bulundurmak, aktörlerin bazı durumlarda kendileri açısından ideale en yakın adımı atma lüksünü ellerinden alabilir.”

İlk iki cümle yukarıda tartışmaya çalıştığım varsayımlarla yakından ilgili. İktidara atfedilen belirleyicilik gücü, sisteme, seçmene, -rakipleri dahil- tüm siyasete yayılıyor. Neyin makul olduğuna karar veren çerçeve, aslında kime neyin yarayacağının sınırlarını da çizmiş oluyor aslında. Buradan alternatif fayda formülü bulunabileceği iddiası ise kimin kandırıldığını (idare edildiğini) iyice belirsiz hale getiriyor.  (Mesela bu çerçevede, Erdoğan’ın önce ağzından kaçırdığı, sonra yine tevile yöneldiği “HDP’yi çıldırtıyorlar” sözünü, “kim faydalanır” başlığı açısından bir daha gözden geçirmeye ihtiyaç yok mu?)

“Dikkate alınmaya mecbur olunan çerçevenin”, sonuca etki edebilecek her kesim üzerinde “doğrudan” (tartışılmaz ve değişmez) etkiye sahip olduğuna neden inanmalıyız? Bu varsayımların yanlış olmasa bile en azından tartışılmaya muhtaç olduğuna ilişkin örnekler vermek mümkün. Varsayımın kanıtı olarak ileri sürülen (bknz. 2018 ve 2019 seçimleri) örnekler, başka türlü bir okumaya gayet müsait. İYİ Parti’nin son bir yıldaki oy dalgalanması bile, doğru olan ile dayatılana uymanın, “başarı” üzerindeki etkileri hakkında epey şey anlatıyor. Çizilen çerçeveye uymanın veya dışına taşmanın sonuçları açısından -ideal olmasa bile- zaman zaman “doğruya yakın” bir çizgi deneyen- Kılıçdaroğlu’nun yakın dönem performansı da fikir verebilir. Gerçekçiliğin anahtarı olarak düşünülen “ideal olanla mesafe”, belki de sanılanın aksine sonuca ulaştıran olmaktan ziyade uzaklaştıran faktörlerden biridir?

Kemal Can’ın önceki yazıları:

Hedefe odaklanmak

“Onların ne dediğinin bir önemi yok”

Cumhurbaşkanının “tensipleriyle”

Gündem değiştirme hiç değişmez mi?

Laiklik kime lazım, ne için lazım?

Nedir bu tedirginlik?

Aşırı güncellik

Dar koridora sürülen siyaset

“Sürdürülemez” ama ya sürdürebilirse?

Bardağın yarısının durumu ne?

Ekonomi, “asıl gündem” oldu mu?

Hafta sonu kötümserliği

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus