Kemal Can yazdı: Laiklik kime lazım, ne için lazım?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Aslı pedagojik olmakla birlikte farklı noktalara uzanan ve çeşitli başlıklarda tekrarlanan neticelenmemiş bir tartışma: Kişisel gelişiminde ya da eğitimde, bireylere bırakılmış inisiyatif ve karar alanı ile onlara sağlanmış (endişeden azade anlamında) güvenli ve dengeli sürekliliğin payları nedir? Her kararın sorumluluğu, “Ama sen böyle istedin” denilerek, seçimi yapana yüklenebilir mi? Kararı üreten koşullardan ve donanımdan bağımsız olarak seçimlerin isabeti tartılabilir mi? Aileye, ebeveyn rollerine, eğitim yöntemlerine ve hatta toplumsal reflekslerin bireysel kaynaklarına kadar ilerliyor tartışma. Bir tarafıyla “insan özgürlüğe mahkum” diyen varoluşçuluğa, bir tarafıyla da her şeyin hazır edildiği her türden totaliter iktidar bahanelerine kadar. Elbette mevzunun iktisadi versiyonu da var. İnsanları “hür teşebbüs” ve “serbest pazar” ile mecburi seçeneklere itmenin dinamizmi iddiası ile hayatın bütünüyle planlanabilir ve yönetilebilir olduğu görüşü arasında yeni sürümlerle devam eden mücadeleyi biliyoruz. Neyse bunlar, bu kısalıkta bir yazının haddini aşan derin mevzular. Ama bu girişin nedeni, güncel trajik bir olay vesilesiyle yapılan tartışmalar.

Bir cemaat evinde kalan Enes Kara’nın içine girdiği, sokulduğu cendereye dayanamayarak intihar etmesi, bir seri tartışmayı yeniden tetikledi. Ölen gencin ailesinin tutumu ve dini cemaatlerin faaliyetlerinin boyutları tartışma gündemine geldi. Neyin özgürlük olarak tanımlanabileceği elbette çok derin bir tartışma. Laiklikle yakın ilişkili olan “din ve vicdan hürriyeti”nin sınırları da öyle. Türkiye’de laiklik tartışmaları ve devletin bunu yönetme biçimi, (her nasıl yönetilirse yönetilsin) olayı -tüzel kişilikleri kapsayacak biçimde- bireysel düzleme sıkıştırıyor. Bu nedenle laiklik, hayat tarzı meselesi olmaktan bir türlü çıkamıyor. Laikler ve laik olmayanlar diye tuhaf özneler yaratılarak tartışılıyor. Din ve vicdan hürriyeti, kişilere ve cemaatlere sağlanan imkanlar ve getirilen sınırlar, laiklik olarak algılanıyor. Üstelik birbirinin tam zıddı politikalar bu akıl yürütme biçiminde kolayca buluşuyor. Laiklik uygulamaları da laiklikten sapan tutumlar da dinin etkisine değil kişilerin yapıp yapamayacaklarına odaklanıyor. Oysa laikliğin derdi insanların hayatını yönetmek değil, dinin etki alanını sınırlayabilmek.

Murat Sevinç, Bir insan hem tarikat yurdundan, hem laik Cumhuriyet ve demokrasiden yana olabilir mi?başlıklı yazısında, bu olayla ilgili dilsizliği ve çelişkileri işaret ediyor: “Türkiye’de laiklik/sekülerliğin, hiçbir zaman olması gerektiği gibi konuşulmadığı, ele alınmadığı kanısındayım. Bu nedenle sanki çözülmüş gibi görünen sorunlar bir anda hortluyor, başka bir bağlamda, başka bir dille, başka niyetlerle. (…) Kılık kıyafet özgürlüğünü yalnızca türbanla ilişkili tartışırsanız, bu durum sizin kılık kıyafet özgürlüğü ya da dini ve siyasi sembolleri tartıştığınız anlamına gelmez. (…) Tartışılan konu, yalnızca bir inancın kamusal yaşamdaki görünürlüğüdür. Ezcümle, diğer inanç ve inançsızlıkların, yok sayılmasıdır. (…) Türkiye anaakım muhalefeti, ‘idarenin inançlar karşısındaki yansızlığı’ ilkesini savunmaktan dahi çekinir halde.(…) Laik-seküler bir demokrasiye mi kavuşacak bu toprağın insanı, yoksa tüm gençlerin gözünün dışarıda olduğu bir toplumsal-dinî-siyasi baskı ortamına mı mahkûm edilecek? (…) Bir insan tarikat yurtlarından yana olabilir, bir insan dinî hukuktan yana olabilir, bir insan laiklikten ve demokrasiden yana olabilir; ama bir insan aynı anda hepsinden yana olamaz, bu mümkün değil.

Sevinç’in işaret ettiği bu çelişki, çift taraflı katılığın her iki taraf açısından müphemlikle dengelenmeye çalışılmasından kaynaklanıyor. Uygulamanın alabildiğine sert ama yaklaşımın anlaşılmaz bir bulanıklıkta olduğu tablo iki tarafta da mevcut. Yaklaşımın çok net, uygulamanın ise makul olduğu aşamaya hatta böyle konuşmaya bile geçilemiyor bir türlü. Siyaseten çok elverişli ama teoriyle de pratikle de uyuşmayan “laiklik dine karşı olmak değil” kalıbı, önemli bir koruma sorumluluğunu göz ardı ediyor. Oysa laiklik, toplumsal hayatı yönetme istidadındaki inanç tahakkümüne düpedüz engel çıkartmak zorunda. Bir mahcubiyetin alemi yok, dinin nesine karşı olunduğunun söylenmesi yeterli. Laik devlet, gönüllü veya zoraki olarak tahakküme maruz kalacak insanları –onların başvurusuna gerek kalmadan- korumak zorunda. Türkiye’deki laiklik tartışması, “din ile devlet işlerini birbirine karıştırmamak” diye sloganlaşsa bile, herkesin birbirine ve asıl olarak insanlara karışması üzerine kuruldu. Din karşısındaki yansızlık yerine, insanların din aracılığıyla kontrolü (veya ikna edilmesi) herkes için daha cazip. Zorunlu din dersini getiren Kenan Evren, dinin ağırlığıyla değil nasıl kullanılacağıyla ilgiliydi. Yararlı ve zararlı cemaat listeleri de öyle. “Gerçek din bu değil” anlatılırken “gerçek olan” hakim olursa, laikliğe halel gelmeyecekmiş gibi davranılıyor. Oysa laiklik, birilerinin doğrularının başkaları için mecburi olmaması için var. Demokrasiyle ilişkisi de tam burada.

İktidarlar, özgürlük demagojisini de yasaklama imkanını da toplumu kontrol etmek için eğip bükmeye meyillidir. Rakiplerini bu çarpıtmanın simetriği haline getirdiklerinde işleri daha kolaylaşır. Laiklik meselesi ve din-vicdan özgürlüğü, bu açıdan ağır hasarlı. Madalyonun iki yüzü gibi dönüp duran zıt tezlerin, aynı araçsallaştırma ile daldığı ve bir türlü çıkamadığı yer burası. Hayat tarzları üzerinden kurulmaya çalışılan sekülerleştirme, şimdi tersinden işletilen bir dindarlaştırma halinde tekrarlanıyor. İkisinin de başarısı tartışmalı ama tahribatı kesin. İktidar, birilerine açtığı imkânlar ile biri için zorlaştırdığı hayatı, kazanç ve bedel olarak hikaye ediyor, bunun karşılığını da iktidarını yeniden üreten hizmet olarak geri alıyor. Ahlaki olmayan bu alışverişin karşısında durmak, bunu sorun etmek, dini hassasiyetler duvarına çarpmak zorunda değil. Aksine vaziyeti simetrik bir “kaybedilenler, kazanılması gerekenler” denklemine çevirmek saçma savrulmalar yaratıyor. Bu döngüyü kıracak şey, demokrasi ve hukuk açısından laiklikle ilgili, karından konuşmayı bırakmak. Bu alandaki özgürlük tarifini, insanların seçimlerine saygı çarpıtmasına kurban etmemek lazım. “Hür teşebbüs ve serbest pazar” ne kadar hür ve serbest ise insanların seçimleri de o kadar özgür. Laiklik, demokrasi ve hukuk, insanların seçimlerini özgürleştirmek, onları seçeneksizliklere terk etmemek için gerekli.

Kemal Can’ın önceki yazıları:

Nedir bu tedirginlik?

Aşırı güncellik

Dar koridora sürülen siyaset

“Sürdürülemez” ama ya sürdürebilirse?

Bardağın yarısının durumu ne?

Ekonomi, “asıl gündem” oldu mu?

Hafta sonu kötümserliği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus