Serhat Güvenç yazdı: Avrupa zorlanıyor

Rusya’nın Ukrayna’yı sekiz aylık işgal girişiminde uğradığı başarısızlıkların ardı arkası kesilmiyor. Herson’dan çekilme kararlarının oldukça “saydam” bir süreçte alındığı anlaşılıyor. Ukrayna “özel askeri operasyonu” komutanı general ile Savunma Bakanı Şoygu, kameralar önünde konuyu tezekkür edip en doğru seçeneğin Herson’dan çekilmek olduğuna ikna olduklarını beyan ettiler. Doğrusu çok değil 45 gün önce Herson’un ilelebet Rusya’nın parçası kalacağını ve savunmak için Rusya’nın elindeki tüm (nükleer dahil) imkanları kullanılacağı ilan edilmişken, bu çapta bir geri çekilmeyi Rus kamuoyuna ve Rusya’nın nihayet Batı’ya haddini bildireceğini umanlara anlatması güç. Beklenen Rus zaferi bir türlü gerçekleşmiyor. Mart ayından beri Ruslar kuvvetlerini yeniden toparlamak ve daha güçlü bir hamle yapma gerekçesiyle cepheden cepheye kaydırıyor. Henüz ortada farklı bir sonuç yok. Yaşanan askeri başarısızlıklar Putin’in güçlü lider imajını zedelerken, Rus ordusunun itibarını da içeride ve dışarıda bir hayli sarsıyor. Geçtiğimiz sekiz ay içerisinde yaşananlar, Rus silahlı kuvvetlerinin asıl sorununun teçhizattan çok teşkilat, sevk (komuta) ve lojistikten kaynaklandığını düşündürüyor.

Rusya’nın güç göstermek ve statüsünü yükseltmek için giriştiği bu işgal, zaafiyetlerini tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. İşgalin, Rusya’nın Karadeniz’deki hakimiyetini perçinlemesi bekleniyordu. İşgalin daha ilk evresinde Herson’un kolayca ele geçirilmesi, Rusya’yı bu hedefe oldukça yaklaştırmıştı. Sırada Odesa vardı. Orası da düşseydi, Rusya için bir sonraki hedef büyük olasılıkla Moldova olacaktı. Bu evrede dinlediğim bir NATO brifinginde, tüm bu hamleler için Ruslar’ın yeterli kuvvete sahip olduğu söyleniyordu. Ancak Ukrayna’nın umulanın çok ötesinde bir direniş sergilemesi, Ruslar’ın, en azından Karadeniz hakimiyeti planlarını akamete uğrattı. Üstüne Moskva kruvazörünün kaybı, ardından stratejik önemdeki Yılan Adası’nın boşaltılması tuz biber oldu. Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 19. maddesini uygulayarak, Boğazlar’ı Rus ve Ukrayna savaş gemilerinin geçişine kapatması nedeniyle, Rusya halen Karadeniz’deki deniz gücünü takviye edemiyor. Savaş hali devam ettiği sürece mevcut kuvvetleri ile yetinmek zorunda kalacak.

Öte yandan özellikle Avrupa’dan Türkiye’nin savaşta izlediği politikaya ilişkin sert eleştiriler yöneltilmeye başlandı. En çok şikayet edilen konu, Türkiye’nin AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarını uygulamaması. Ankara’dan bakınca Rusya’ya yaptırım uygulamamanın ekonomik getirisi göz ardı edilemeyecek kadar yüksek. Bunun AB ile ilişkilerde yaratacağı hasar ise şimdilik Türkiye açısından kolayca gözardı edilebilecek düzeyde. Türkiye’nin AB ile ilişkisi ruhunu ve rotasını çoktan yitirmişti. AB çizgisine gelmenin ekonomik ya da siyasi faydaları, Rusya ile iş tutmaya devam etmenin getirilerinin gölgesinde kalıyor. İşte tam bu noktada AB, Türkiye’nin konuya perakendeci (transactionalist) yaklaşmasından şikayet ediyor. İyi de özellikle göç sınamasıyla baş etmek için Türkiye ile bütüncül bir ilişkiyi feda edip perakende iş yapmayı tercih eden AB değil miydi zamanında? Ortada ne norm kaldı ne kriter. Üstelik Türkiye’nin AB üyeliği gibi bir büyük külfetten de çaktırmadan kurtulmuşlardı. Yani Türkiye tam AB’nin istediği kıvama gelmişti ki Putin, Ukrayna’yı işgal girişimiyle dünya siyasetinin taşlarını yerinden oynatan bir hamle yaptı. Türkiye’nin geldiği kıvam artık AB’nin çıkarlarına hizmet etmez oldu.

Türkiye, NATO’nun en eski üyelerinden birisi. NATO’nun Rusya’ya ilişkin zirve açıklamalarının ve planlarının altına imzasını atıyor. Gerçi İsveç ve Finlandiya’nın üyeliklerine itirazını henüz kaldırmış değil. ABD’nin istediği ve desteklediği bu genişlemenin 2023’ün ilk aylarında gerçekleşmesi olası. Resmi açıklamalara bakılırsa Rusya, NATO için en ciddi tehdit kaynağı. Her ne kadar Rusya’nın başat tehdit kabul edildiği belgeye onay verdiyse de Türkiye’nin tehdit algılamaları müttefiklerininkiyle örtüşmüyor. Rusya’nın büyük bir tehdit olarak görüldüğüne dair işaret yok.

Siyasi otorite ve kanaat önderlerine bakılırsa, aslında Türkiye’ye yönelik en ciddi tehdit kaynağı ABD ve Batı. ABD’nin Yunanistan’da artan askeri mevcudiyetinin, Türkiye’ye yönelik bir işgal hazırlığının habercisi olarak görenler bile var. Savaşın özellikle ilk aşamalarında Türkiye’de Putin ve Rusya’ya duyulan yoğun sempati, Rusya yanlısı bir duruştan çok Batı karşıtı bir duruşun yansımasıydı. Ankara’nın bir yandan Rusya’yı sakınmaya çalışırken, diğer yandan Ukrayna’ya kendisini savunacak silahları sağlaması ve sağlamaya devam etmesi de bunu kanıtlıyor.    

Şubat 2022’den önce Rusya, Türkiye’nin askeri bakımdan gerçekten ciddiye alması gereken tehdit potansiyeline sahipti. Türk savunma planlamacıları, önümüzdeki 10 yıl boyunca tehdit değerlendirmelerinde Rus askeri gücünü eskisi kadar dikkate almak ihtiyacı duymayacaklar. İşgal girişimi bugün sonlandırılsa, Rusya’nın askeri olarak eski gücüne ulaşması uzun zaman alacaktır. Mevcut imkan ve kabiliyetlerini Avrupa’ya öncelikle vererek konuşlandırmak zorunda kalacaktır. Finlandiya NATO’ya üye olduğunda, Türkiye, Rusya açısından tali bir cephe olacaktır. Son tahlilde Rus askeri gücünün dengelenmesi bakımından Finlandiya’nın NATO üyeliği Türkiye’yi bir hayli rahatlatabilir. 

Avrupa ya da AB’ye gelecek olursak. Türkiye’nin AB üyeliği bağlamında, AB’nin stratejik vizyondan yoksun olduğu eleştirisi zaman zaman dile getirilmişti. “Statejik” sıfatına gereğinden çok anlam yüklemenin taşıdığı bir risk var. Bunu akılda tutarak AB’nin halihazırda “stratejik” sıfatını hak edecek herhangi bir yaklaşım, siyaset ya da anlayışa sahip olduğunu iddia etmek mümkün değil. Rusya’ya yaptırımların AB ekonomileri üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle, Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Borrell, kamuoylarından “stratejik sabır” göstermelerini dilemişti. Sabrın bile stratejik önem taşıdığı bir evrede, AB’nin yeni dünya düzenine geçişe etki edebilecek anlayış ve kurumsal yapıya sahip olması için büyük bir devrim yaşaması gerekecek. Bunu, Türkiye’nin AB üyeliğinin ne kadar “stratejik” bir katkı sağlayacağını ileri sürmek için söylemiyorum. Soğuk Savaş bittiğinde, AB’nın kıta ülkeleri için cazibesi artmıştı. Galiba 1991 yılında dönemin İtalya Dışişleri Bakanı Gianni de Michelis söylemişti: “Avrupa, uzun zamandır hiç bu kadar kendini dünyanın merkezinde bulmadı.”

O devir kapandı. Dünyanın “merkezine” yolculukta AB’yi dinlemeye, AB’den ders almaya hevesli ülkeler vardı. Bu AB’ye diğerleriyle ilişkisinde üstünlük sağlıyordu. AB yetkililerinin, diğerlerini AB’nin “normatif” çizgisine gelmeye davet ederken, artık böyle bir üstünlüğe sahip olmadıklarını akılda bulundurmaları gerekli. Üstelik ortada ne tam bir birlik ne de ortak bir AB stratejisi varken, bunları varmış gibi düşünmek ve konuşmak muhatapları daha da yabancılaştırma riski taşıyor. Yeni dünyaya hazırlanırken, eski kalıplara takılıp kalmak yerine “Nerede yanlış yaptık” sorusunu sormalılar. Özeleştiriye “Türkiye ile ne yanlış gitti” sorusuyla başlayabilirler.      

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus