Celal ve Cihat iki yakın dost zaman zaman bir araya gelir, pek çok insanın fazla düşünmediği konularda konuşurlarken kendilerini dünyanın sorunlarını yüklenmiş gibi hissederlerdi. Bulundukları ilçede bir avuç insanlardı başkalarından farklı konularda kafa yoran. Diğer arkadaşların çoğu büyükşehirlerde üniversite hayatı okudukları için ancak yaz tatillerinde gelirler, ilçeyi asla terk etmeyi düşünmeyen Celal ve Cihat’a eşlik ederlerdi. Kitap okuyan insanlardı hepsi.
Celal ve Cihat, ilçenin Ada mesire alanına gelmişler, birlikte yürürlerken acı üzerine konuşuyorlardı.
“Acılar aynı olabilir, ama sebebi farklı” diyordu Celal bir ağacın altına oturduklarında. “Şu Ada gazinosuna baktığım zaman aklıma Saatçi Mehmet’in, ‘Ben bir hafta önce intihara teşebbüs ettim, ama başaramadım’ sözleri geliyor.”
“Gerçekten çok acı bir şey” diye mırıldandı Cihat. “Allah’ım herkes dertli, herkes bir acı çekiyor, herkes kendi acısından başkasını göremiyor.”
“Haklısın. En yakın iki dost olarak biz bile acılarımızı paylaşamıyoruz. Acı paylaşılabilen bir duygu değil.”
“Acıları paylaşmak bence o kadar önemli değil Celal. Bu, mümkün değil. Ama direnç gösterebiliriz olaylara. Ruhen ve zihnen bu tür hastalıklara karşı dayanabilmeliyiz. Anafora kapılmamak, serinkanlı olmak gerekli.”
Celal sırtını ağaca yaslayıp, gözlerini gökyüzüne dikti bir süre.
“Yirmili yaşlardayız ama hiçbir şey yapamayacak kadar yorgunuz. Şu halimize bak. Her şey beni yoruyor.”
Cihat, ellerini dizlerinde birleştirdi.
“Her şeye uzaktan bakmak, içeriye girmeden dışarıdan izlemek olayları ve zihinsel bir değişime uğramadan, zihinsel bilincimi geliştirmek; işte yapmaya çalıştığım şey bu. Kolay kolay hiçbir heyecan beni etkilemez, bu yüzdendir ki tüm yıkımlar, herkesi kuşatan düşbozumları beni fazlasıyla sarsmaz, şöyle böyle etkileri olabilir, ama onlardan etkilenmekten çok onlardan ders almaya bakarım. Nice ateşli insanlar tanıdım, görüşleri uğruna dünyaları yıkmaya yeltenen, sonra başlarına bir şey geldiğinde ümitsizliğe sürüklenip yıkılanlar, ateşle savundukları görüşlerini de bir çırpıda yıkanlar, unutanlar. Bir hiç oldular veya kendilerine sunulan yaşam dizgesine boyun eğdiler. Ben yıkımların karşısında etkilenmemeye çalıştım, acımı içime gömmeye çalıştım, başkaları etkilensin istemedim yıkımlarımdan. Boyun eğmemeye, başımı daima dik tutmaya çalıştım.”
Celal yerinden kalktı.
“Akşam oluyor,” diye mırıldandı.
“Hava kararmak üzere,” dedi Cihat, gökyüzüne baktı.
“Zaman geçiyor.”
“Veee… Hayat geçiyor…”
Akşam oluyordu; hava kararmaya, ay ışığı yeryüzünü kuşatmaya başlamıştı. Zaman geçiyor, duygular geçiyor, insan yaşamı geride kalıyordu.
Şimdi gazino tarafına doğru yürüyorlardı.
“Nereye gidiyoruz?” dedi Cihat.
“Ada’nın arka tarafına.”
“Yine mi?.. Sen zaten ya Bahçelievler’e, ya Ada’nın arka tarafına ya da istasyona gidersin. Oralar beni hüzünlendiriyor. Hem akşam oldu artık.”
“Sızlanma,” dedi Celal. “Ben senin gibi her zaman dolaşamıyorum. O söylediğin yerler beni bazı şeylere bağlıyor. İstersen gelme.”
“Tamam, tamam…”

Her anımız bir başka, hep bir başkalaşıyoruz
Gazinoyu geçmişler ve nehir boyunca süren patika yola girmişlerdi.
“Saatçi Mehmet’le de böyle dolaşırdık ara sıra,” dedi Celal. Cihat’a döndü. “İçini dökerdi bana; umutsuzdu, çaresizdi. Yaşama tarzı dengesizleşmişti. Geceleri uyuyamıyordu. Sabaha kadar oturup sigara içmek veya sürekli düşünmek yıpratmıştı onu. Sonra öğle saatlerine kadar, ikindi vakitlerine kadar uyuyordu. Bir zamanlar öylesine çok kitap okurdu ki, bilgileri karşısında şaşırırdık. Sabahlara kadar kitap okur, felsefe, tarih, din ve edebiyatla didişir, akşama kadar da yatardı. Bazen öyle dalıyorum ki, derdi; sigara parmaklarımı yakmaya başlayınca kendime geliyorum. Bin bir çeşit düşünce üşüşürmüş beynine, anılarla boğuşurmuş. Her anımız bir başka, hep bir başkalaşıyoruz, diyordu. İç acısıyla dolu, yaralı, bir yerinden vurgun yemiş bir gönül, düşünülen ve hissedilenler; dış görünüme ve estetik güzelliğe etkileyiciydi. İnsanlar arası iletişim kopuktu, yalancı bir içtenlikle yakınlaşma çabaları vardı, donuk bir cana yakınlık gösterileri hâkimdi insan hayatında. İnsanların özünde, bilinmeyen zamanlardan, geçmişin ufuklarında kalmış anılar vardı, isimsiz duygular vardı. Her insanın, yaşadığımız, yaşamak zorunda olduğumuz. Hâlâ bir şeyler beklediğimiz. Bulutsu bir sise gömülmüştü her şey, birbirimize karşı ilişkilerimiz de böyleydi. Bunları söylerdi Mehmet; sanki başka bir dünyadan sesleniyor gibiydi ve şarkılar mırıldanırdı. Kolay değil güzellikleri yalnızlıkla paylaşabilmek; diye başlayan şarkılar, belki bir gün son bulacak ufuklarda solan hüzün, diye devam eden şarkılar.”
Cihat şarkıyı içinden mırıldanıyordu Celal’i dinlerken:
Kolay değil ki gerçeklerin
Gölgesinde saklı kalmak
Kolay değil ki sevgilerden
Adım adım uzaklaşmak
Tam da Cihat’ı anlatan sözlerdi bunlar. Gerçeklerin gölgesinde saklı kalmaktan yorulan, sevgilerden adım adım uzaklaşmak zorunda kalan biriydi.
Celal hüzün dolu bir sesle devam ediyordu konuşmasına.
“Bu Ada’da, şu gazinoda. “Böyle dopdolu bir sevgiyle unutulan biri olmak” diye şarkıya devam ediyordu Mehmet. Üniversite’de bir kızı sevmiş ve reddedilmişti. O gece gündüz kitap okuyan, gelecekte muhtemelen iyi bir kariyer sahibi olacak olan Mehmet, bir kız tarafından reddedilince okulu bırakıp gelmiş, hayatı savrulmuş, bitmiş, mahvolmuş, meczuplaşmıştı Cihat. Ve arkasından söylediği, “Geçen hafta intihara teşebbüs ettim, fakat beceremedim; annem görmüş, hastanede midemi yıkamışlar,” sözü. Ben bu hale düşmek istemiyorum Cihat, bunun içindir ki acıların her çeşidine karşı umursamaz olmaya çalışıyorum, hırçınlıklarımla önlemeye çalışıyorum acılarımı.”
Celal yan tarafta yükselen tepeciğe baktı sözlerini bitirince. Ayrık otlarla dolu kıraç bir tepeydi. Çiçeklerden çok dikenler vardı. Definecilerin altın bulmak uğruna, bir sürü kazdığı tüneller görünüyordu. Çeşitli söylentiler duyulurdu tepe hakkında. Bu tepenin altında eski bir uygarlık kenti olduğu iddia edilirdi. Tepenin içine girenler bir daha iflâh olmuyordu. Cinler, periler bekliyormuş orada. Bu tepenin ardında bulunan Çardaklı köyünden biri, tünel kazıp içeriye girmiş ve çarpılmıştı, bir daha da konuşamamıştı.
Mehmet’in durumuna üzülüyordu Celal. Onun gibi nice insanların kayboluşlarına. Bu kayboluş, kaybolma anlamında değildi, yok oluş gibi bir şeydi, inkâr gibi bir şeydi.
Çöken, kendi içlerine kapanan insanlar çoğalıyor
Cihat onu dinledikçe, Serhat’ın sözlerini hatırlıyordu.
“Ben bireylerin iç gerçeklerinden söz ediyorum. Dış dünyaya bakıp değerlendirmelere kapılmak yanılgı olur. İç acısı taşıyan insanların, dış gerçeklere uyum sağlayamayacağı kesin. Söylediklerimizle veya yazdıklarımızla, yaşantımız arasındaki ilintiler çoğu kez özlenenin, umulanın dışında kalıyor. Gün geliyor karşımızdakinin varlığına tahammül edemiyoruz, gün geliyor hiç sevmediklerimizi bile coşkuyla arıyoruz. Çarpık, sağlıksız bir kişiliğe indirgendik; başkalarından eksikliklerimizi giderme, birliktelik ve dostluk uğraşılarımız tersine etkileniyor ve birbirimize hiç anlayamıyor, birbirimizden uzaklaşıyoruz. Toplum olarak karamsarız, yılgınlığa tutsağız. Hiçbir devirde böylesine sorunlar ön plana geçmemiştir. Salt bireycilik, bireysel saplantılar değil artık bunlar, toplumsal bir yangına dönüşmüş.”
Hak veriyordu Serhat’a. Bu bireysel sorun değildi gerçekten, bir nesli etkileyen bir kuşatmaydı.
“Sanki son günleri yaşıyoruz,” diyen Celal’e baktı.
Bir kuşak bunun bedeli olmalıydı, o kuşak bizdik. Cihat da yıkılmıştı aslında, belli etmemeye çalışıyordu. Bir şeyler bekliyordu. Çünkü yaşıyorduk, yaşamdan kopmak imkânsızdı ve yaşadığımız hayattan bir şeyler ummak, bir çıkış yolu aramak zorundaydık. Çünkü yaşantımız bir gerçekti.
Çoğu şeyleri aşırı derecede önemsemenin ve küçümsemenin bedeliydi bunlar, bunun acısıydı. Çöken, kendi içlerine kapanan insanlar çoğalıyordu.
Şimdi sevdiklerimizi bile linç ediyoruz
Buraya kadar yazılanlar, Unutulmuş Günler adını taşıyan romanımdan bir bölüm. Gerçekten de bu tarz kaygılar, duygular, karamsarlıklar yaşıyor, yine de bir umut arıyorduk. Aslında farklı dünya görüşlerine sahip insanların, grupların 80’li yıllarda yaşadığı benzeş duygulardı bunlar. Birbirlerini anlamaya, tanımaya çalışıyorlardı aynı zamanda.
Zamanla o kadar çok şey değişti ki, neredeyse her insanda var olan bu duygular da değişime uğradı. Şimdi insanlar sanki daha duyarsız, anlayışsız ve birbirine düşmanca hisler içinde. Anlamak, tanımak bir yana, sadece başkaları gördüğünü değil, yeri gelince yakınlarını, sevdiklerini bile linç etme peşinde ve bundan toplu halde bir haz duyuluyor.
Roman günümüze kadar gelmiyor, 2000’li yıllarda sona eriyor ama orada da ilginç değişime işaret ediyor. Cihat’ın hayran kaldığı dava delisi Celal, son bölümlerde Cihat’ı şaşırtacak kadar değişiyor. Celal’in Büyükada’da yaşayan zengin bir adamın hayatını yazacak ve ona herkesin içinde övgüler düzecek bir noktaya gelmesi Cihat’ı büyük bir hayal kırıklığına uğratacak ve yüzüne karşı eleştirecektir. Pek çok dostu da makam ve para peşinde koşan kişilere dönüşmüştür. Ama Cihat da daha sonra zengin bir kızın evlilik teklifini kabul edecektir.
Gerçek hayatta da tanıdığımız Saatçi Mehmet’e gelince, pek çok sıkıntılar yaşadı, meczuplaştı. Annesine, kardeşine saldıracak hareketler sergiledi. Kahve köşelerinde kimselerle konuşmadan, yaz kış yeşil parkesiyle kahve köşelerinde aralıksız sigara içti. Akşama kadar uyuyan, sabaha kadar kitap okuyan Mehmet Saatçi abi, artık başka bir insanın dünyası olmuştu. Yakınlarını bazen tanıyor, çoğu zaman tanımıyordu. Çok insan da acıyarak kahvenin dışında yeşil parkasıyla oturup sigara içen adama bakıp geçiyordu. Çok nadirdi onunla şefkatle konuşabilen.
Annesi vefat edince bakımevine alındı. Ziyarete gelenleri oluyor, Facebook’ta Mehmet Saatçi’yle çekildikleri resimleri paylaşıyorlardı. Bir zaman gecenin üçlerine kadar gezip derin konulara daldığımız, devrimler yaptığımız, dünyayı kurtardığımız Mehmet Saatçi’nin vefat ettiğini de Facebook’tan öğrendim.
Şarkımız hâlâ kulağımda çınlar:
Kolay değil ki gerçeklerin
Gölgesinde saklı kalmak
Kolay değil ki sevgilerden
Adım adım uzaklaşmak
Belki bir gün son bulacak
Ufuklarda solan hüzün
Belki bir gün aydınlanacak
Sisler ardındaki yüzün















