Sorel Dağıstanlı yazdı: Hayaller ütopya gelecek distopya

Düşünmek suç mu?

Ya hayal kurmak amaçlı düşünmek?

Aslında bu sorulara verilecek tek bir doğru cevap var: Suç değil.

Nasıl suç olabilir ki? Çocukluğumuzdan itibaren hayal kurarak yaşıyoruz. Hayal kurmak için de düşünüyoruz. Suç olduğunu düşünsenize… Düzeni bozmak için hayal kurmak suretiyle düşünme suçu. Bu planlıya girer bir de… Hayal kurarken kademe kademe inşa ediyorsunuz düşüncenizi çünkü.

Günümüzde yukarıdaki iki sorunun tek cevabı yok. İki cevabı var. Biri “evet”, biri “kesinlikle hayır”. Bu, toplumun biz ve onlar diye ikiye ayrılmasından, kutuplaştırılmasından kaynaklanıyor. Ve tabii bu ayrıma göre işleyen hukukun da sonucu bu. Kimileri özgürce düşünüp konuşurken, kimileri düşünüp söylediğinde gözaltına alınıp tutuklanıyor.

Eski AKUT Başkanı Nasuh Mahruki ve sanatçı Levent Üzümcü, sosyal medya paylaşımları nedeniyle gözaltına alındı. Üzümcü’ye adli kontrol (ev hapsi) uygulanırken, Mahruki tutuklandı. Kendi düşüncelerini söylediler ama düzene aykırı bulundu.

Sorel Dağıstanlı yazdı: Hayaller ütopya gelecek distopya
Sorel Dağıstanlı yazdı: Hayaller ütopya gelecek distopya

Her gün bir operasyon, gözaltı, tutuklama… Herkesin merak ettiği de “Nereye gidiyoruz böyle?” sorusunun cevabı. İster istemez düşünüyor insan. Aslında toplumsal tepkisizlik istikameti belirliyor. Nereye gittiğimizi gösteriyor. Tüm bunları düşününce benim aklıma yeni bir ülke geliyor. Distopik bir ülke… O yeni ülkeyi sizlere anlatmak için Ahmet adlı bir gencin bir günlük yaşantısını özetleyeceğim. Böyle daha iyi anlaşılır belki.

Yeni ülkede gün şöyle başlıyor;

Saat 08.30.

Yatak odasında birden alarm çalmaya başlıyor. Normalde uyandırma alarmları kısa bibler hâlinde çalar ama içinde bir devlet mesajı varsa uzun bibler hâlinde çalıyor. Ahmet  de uzun biblerin anlamını bildiği için “Ne oldu acaba?” diye endişeyle “Mesajı aç” kutusuna dokunuyor. Otoriter bir ses Ahmet’e mesajını okuyor: “Vatandaşlık puanınız 87’den 85’e inmiştir.”

Ahmet merak ediyor tabii neyi eksik yaptığını. Sonra birden aklına geliyor. Bir gün önce işlerinin yoğunluğu nedeniyle sosyal medyaya çok giremediğinden devlet paylaşımlarını yeterince beğenmediğini hatırlıyor. “Bugün telafi ederim” diye düşünerek üzerini değiştiriyor. Mavi tulumlarından temiz olanı giyiyor. İş günleri maviyi, izin günleri yeşili giyiliyor. Bunlar devletin uygun gördüğü, makul vatandaş kıyafetleri. Dışlanmışlara ise kırmızı tulum veriliyor. Ama zaten onlar kapalı tutuluyor.

Hayaller ütopya gelecek distopya

Yola çıkıyor, benzininin azaldığını fark edip istasyona yanaşıyor. Yakıt almak istiyor ama yapamıyor. Düşen vatandaşlık puanı, yeni yakıt almasına izin vermiyor. Bir hafta sonra yeni hakkının açılacağı söyleniyor. Arabayı park edip otobüse biniyor. Tıklım tıklım dolu otobüste kimse birbirine bakmıyor. Herkesin gözü telefonunda. Bütün devlet mesajlarını beğeniyorlar. Bu sırada yaşlı bir adam, Ahmet’in kulağına yaklaşarak “Eskiden…” diye başlayan bir cümle kurmak istiyor ama Ahmet ve onu duyan herkes birden irkilip adamcağızdan uzaklaşmak istiyor. Zira toplu taşımada da, hayatın her alanında olduğu gibi, izleme ve dinleme yapılıyor. Otobüs üç durak gittikten sonra Ahmet iniyor. Tam ilerlerken sistemin güvenlik güçleri otobüsü çeviriyor ve apar topar yaşlı adamı indirip götürüyor. Öyle ya, “Eskiden…” diye başlayan her söz, devlet anlatımlarını yalanlamak anlamına geliyor. “Halkı yanıltmak suretiyle galeyana getirme suçu” nedeniyle gözaltına alınıyor yaşlı adam.

Ahmet “Neyse ki inmişim…” diye düşünüyor. İşe gidiyor, binaya girişinde yüz taramasına giriyor. Renk kırmızıya dönünce iki görevli Ahmet’in yanına gelip onu düzenin şirket temsilcisinin yanına götürüyor. Sorguya çekiliyor Ahmet. Devlet mesajlarını niye yeterli seviyede beğenmediği, sistem ile bir sorunu bulunup bulunmadığı sorgulanıyor. Bu seferlik ona bir şans daha veriliyor. Masasının bulunduğu ofise geçiyor. Kimse birbiriyle konuşmuyor. Göz teması bile olmuyor. İşyerleri de izleniyor. Aralarda sadece hava durumu gibi şeylerden bahsediliyor.

Akşam eve gidiyor. Televizyonu açıyor. Aynı haberler, aynı başlıklar, aynı konuklar, aynı sözler… Ezbere biliyor artık. Zaten amaç da bu. Yayın bir ara kesilip devlet mesajı ekrana geliyor, aynı anda telefonlara da tabii. “Yarın devlet başkanımız havaalanı, otoyol ve hastane açılışı yapacak. Katılımınız nedeniyle izinlisiniz…” yazıyor. Anlayacağınız gibi sorulmuyor; katılım zaten sağlanacak deniyor.

Binanın içinde bir bağırışma duyuyor Ahmet. Kapı deliğinden baktığında siyah kıyafetli sistem güçlerinin komşusunun kapısını kırıp içeri girdiğini ve onu yere yatırıp ters kelepçe yaptığını görüyor. Sonra kafasına bir çuval geçirilip götürülüyor. Apartmanda bir daha kimse o komşudan bahsetmiyor. Ev sahibi eşyalarını boşalttırıp daireyi temizletiyor. Suça ortaklıktan eve el konulmasından korkuyor. Sonra da devlete, kiraya vermesi için başvuruyor. Yüzde 80 kira ortaklığı olduğu için devlet de nasıl olsa ucuza kiraya vermiyor. Yeter ki “seçilmişler” yerleştirilmesin. Bu gruptaki (toplumun yüzde 10’u) kişiler, beğendikleri semtte, beğendikleri eve istedikleri anda yerleşip bedelsiz bir şekilde istedikleri kadar oturuyorlar. Aidat, emlak vergisi… Hepsinden muaf olarak. Sadece bu ayrıcalık değil tabii; onlar için suç yok. Sahip oldukları şirkette çalışanların her birinin maaşının yüzde 50’si de onların. Maaşları da devlet ödüyor zaten. Hiç masrafları yok.

Ahmet tüm bunları düşünerek uyuyor ama huzursuzluktan kabuslar görüyor. Kabusunda geçmişi görüyor. Bir festivalde, elinde aslında yasak olan bir içecek ile dans ediyor. Daha da korkuncu, yanında mini etekli kız arkadaşı var. Üstelik bu festival, okudukları üniversitede yapılıyor. Hem de kadınlarla erkeklerin aynı sınıfta okuduğu bir üniversite.

Kan ter içinde uyanıyor… Alarm sesi yine uzun uzun çalıyor. Korkarak mesaj bölümüne dokunuyor. O otoriter ses daha da sert bir şekilde konuşuyor:

“Uykudaki hareketleriniz, duygu durumunuz, salgılarınız stres ve korkuya işaret ediyor. Bu da net bir şekilde ‘hayal kurmak münasebetiyle halkı galeyana getirip düzeni bozmaya teşebbüs edeceğiniz’ anlamına geliyor.”

Sistem, gelecekte suç işleyebileceğine kanaat getiriyor. Kapı kırılıyor, siyah giysili adamlar geliyor, kırmızı renkteki tulumu Ahmet’e giydiriyor ve onu götürüyor. Sonra mı? Yazı bittiği için rahat bir nefes alıyorum. “Neyse ki bu durumda değiliz, buna da şükür” diyorum. İşte bu yolla da anormalin normalleşmesine katkı sağlıyorum. Kaynayan kazan ve kurbağa metaforunda olduğu gibi.

Not: Bahsettiğim distopik ülkenin atası, George Orwell tarafından 1984 adlı romanda ayrıntılı şekilde yazılmıştır. Birçok filmde de benzer ülkeler tasvir edilmiştir. Günümüzde de bazı ülkelerde aynı olmasa da yakın yönetimler vardır.

“Nereye gidiyoruz?” diye sorunca hepsi birden aklıma geldi işte, bu da suç değil herhalde.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş