Cengiz Özdemir yazdı: Bir lüfer yazısı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“İstanbul’un en müstesna balığı nedir?” deseler çoğumuzun buna cevabı “lüfer” olur. “Neden lüferdir?” desek, her kafadan bir ses çıkar. En bilindik cevap lüferin bir Boğaz balığı olmasıdır. Gerçekten de Ahmet Rasim’e göre Kız Kulesi’ni geçen lüfer artık yenmez. Lüfer Ege’de yahut Akdeniz’de de çıkar ama o artık bizim bildiğimiz Boğaz lüferi değildir. Ağustos ayının sonlarına doğru Boğaz’da yavaş yavaş peydahlanan ilk lüferlere “koruk” lüferi denir. Üzümün koruk olma zamanıyla denk düştüğünden olacak. Pek makbul değildir. Asıl ivmesini sonbahar aylarında kazanır. Teşrin aylarında (ekim-kasım) suyun soğumasıyla irileşir, bollaşır, yağlanır, lezzetlenir. “Kiracı kaçıran” olarak tabir edilen lodosların başlamasıyla lüfer bollaşır. Neden böyle denmiş? Tahmin etmek zor değil. Boğaz’da ve adada yaşamanın alışık olmayan için bir bedeli vardır elbette. Tanpınar “Yaşadığım Gibi”de “Lodos İstanbul’un hem felaketi, hem lezzetidir” derken buna işaret eder.

Devamla kanun aylarında (aralık-ocak) iyice kofana ebatlarına ulaşıp yumurtalarını bırakır ve sıcak sulara doğru akar gider. Lüfer bu aylarda açlıktan gözü dönmüş halde izmarit ve istavrit peşinde koşar. Özellikle izmarit sürülerinin peşinden Boğaz’a inen lüfer sürüleri, koylarda koyaklarda konaklaya konaklaya iyice yağlanır, acelesiz Marmara’ya inerdi. Bu göçü iyi bilen eski zaman balıkçıları, geceleri gaz lambaları yahut “lüks” dediğimiz tüp gazlı aydınlatma aygıtlarıyla balığa çıkarlardı. Ara Güler’in böyle anları sahnelediği güzel fotoğrafları vardır. Eskiler balığın harman olduğu mevkilere “saydgâh” dermiş. Belli başlı av yerleri Kilyos’tan başlayarak Haliç’in ağzına kadar nerdeyse tüm koylardır. Daha ziyade Anadolu yakası koylarında bol olurmuş. Balıkhane nazırı Ali Rıza Bey’e göre bunların içinde en meşhuru Kanlıca Körfezi’ydi. Yedi göbekten Kanlıcalı ve yıllarca lüfer avcılığı yaparak geçimini sağlamış mimar Fuat Selim Ramazanoğlu, bu bilgiyi bizzat tecrübe etmiş, yaşayan canlı şahitlerdendir. Kendi yayınevinden bastığı “Boğaziçi’nde Bir Köy: Kanlıca” kitabında bu av maceralarını çok güzel anlatır. Bu kitap üzerine yaptığımız yayını da şuraya bırakalım:

Lüfer uysal bir balık değildir, hatta saldırgan, dişli bir balıktır, kabadayıdır. Yakalaması kolay değildir. Oltayla bile binbir zorlukla yakalanır. Her oltaya gelmez. Bayağı ustalık ister yakalamak. Işığa geldiği için fenerle avlanır. Eski zaman ekabirleri bunu bildikleri için balık avını bir keyfe çevirmek maksadıyla lüfer avını mehtaplı gecelerde yaparlarmış. Hatta Sultan Aziz iktidarının ilk yıllarında (1861-62) Nevres Paşa’nın sandalıyla tebdil kıyafetle Kanlıca Körfezi’nde lüfer avına çıktığı bilinir. O devirde mehtaplı gecelerde yalı sahipleri balığa çıkan insanların kısmeti kesilmesin, balık yönünü şaşırmasın diye lambalarını, mumlarını söndürür perdelerini kapatırlarmış.

80-90’lı yıllara kadar var olan lüfer bolluğundan şimdilerde eser yok. Aslında zincirleme bir reaksiyonla balığı küstürmüşüz. Önce Boğaz girişindeki midye yataklarını kurutmuşuz. Midye kuruyunca, karnını bununla doyuran izmarit balığı kayboldu Boğaz’da. İzmarit kaybolunca da izmaritin peşinden Boğaz’a giren lüfer, artık Boğaz’da konaklamaz oldu. “Denizin kurufasulyesi” olarak tabir edilen istavrite talim eder oldu. Tabii buna son 25-30 senede inanılmaz bir boyuta ulaşan dip ve yüzey kirliliği de eklenince lüfer hayalet balık oldu. Yetmezmiş gibi çinekop, sarıkanat adı altında yavru lüferler kitlesel olarak avlanınca, lüfer hepten çekildi hayatımızdan. Hatta bir ara Defne Koryürek ve Tan Morgül’ün başını çektiği “Lüfer Koruma Timi” hareketi epey etkili oldu ama karşılarında çok etkili bir lobinin olduğu su götürmez bir gerçek.

Bu sene son birkaç seneye göre biraz fazlaca lüfer gördü tezgahlar. Lüfer de zeytin gibi var yılı-yok yılı olan bir balıktır. Yok yılları giderek çoğalıyor ayrı. Ama bolluk yılları ile siyasi olaylar nedense hep kesişmiş. Mesela cumhuriyet bereketiyle gelmiş. 1923-24 senesi inanılmaz bir lüfer bolluğu yaşanmış. Aynı şekilde 1951 senesinde de çok bol lüfer olmuş. Bir de lüfer kırgını denilen hadise vardır ki, buna halk arasında “Balığın kulağına kar suyu kaçtı” denir. Aşırı soğuk havalarda yüzey akıntısının soğuk suyu derinlere iner ve derindeki balıklar sersemleyip kıyılara vurur. Buna balık kırgını denir. Lüfer için de geçerli bu doğa olayının en meşhuru 22 Aralık 1909’da yaşanmış.

Neyse…

Lüfer üzerine onlarca yazar, yüzlerce yazı yazmıştır. Bir balık üzerine bu kadar külliyat olması bile lüferin İstanbul için önemini gösterir. Ahmet Mithat Efendi’den Ahmet Rasim’e, Eşref Şefik’ten Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Asaf Muammer’den Ruhi Güler’e onlarca yazar lüfer üzerine yazmış çizmiştir. Bu mübarek balığın artık son demleri. Ona gereken itinayı gösterelim, koruyalım, kollayalım.

Son bir not: Lüfer üzerine çok güzel bir kitap hazırlayan Ruhi Güler’in “Lüfer: Boğaziçi Şehrayini” kitabı Küre Yayınları’ndan çıkmıştı. Herkese tavsiye ederim. Ayrıca kendisinin Asaf Muammer ile ilgili yazdığı kitap üzerine yaptığımız yayını da şuraya bırakıyorum:

Herkese iyi hafta sonları!

Cengiz Özdemir’in önceki yazıları:

İstanbullu kim?

Yitip giden İstanbul

İstanbul’un sokak köpekleriyle imtihanı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus