Serhat Güvenç yazdı: Boğazlar, Karadeniz ve denizaltılar

Geçtiğimiz pazar günü saat 12:00 civarında Rus Donanması’na bağlı Geliştirilmiş Kilo sınıfı Rostov-Na-Danu denizaltısı İstanbul Boğazı’na girdi. Rusya’nın Suriye iç savaşına dahil olduğu Ekim 2015’ten itibaren hem boğazlardan geçen Rus savaş gemilerinin hem de bu gemileri gözleyenlerin sayısında kayda değer artış oldu. Yoğunlaşan savaş gemisi trafiği önceleri oldukça dar bir çevrenin ilgisini çekerken, sosyal medya sayesinde artık daha geniş bir kamuoyu tarafından takip ediliyor.

Fotoğraf: Serhat Güvenç

Rostov-Na-Danu’nun Boğaz geçişini bekleyenlerin kim oldukları ellerinde hazır beklettikleri kameralardan belliydi. Yine kameraların marka ve modellerinden kimin amatör kimin profesyonel olduğunu anlamak mümkündü. Büyük çoğunluk akıllı telefonlarının kameralarına güveniyordu elbette. Öyle ya da böyle denizaltı geçişini tamamlayana dek binlerce kare görüntü alındığına şüphe yok. Böylece Ukrayna krizinin tırmanma eğiliminin sürdüğü somutlaşmış, hatta kayda geçmiş oldu.

Aslında Boğaz’dan denizaltı geçişi pek nadir gerçekleşen bir olaydır, zira Türkiye dışındaki ülkelerin boğazlardan denizaltı geçirmeleri çok katı kurallara tabidir. Dolayısıyla boğazlarda yabancı donanmalara ait denizaltıları görmek çok daha istisnai bir duruma işaret eder.

Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin boğazlardan denizaltı geçirmelerine kesinlikle izin verilmez. Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler de ancak istisnai durumlarda boğazlardan denizaltı geçirebilir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 12. maddesine göre Karadeniz kıyıdaşları ancak Karadeniz dışındaki tersanelerde yaptırdıkları denizaltıları, buradaki üslerine katılmak üzere boğazlardan geçirebilirler. Bunun için Türkiye’ye söz konusu denizaltının sipariş edildiği ya da kızağa konulduğuna dair ön bildirim yapılması beklenir. Ayrıca Karadeniz kıyıdaşlarına ait denizaltılar bakım ve onarım amacıyla Karadeniz dışındaki tersanelere giderken yine boğazlardan geçebilirler. Bu durumda da Türkiye’ye ayrıntılı bildirim yapılması hükme bağlanmıştır.

Geçtiğimiz pazar günü Karadeniz’e çıkan Rus denizaltısı, kara hedeflerine karşı etkili Kalibr seyir füzeleri ile silahlandırılmıştı. Aynı denizaltı Montrö hükümleri uyarınca ana üssüne katılmak üzere 13 Aralık 2015 tarihinde ilk kez Boğaz’dan kuzeye çıkmıştı. 2014’de Rusya’nın Kırım’ı ilhakından sonra altı denizaltıdan oluşan bir filo kurulması öngörülmüştü. Rostov-Na-Danu, bu filoya katılan ikinci bottu. Baştaki öngörülerin aksine Rusya, altı denizaltının tamamını Karadeniz’de konuşlandırmak yerine ikisini Doğu Akdeniz’de tutmaya karar verdi. 2017 yılında altı denizaltı da görev yerlerine intikal etmişti. Krasnodar, Starty Oskol, Novorossiysk ve Rotov-Na-Duna, Sivastopol’da; Veliki Novgrad ve Kopino ise Tartus’ta üslenmişti. Rus denizaltıların bir bölümü, taşıdıkları Kalibr seyir füzeleriyle Suriye’de rejim karşı güçleri hedef alan taaruzlar yaptılar.

Bu sessiz denizaltılar, Rusya’nın Doğu Akdeniz’de izlediği stratejiye uygun araçlardı. Su-24 bombardıman uçağının düşürülmesini bahane eden Rusya, Tartus’a S-400 uzun menzilli hava savunma bataryaları konuşlandırarak bir A2/AD (Anti-Access/Air Defense: Girişi Önleme/Bölgeyi Koruma) baloncuğu oluşturdu. Bir diğer ifadeyle bölgeyi kendisi dışındaki güçlere neredeyse tamamen kapattı. Tartus’da konuşlanan iki Kilo sınıfı denizaltı da bu A2/AD baloncuğunun denizdeki ayağını oluşturdular.

Ancak denizaltılar asıl Karadeniz gibi neredeyse tamamen kapalı bir deniz harekat sahası için ideal silahlardır. Bu sahada su üstü harekat yapacak gemiler hem karadan hem havadan gelecek tehditlere karşı oldukça dezavantajlı durumdadır. Bunlara bir de denizaltı tehdidi eklendiğinde su üstü harekatın içerdiği riskler daha da artar. Dolayısıyla Karadeniz’de yaşanabilecek herhangi bir deniz muharebesinin kaderi büyük ölçüde denizaltılar tarafından belirlenecektir.

Fotoğraf: Serhat Güvenç

Bu durum Soğuk Savaş sırasında da geçerliydi. O yüzden Türk Deniz Kuvvetleri Karadeniz’de denizaltı gücü bulundurmaya önem vermiştir. O zaman Türkiye dışında NATO üyesi bulunmayan bu denizaltı harekat sahasının sorumluğunu da doğal olarak Türkiye tarafından üstlenilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyet tehdidi nedeniyle Türkiye NATO’ya üye olana dek Karadeniz’e gemi ya da denizaltı çıkartamamıştır. NATO üyeliği sonrasında da denizaltılarının Karadeniz’deki harekat yeteneğini artırmak için sürekli olarak NATO’dan altyapı desteği talep etmiştir. NATO’nun kamuya açık arşiv belgelerine göre, 1950’li yıllarda Türkiye örneğin NATO altyapı fonları ile Bartın’da denizaltı onarımı için yeraltı tesisleri/sığınakları yapılmasında ısrarcı olmuştur.

Bugün Karadeniz’de sadece Türk ve Rus donanmaları denizaltı harekatı yürütme imkanına sahiptir. Diğer kıyıdaş ülkelerin elinde denizaltı bulunmadığı için, kıyıdaş olmayan ülkeler de yasal kısıtlamalar nedeniyle Karadeniz’e denizaltı sokamadığı için barış şartları sürdükçe bu durum değişmeyecektir.

Öte yandan Rusya, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’deki denizaltılarını Montrö hükümlerini bir hayli zorlayarak iki harekat alanı arasında rotasyona tabi tutmuştur. Sivastopol’da üslenen dört denizaltı Mart 2019 ile Haziran 2020 arasında sırayla onarım gerekçesiyle Akdeniz’e indirilmiştir. İlk olarak Krasnodar, 14 Mart 2019’da Boğazlardan geçerek güneye inmiş, onu 25 Nisan 2019’da Stary Oskol izlemiştir. Bu arada Tartus’ta bulunan Veliky Novgrad ve Kolpino Karadeniz’e çıkartılmıştır. 2019 yılının son ayında Novorossiysk, yine Baltık’taki tersanede onarım gerekçesiyle boğazlardan geçerek güneye inmiştir. Bu denizaltı trafiği Montrö imzacısı Romanya’nın protestosuna neden olmuş, Ukrayna da Türkiye’yi Rusya’ya göz yumduğu gerekçesiyle ABD’ye şikayet etmiştir. 23 Haziran 2020’de Ruslar, dördüncü Kilo sınıfı denizaltıları Rostov-Na-Duna’yı güneye geçirmişlerdir.

Pazar günü Sivastopol’daki ana üssüne geri intikal eden işte bu denizaltıdır. Yaklaşık 600 gün sonra asıl görev yerine dönmüştür. Rusya’nın tatbikat gerekçesiyle Ukrayna’nın denize çıkışını da yasak bölge ilan ederek kapatmasından birkaç gün sonra bu denizaltının varışıyla deniz yığınağını da tamamladığı söylenebilir.

Bu Rus denizaltı trafiği karşısında, Ukrayna’daki durumu da göz önüne alarak Türkiye ne yapabilir? Barış koşullarında yapabileceği pek bir şey olmadığı söylenebilir. Zaten gerginlik yatışana dek Rusların, kuzey ve güney arasında denizaltı kaydırmaları beklenmemelidir. Gerginlik Rusya ve Ukrayna arasında sıcak bir çatışmaya dönüşürse, Türkiye bu çatışmaya taraf olmadığı sürece barış şartlarında uygulanan kurallar yürürlükte kalır.

NATO’nun da bu çatışmaya dahil olmayacağı verilen mesajlardan anlaşıldığına göre, boğazlardan Rusya’ya ve kıyıdaş olmayan ülkelere ait savaş gemilerin geçişi konusunda Türkiye’nin başını ağrıtabilecek durum ne zaman ortaya çıkar? Düşük olasılık olmakla birlikte Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 21. maddesini uygulaması böyle bir duruma yola açabilir. 21. Madde, Türkiye’ye herhangi savaşa taraf olmasa da savaş tehdidi halinde sözleşmenin 20. maddesinde öngörülen yetkileri kullanma hakkı verir. Yani boğazlardan hangi savaş gemilerinin geçebileceğine dair son karar tamamen Türkiye’ye ait olur.

Cumhuriyet tarihinde bu hükmün devreye alınmasının tartışıldığı tek örnek vardır. O da 1937 yılında Akdeniz’de yaşanan korsan denizaltı faaliyetleri bağlamındadır. İspanya İç Savaşı sırasında Cumhuriyetçiler’e malzeme taşıyan ticari gemiler, kimliği tespit edilemeyen denizaltılarca batırılmıştır – ki bunların İtalyan denizaltıları oldukları sonradan anlaşılmıştır -. Bu denizaltıların bazıları Marmara Denizi’ne dek sızabildiği için telaşlanan hükümet, boğazları savaş tehdidi gerekçesi ile kapatmayı değerlendirmiş ancak daha sonra vazgeçmiştir.

21. maddeye göre Türkiye tek taraflı olarak böyle bir karar alsa bile, Milletler Cemiyeti Konseyi, üyelerinin 2/3’ünün oyuyla kararın yürürlükten kaldırılmasını talep edebilir. Bugün Milletler Cemiyeti ortada yoktur. Yerini Birleşmiş Milletler almıştır, BM Güvenlik Konseyi’nin Milletler Cemiyeti’nin mirasçısı olduğu söylenebilir. Mevcut krizi gerekçe göstererek Türkiye’nin 21. maddeyi yürürlüğe sokması, daha çok baş ağrısına neden olabilecektir. Milletler Cemiyeti Konseyi üyelerinin sahip olmadığı veto yetkisi Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesine tanınmıştır. Türkiye’nin alacağı böyle bir önlem görüşülürken veto yetkisi geçerli midir değil midir tartışması bile yaşanabilecektir. Ama asıl önemlisi bu hareket tarzının mevcut krizin taraflarından birinin lehine, diğerinin ise aleyhine görüleceği neredeyse kesindir. Bu durumda ise Türk Boğazları bir kez daha, 1947’de Ahmet Şükrü Esmer’in yazdığı gibi “Dünya siyasetinin püf noktası” ve Türkiye’nin gelecek dünya düzenindeki safının da belirleyicisi olabilir.

Serhat Güvenç’in önceki yazıları:

Savaşın işe yaramadığını öğrenme sırası Rusya’da mı?

“Sorunsuz çember”in sorunlu kuzey halkası

Türkiye-Rusya’nın “rekabet yönetimi” ve Ukrayna krizi

Ukrayna krizi mi, Avrupa krizi mi?

Avrupa güvenliğini konuşmak

NATO genişlemesi ve Rusya’nın gecikmeli tepkisi

NATO’nun 70 yıllık müttefiki

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus