Ayşe Çavdar yazdı: Çamaşır leğenine inat yaşasın hayat!

Hiç de acayip olmayan, gayet sıradan, alabildiğine banal baskı yöntemleriyle yoluna devam etmek niyetinde mevcut iktidar. Bu niyet bütün tezahürleriyle birlikte bizatihi geleceğe dönük bir umutsuzluğun işareti. Önünde daha yol olduğunu düşünse, buna dair ufacık bir umudu olsa, çıkınındaki son lokmaları da boğulurcasına tıkınarak kursağına göndermeye çalışır mı hiç?

Hedef belli ve örüntü gayet tanıdık. Toplumun bir kesimini, yaşam alanını daraltarak ez, geriye kalana ” Bak bunu senin hatırın için yapıyorum, çünkü ben senim” de. Bu arada birbirine düşman ettiğin tüm tarafları -çünkü hiçbir toplum iki kesimden ibaret değildir- alabildiğine sömür ve aşağıla. Bir tarafın tepesine sürekli ve göstere göstere şiddet boca ederken, tam onun karşısındaki tarafın göğsünü kibirle doldurup gözünü boya. Aynı anda herkesi hep birlikte yoksulluğun türlü çeşit biçimine talim ettir. Kendini ve üç-beş bin aileden mürekkep akraba ve taallukatını gönendir. Onlar da yapabileceklerinden ve yaptıklarının sebep olabileceği neticeden duydukları korkuyla birbirine ve sana iyice yaklaşsınlar. Birbirlerine ve sana yaklaştıkça korkuları daha da artsın.

Ahanda bütün o siyaset dehasının kendini içine koyduğu pespayelik bu. Yeni de değil. Bu yolla iktidar oldular ve bu yolla hükümet ettiler. Medeniyet tahayyülleri, kültürel hegemonyalar, şanlı ecdatlar, dindar nesiller, aya uzanacak yollar, ıslak imparatorluk rüyaları… Ay daha neler neler…

Hepsi bu. Hepsi bu kadar. Titriyor baktıkça istikbaline mücrim tümeni… Niyeti iktidarda kalmak ama iktidarda kalmak için başvurduğu bütün yollar onu kaçınılmaz nihayete götürüyor.

Bu sebeple Matematik Köyü’nün zeytinliğini “eğlencesine” yakıyor bir “meczup.” Başka bir meczup Ankara’daki beş cemevine hem de tek başına neredeyse eşzamanlı saldırılar düzenleyebiliyor. Örgütlenmek suretiyle meczupluktan sıyırmış gibi yapan bir aklıevveller cemiyeti CİMER eliyle konser, festival, şenlik yasaklatıyor.

Azıcık neşe ve hayatiyet belirtisi gösteren her şeye duyulan hasetin, düşmanlığın aygıtına dönüştürüyor son demlerini sürdüğü siyasi erki. O erki bizzat sevk ve idare edenlerin umutsuzlukları ölçüsünde artıyor hayatiyet hasetinin görünürlüğü.

Böyle bu işler… Birinin kıyameti, kıyameti gelen en çok kimden haz etmiyorsa onun başlangıcı olacak. Kavimden geriye kalanlar, kıyameti hazırlayan sapkınlıklarla yüzleşerek kuracak geleceği. Önümüzdeki 20 yıl boyunca, en az 20 bin cilt kitap yazılacak geride bıraktığımız 20 yılı anlatan. İmparatorluğun son çeyreğinden itibaren biriken siyasi sermaye, harcı hınç olduğu için belki de bu kadarına yetti. Beton olabildi, hızar olabildi, siyanür olabildi, plastik olabildi… En sonunda ortaya koydukları suret, gösterişli bir karikatürden ibaret. O birikimi yapmaya başlayan öncülerden itibaren kuşaklar dolusu iddiayı bizzat kendi iktidar performansıyla damgaladı şu son muktedir kuşak. Artık kimse onlara bir şey yapamaz. Kendilerine yapılabilecek her şeyi bizzat kendi elleriyle yaptılar. Bu kadarmış işte… Hepsi buymuş… Şimdi sırada her kim varsa, onların kendileriyle ne yaptıklarına tanık olacağız…

Niye böyle oldu?

Bir zamanlar yaptığım bir saha çalışması esnasında, bir tarikatın önde gelenlerinden birine sormuştum: “Önceleri dışarda kimseyi bırakmamaya, mümkün mertebe herkese aranızda bir yer bulmaya çalışırdınız. Ama artık neredeyse aranızdan insan atmak için bahane arıyorsunuz. Niye böyle oldu?” Sözünü ettiğim tarikat -aslında hiçbiri- doğrudan doğruya AKP’li değil. Ama AKP’nin dindarlık referansıyla açtığı alanlarda hayli zenginleşmiş haldeler, yine aşağı yukarı hepsi gibi. Cevap çok acayipti: “Eskiden zinciri uzatmak, bunun için de kalabalıklaşmak zorundaydık. Her yerde bizden birileri olmalıydı ki, giremediğimiz hiçbir yer kalmasın. Şimdi her yerde kalabalığız ve bu yüzden zayıf halkaları kesip atmamız lazım. Çünkü her zayıf halka, hepimiz için tehlike demek.”

Bu lafın ne anlama geldiğini tam olarak kavrayabilmek için döndüm literatüre. Catherine Malabou’nun “Ontology of the Accident: An Essay on Destructive Plasticity”sini böyle buldum (Kazanın Ontolojisi: Yıkıcı Plastisite Hakkında Bir Deneme, İngilizce’ye çeviren: Carolyn Shread, Polity Press, 2012). Kısa ama zor bir metin. Çünkü Malabou felsefe ile nörobilimin kesişim alanında söz/düşünce üretiyor. Her ikisi de kendime güvendiğim alanlar değil. Ben gazeteci ve etnografım. Hikâyeler toplayıp onları anlatmaya çalışmaktan ibaret işim. Malabou’nun metnini de ancak elimdeki hikâye ile teması üzerinden anlayabilirim. Kendimce onun “yıkıcı plastisite” kavramıyla yukarıdaki kısa cevap arasında kurduğum ilişkiyi izah etmeye çalışayım.

Freud’un psişik hayatın yok edilemezliğinin ve libido’nun akışkanlığının ifadesi olarak kullandığı bir kavram plastisite (1). Bu tarifiyle hiç de olumsuz bir anlama sahip değil. Fakat Malabou’ya göre bu kavrama içkin, kimsenin pek görmediği bir tür yıkıcılık da söz konusu. Hatta yıkıcılık plastisitenin bir koşulu ona göre. Anladığım kadarıyla evrimini tamamlamak gibi bir şeyden bahsediyor. Pek çok bileşenden mürekkep bir varoluş örneğinden, mesela kimlikten yola çıkalım. Şekillenmeye başladığı andan itibaren temas ettiği her şeyle şu ya da bu yolla alışveriş içinde her kimlik. Ama nihayet bir formda karar kıldığında, kendisini oluşturan sonsuz bileşenin bir dengeye oturduğu yanılsamasına kapıldığında temastan kaçınacak. Var kalma arzusu, olduğu gibi var kalmaya dönüşecek. Bu nedenle kendisine temas eden şeyleri itmeye, hatta yok etmeye başlayacak. Bir tür doyma ya da donma noktasına gelecek yani. O noktaya geldiği andaki gücünü koruyabilmek için temas etmeyi, beslenmeyi bırakacak. Teması kestiği, kendisine temasa yeltenen her şeyi dışlayıp yok ettiği için de kendi yok oluşunu hazırlayacak. Nitekim Malabou şöyle tarif ediyor bu türlü yıkıcı, yok edici plastisiteyi:

“Yaklaşılan ama kaçınılan, fantastik edebiyatta görece sık görülen ama gerçekle hiçbir zaman bağlantılı olmayan, psikanaliz tarafından ihmal edilen, felsefe tarafından göz ardı edilen, nörolojide isimsiz, patolojik plastisite fenomeni; tamir etmeyen bir plastisite, karşılıktan ya da yaradan azade, bir hayatın ipini artık bir araya gelmeyen iki veya daha fazla parçaya bölen, yine de eklemlenmeyi talep eden kendi fenomenolojisine sahip (bir plastisite).” s. 6.

Sanki biraz her şeye kendi şeklini vermek isteyen, kendine benzetemedikleriyle temas edemeyen, kendine benzemeyenden hiçbir şey alamayan, üstelik benzerlik kriterleri çok sınırlı olan ve bu nedenle acıktıkça kendini yiyen bir organizmadan bahsediyormuşuz gibi. Şeklinin şemalinin mükemmelliğinden birazcık şüphe etse gözünü açıp beslenebileceği yeni kaynaklar bulacak ve onda onu o yapan ne varsa o şeyi, o yeni kaynaklardan beslenerek sürdürecek. Ama yapamıyor… Çünkü nihayet, kimbilir hangi maceralar sonunda aldığı şekli, o şekli korumak uğruna öldürecek dolayısıyla ölecek kadar beğenmiş. Kendisine yaklaşan ya da kendi yolunda giderken yanından geçtiği her şeyin onu bozmaya yelteneceği hissine kapılıyor. Dışlıyor, ötekileştiriyor, olanca gücüyle çarpıp yoldan uçuruma atıyor, marjinalleştiriyor, üzerinden geçip eziyor. Bunun için müthiş bir enerji harcıyor. Ama yeni enerji kaynaklarına kapalı. Çünkü paranoyaklaşmış vaziyette. Bu yüzden her devinimi kendini kemirmeye dönüşüyor adeta. Ya da bırakıyor yolda yürümeyi, öylece donup kalıyor zamanın içinde. Bir beton parçası ya da plastik çöp gibi. Şekli, onu temas ettiği her şeyden koruyan kaygan ve sert bir kalkana dönüşmüş durumda. Başka şeylerle içiçe geçmediği, içine yeni şeyler almaktan aciz olduğu için yeni bir şeye dönüşerek var kalma şansı da yok. Öylece duracak kendince mükemmel olduğunu düşündüğü şekli bulduğu yerde. Toprağa karışamayacak, dik duracak çünkü rüzgâr karşısında eğilme yetisini kaybetmiş. Yağmur onu aşındıramayacak, akar suya karışıp tohuma dönüşemeyecek ya da denize ulaşamayacak. Ama geri dönüşümü de mümkün olmayacak.

…hileleri hiçbir şey tarafından tüketilmeyen ve (ama) asla kendi başına ‘bağının sonuna’ (da) ulaşamayan bu türlü plastisiteye ancak ölüm son verebilir. İlkesel olarak, her türlü mutasyona açığız, buna öngörülemeyen, bir aralığa ya da tipolojiye indirgenemeyen mutasyonlar da dahil… (s.10) (Fakat) yıkıcı plastisite, başkalığın, öteki’nin kesinlikle bulunmadığı (ötekine hayat hakkının tanınmadığı) yerde ortaya çıkmasını ya da oluşmasını sağlar. Başkalığın, hiçbir aşkınlık, kaçış ya da terkediş olanağının kalmadığı yerde aldığı biçimdir.” (s.11) Devamını serbest çevirmeye çalışayım: Böyle bir durumda, bütün bunları örgütleyen öznenin, kendi kendine öteki olmak dışında bir seçeneği kalmayacaktır. Dost olarak da düşman olarak da kendine talim edecektir yani. Ölümcül derecede acıkan birinin, ölmemek için kendi bacağını, kolunu kemirdiği bir hal tahayyül edin. Bir yandan da şeklini, kendini yiyerek korumaya çalıştıkça, yine kendi sureti karşısında dehşete düşen birini. Medeniyet tahayyülünüz böyle bir şey olsun mesela…

Dost-düşman bahsi

Neyse… İçinden geçtiğimiz tecrübeyle de sabit olduğu üzere bu, imkânsız bir “olma” halidir. Kimse kendisine dost ya da düşman olamaz. Cennette bile mümkün olmamıştı ki bu! Yaşamak, hayatta kalmak başkalaşmak demektir, başkalaşmak da başkalarıyla temas halinde olmak, yan yana durmak da yetmez, illa iç içe geçmek. Bazen dost, bazen düşman olarak… Bazen aynı anda hem dost hem düşman olarak hatta…

Carl Schmitt, hani şu hegemonyanın olağanüstü hale -yani kimin, ne zaman, hangi yasanın dışına/üstüne çıkabileceğine- karar vermek olduğunu söyleyen meşhur siyaset teoloğu var ya. Parlamenter rejimin, her türlü kozmopolitanizmin ve elbette liberalizmin düşmanı Nazi hukukçu. İşte o Schmitt, siyasetin de dostun-düşmanın kim olduğuna karar verme işi olduğunu öne sürer. Aslında daha çok “Düşman seçme işidir” (2) der ama tabii her şey zıddıyla kaim, düşmanını seçtiğinde dostunu da seçmiş oluyorsun bir bakıma. İki çeşit siyasi dostluktan söz eder Schmitt, ilki ortak çıkarlar üzerinden kurulan, ikincisi ise yaşam ve düşünce tarzı benzerliklerinden doğan. “Düşman ancak, hiç yoksa potansiyel olarak, bir halk topluluğu benzer bir toplulukla karşı karşıya geldiğinde var olur. Böylesi iki topluluk arasında bir çatışma (ihtimali) belirdiğinde ulusla ilişkisi olan her şey, kamusallaşır.” (3) Soru şu: Her türlü krizini yeni düşmanlar icat etmekle çözmeye çalışan bir hegemonun, herhangi bir mevzuyu kamusallaştırma, yani siyaset kurma gücü kalır mı?

Şimdi artık sondan bir önceki mevziye dönebiliriz. Bir söyleşide duyup kafaya taktığım “zayıf halka“ analojisinden yola çıkarak uğramıştım Malabou’nun yıkıcı plastisitesine ve oradan da Schmitt’in dost-düşman ayrımına. Gücün kalabalık olmaktan geçtiği günlerde mümkün olduğu kadar çok insanı aralarına almak için şekilden şekile giren bir siyasi zümre, artık gücün kendi ellerinde olduğundan emin olduklarında herkesten şüphe etmeye başladı. Bu yalnızca söyleşi yaptığım zatın bağlı bulunduğu tarikat ya da cemaat için geçerli değil. AKP’de konsolide olan dindar-muhafazakâr siyasi çevrenin toplamının ve her birinin ayrı ayrı başına gelen şey buydu. Parlamenter rejim ortamında iktidarda olmak, mümkün olduğu kadar çok kalabalığa ulaşmak, herkese “Ne olursan ol, bana gel” demekti. Güçlerinin doruğuna ve sınırlarına eriştiklerinin ayırdına vardıkları tarih ise tam olarak Mayıs-Haziran 2013, yani Gezi Protestolarının gerçekleştiği zaman dilimi. Orada elde ettikleri gücü kullanma biçimlerini kimlere, neden kabul ettiremeyeceklerini anladılar. Orada bulunan kesimlerin (herkes de vardı hani) taleplerini ne pahasına olursa olsun reddetmek, bu reddedişi bir güçlü kalma yolu olarak benimsemek suretiyle Malabou’nun bahsettiği yıkıcı plastisite aşamasına ulaşmış oldular. O tarihten itibaren parlamenter sistemi sonlandırmak için ne denli aceleci davrandıklarını gördük. “Zayıf halka” avcılığının da tam o tarihlerde başlaması elbette tesadüf değil. Böylece kendi bacaklarını, bileklerini, hatta birbirlerinin baldırlarını kemirdikleri zamanlar geldi. Düşman sayısını hayli artırdılar ama dost potansiyeli artmadı. Artamazdı. Tam olarak o yıkıcı plastisite aşamasına geldikleri için mümkün değildi bu. Allah düşmanımın başına vermesin böyle hastalığı…

Bu ulaştıkları yıkıcı plastisitenin çeşitli türden mecazları aslında çok evvelinden kendini göstermeye başlamıştı. Ele geçirdikleri her şehri etrafı birbirlerine ve şehre karşı karşı beton duvarlarla çevrilmiş siteler üretmek üzere yıkmaları sözünü ettiğim yıkıcı plastisitenin fiziksel tezahürlerinden biri örneğin. O yıkıcılığın ilk işaretlerini 1960’larda kendi kurdukları ve amanın pek beğendikleri Akevler gibi konut kooperatiflerinde, 1990’larda kazandıkları belediyelerde pek bir modern ve de muhafazakâr şehir planı olaraktan kaktırmaya çalışmışlardı. Ne kadar başarılı olduklarına bir bakın…

Tam da bu mübareklerin döneminde Türkiye’nin, bir türlü Birliği’ne giremediği Avrupa’nın plastik çöpüne en çok talip olan ülke haline gelmesine ne demeli peki? Bu kadar direkt bir mecaz olabilir mi? Azıcık ciddiyet de lazım değil mi ama? Sınırlarını kilometrelerce betonla çevrelemesine rağmen doğru düzgün bir göç politikası geliştirememeleri var bir de… Sömürgenlikte birbirleriyle yarışan birkaç bin KOBİ dışında kimseyi memnun edemedikleri bir sınır politikaları var, düşünsenize… Tam Wendy Brown’un, Yükselen Duvarlar Zayıflayan Egemenlik’te (Walled States Waning Hegemony, Türkçe’ye Çeviren: Emine Aylan, Metis, 2011) anlattığı gibi, siteler arasına olduğu gibi komşularıyla ülke arasına ördükleri duvarlar da yalnızca bir şeye işaret ediyor: Ele geçirdikleri anda onların varoluş alanlarını naylon bir çamaşır leğeni gibi katılaştıran hegemonyanın nasıl ellerinden kayıp gitmekte olduğunu.

Plastik çamaşır leğeni

Peki ne yapıyorlar hayatta kalmak için: Konser yasaklıyorlar, festival iptal ettiriyorlar, kontrol edemedikleri meczupların saldırıları üstlerine kalmasın diye bin dereden su getiriyorlar ya da belki, meczupların kontrollerinden çıktığı görüntüsü vererek sahip oldukları gücün mesuliyetinden kaçabilecekleri vaziyetler örgütlemeye çalışıyorlar, üniversitelere genelgeler gönderip her türden insani faaliyeti denetim altında tutabilecekleri bir düzenek kurmaya çalışıyorlar. Bu esnada bulabildikleri her yere sürekli beton döküyorlar. Öyle bir satıp savurma düzeni kurdular ve o savurganlığa öyle bir müptela oldular ki zayıf halka avcılığı giderek doruğa ulaşıyor. Bunu neredeyse bir yıldır devam eden ifşa yarışlarından anlıyoruz. Kimseye aldığı kadarı yetmiyor, halkanın dışına çıkarılan da bağırmaya başlıyor çok geçmeden.

Uzun zamandır yaptıkları her şey yalnızca hasar olarak görülebiliyor, bugünden geriye doğru yeniden yazılıyor tarihleri çünkü tarih öyle yazılır, bugünden geriye bakarak. Tıpkı ülke topraklarını, hayatımız pahasına ihtiyaç duyduğumuz tarım arazilerini plastik çöplüğüne dönüştürdükleri gibi, hayatın her alanını kendi kendilerini yok ederken yarattıkları geri dönüştürülmesi onlarca yıl alacak enkaza çöplük kıldılar. Öyle bir hale geldi ki, artık herhangi bir hayatiyet belirtisi göstermek, iktidardaki zümreye muhalefet etmek anlamı taşır oldu. Şarkı söylemek, dinlemek, gülmek, ağlamak, hastalanmak, iyileşmek, aklınıza gelebilecek her insanca edim alabildiğine siyasallaştı. Ve ne tuhaf, kendilerinde herkesin hayatına karışma gücü olduğu vehmine kapıldıkça, hayatiyetin kendini ifade ettiği her alandan yine kendilerini bizzat dışlamak zorunda kaldılar. İktidar zehrini tatmaya başladıkları ilk zamanlardan itibaren üretebildikleri her şey plastik bir çamaşır leğenine dönüştü. İçinde oturuyor, giderek azalan banyo suyunu tekrar tekrar nihayet mükemmel şeklini bulduğunu düşündükleri bedenlerinden aşağı gene naylon bir maşrapayla dökerken, kirlenmemek için sıçrattıkları sudan kaçan insanlara çığrışmayı yasaklayarak huzur bulabileceklerini sanıyorlar.

Bu işin iyi tarafı yok ama bir kötü tarafı daha var… Yerlerine talip olanlar tarafından ciddiye alınıyorlar hâlâ. Ehl-i muhalefet onların banyo sularından nasibine düşeni almak için, içinde yıkandıkları naylon leğenle aynı renkte mandallar edinmeye çalışıyor ki sabitlesin kendini onun çamaşır ipine. İşimiz gerçekten zor. Kurdukları masalara kaskatı oturmayı siyasi maharet zanneden insanların naylonlaşma yarışına şahit olacağız daha. Oysa bir an önce bereketli topraklarımızı şu necis enkazdan temizlemeye başlamamız gerekiyor.

  1. Catherine Malabou, Plasticity and Elasticity in Freud’s Beyond the Pleasure Principle, Diacritics, Volum 37, No: 4, Winter 2007, pp.78-86.
  2. Gabriella Slomp, Carl Schmitt on Friendship: Polemics and Diagnostics, Critical Review of International Social and Political Philosophy, 10:2, 2007, 199-213.
  3. Carl Schmitt, The Concept of Political – Expanded Edition, University of Chicago Press, 1996, s. 28.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus