Soruna doğrudan ve cesurca bakmak; görmek, tanımak, tanımlamak ve başkasından beklemeden zorluklarına katlanarak müdahil olmak, sorumluluk üstlenmek çözümün ön koşullarıdır. Toplum olarak, siyasetin kaotik atmosferinin basıncı ve sersemletici etkisi altında adeta muhakeme melekemizi yitirme tehlikesiyle karşı karşıya geldik. Pragmatik politikanın malzemesi hâline gelen kavramlar, gerçeğe ihanet etmişçesine metalaştı ve yabancılaştı.
İktidar, düzeyleri yok ediyor; kendi düzlemine çekerek basitleştiriyor ve anlamsızlaştırıyor. Politika sahnesinde yaşanan hırslı ve intikamcı saldırılar, basit kurnazlıklar ve tutarsızlıklar korkuları derinleştiriyor; hukuku, demokratik yaşamı ve siyaset zeminini asit gibi eritiyor.
Bugünü, geleceği, hatta onurumuzu kaybetme kaygısını büyütüyor. 9 Haziran’da, Fatoş Pınar Türker’in “çıplak aramaya” ilişkin açıklamalarında “utananlar çıkabilir” söylemi, acı ve sarsıcıydı. Benzer uygulamalar ve çok daha ötesi işkenceler karşısında yıllarca suskun kalındı. Bu konu esasında insan olmak ve onurunu korumakla ilgilidir.
Çözüm sürecinde bile tanımlanmak istenmeyen Kürt sorunu, eksik ve yanlış tanımlanan laiklik sorunu, parça-bütün ilişkisi içinde en dar politik kaygılarla engellenen hak ve özgürlükler ve en korkuncu; sıradanlığın ve korkunun yaşamın bütün parametrelerine, tüm ayrıntılara sızarak herkesi bir cephede karşıtlaştırması, yani karanlığın sınır tanımayan istilası… İktidar oyunları bizi yorgun ve bitap düşürüyor. Ortalık bulanıyor; sis yoğunlaştıkça karanlık koyulaşıyor. Giderek enerjimizi kendimize yöneltiyor ve her an biraz daha içimize çöküyoruz.
Gerçekleştiremediğimiz aydınlanmanın, reformasyonun ve demokratikleşmenin avuçlarımızdan kayıp gittiği telaşı içinde, iktidarın belirlediği gündemlerin atmosferinde geriliyor, kirleniyor ve sürükleniyoruz. Henüz tanımlamaya bile fırsat ve ortam bulamadan kabulleniyor; ne olduğunu anlayamadan kendimizi yeni gündemlerle boğuşur hâlde buluyoruz. Oysa durmalı ve kendi gündemimizi belirlemeliyiz. Özgür yurttaşlar olmanın belki de ilk adımı budur. Muhalefet de böyle yapılır; demokratik kurtuluş da ancak böyle mümkün olur.

Maalesef ülkemizin panoraması budur.
Mevcut iktidar, klasik politika mantığı gereği kendi iktidarını, bekasını ve geleceğini güvence altına almak için hukuku bir araç olarak kullandı, kullanmaya da devam ediyor. Ülkenin ana muhalefet partisini parçaladı; her gün bir yere kayyum atıyor. Türkiye’nin en eski siyasi partisinin genel merkezine kapısı kırılarak girildi. Oysa siyasette sorun varsa demokratik siyaset düzleminde çözülmelidir; hukuk kılıcıyla değil. Ne yazık ki bu konuda bile toplum tarafgirlik yapıyor. Kendisini bile kurtaramayan, demokratik dönüşümü beceremeyen siyasi yapılardan toplumu dönüştürmesini beklemek ne kadar gerçekçidir?
Toplumcu düşünen akıl şu noktada ortaklaşıyor: Demokrasiye ihtiyacımız var. Ve kalıcı bir demokratik inşa yukarıdan gerçekleştirilemez. İktidar yarışı yapan siyasi yapılar yukarıdan demokrasi getirmez. Hegemon iktidarlar, kendi bekaları riske girdiğinde ve manevra alanları tümden tükendiğinde, en fazla Gramsci’nin kendi döneminin İtalya’sı için kullandığı anlamda bir “pasif devrim” arayışına girerler. Ancak Türkiye’nin mevcut durumunu ve çözüm sürecine ilişkin çabaları bu kavramla açıklamak zorlama bir analoji olur. Zira Kürt tarafı, sosyopolitik bir varlığa ve onun örgütlü mücadelesine dayanıyor. Sorun, Türkiye’deki farklı toplumsal kimliklerin bu özneyle demokratik siyaset zemininde buluşması; onu tanıması, kabullenmesi ve mücadelede ortaklaşmasıdır. Yani sadece istemin değil, aynı zamanda çabanın ve iradenin de Türkiye halklarından gelmesi gerekir. Bu da toplumun farklı katmanlarının, kimliklerinin, kültürlerinin ve tek tek bireylerin politik özne olarak bu mücadeleye katılmasıyla mümkün olabilir.
Bu topraklarda Babailerden Kalender Çelebi Ayaklanması’na kadar, 13. yüzyıldan 16. yüzyıla uzanan süreçte merkezi baskıya, zulme dönüşen ağır vergilere, yozlaşmaya ve çürümeye karşı onlarca halk ayaklanması yaşanmıştır. Bu ayaklanmalara Türkmenler, Kürtler, Aleviler ve Ermeniler katılmıştır. Bu deneyimler önemli tarihsel referanslardır.
Halkların belleği baskılanır, bilinçaltına itilir, tozlanır; ama kaybolmaz. 19. yüzyıl Osmanlısında aydınlanma ve modernizm arayışları hiçbir zaman halkların doğrudan dâhil olduğu demokratik bir hak arayışına dönüşmedi. Cumhuriyet yukarıdan dizayn edildi ve devlet bir ulus inşa etmeye çalıştı. Üstelik bunu bütün farklı renkleri Türkleştirerek yapmaya yöneldi.
Buna devletin dışında bırakılan Kürtler isyan etti. İsyanlar bastırıldı ama sorun ortadan kalkmadı. Geldiğimiz noktada Kürtler, yeni bir demokratik toplum ve devlet yaşamına katılmak için politik özne hâline geldi. Cumhuriyet tarihi boyunca güvenlik sorunu olarak görülen ve yaşamın her alanını dizayn etmenin gerekçesi yapılan Kürtler, bugün demokratik dönüşümün katalizörü olabilir. Bunu doğru tespit etmek ve bu dönüşümü birlikte gerçekleştirmek gerekiyor.
Bu bir mücadeledir. Gelinen aşamada en büyük hastalık ve handikap kolaycılık ile inkârcılıktır. Demokratik dönüşüm; popülist figürlerden, kastlaşmış, katılaşmış ve kendisini bile dönüştürmekten aciz, basit siyaset kavgalarıyla sürekli gerilim üreten siyasi yapılardan değil, toplumun kendisinden beklenmelidir. Ve bu kolay olmayacaktır. Bunun için mücadele etmek, sabretmek ve direnmek gerekecektir. Bunun ilk adımı ise inkârı bırakmaktır. TİP Genel Başkanı Erkan Baş, “DEM Parti anadili Kürtçe olan bir aday çıkarmak isteyebilir. Bu konuda ortaklaşamayız” diyor. İşte inkârın vesikası budur. Reel sosyalizm 1990’ların başında çözüldü; ama onun temel kalıpları bu partilerde katılaşarak varlığını sürdürdü. Bu duruş, inkârcılığın, şovenizmin ve iktidarcı, pragmatik reel sosyalist mantığın ürünüdür.
Demek ki sadece devlet değil, “sol” da demokratikleşmelidir.
Demokratikleşme, en basit günlük yaşam ve ilişkilerimizden başlar. Kürt Türk’ü, Türk Kürt’ü tanıyacak; Sünni Alevi’yi, Alevi Sünni’yi ve diğer toplumsal farklılıkları tanıyacak, kabul edecek, konuşacak ve birlikte çözüm arayacaktır. Gezi olaylarında böyle bir arayış vardı.
Ayrıca 2019-2020 döneminde sivil toplum kuruluşlarında, toplumun farklı kesimlerini kapsayan demokratik hareket ve örgütlenme arayışları da ortaya çıkmıştı. Ancak ne yazık ki bunlar süreklileştirilemedi ve zamanla sönümlendi. Fakat tamamen ortadan da kaybolmadı. Toplumun hafızasında ve duygularında yaşamaya devam ediyor. Özgürlük, adalet ve eşitlik hâlâ toplumu heyecanlandıran temel kavramlar olmayı sürdürüyor.
Toplum olarak şikâyet etmeye, başkasından beklemeye ve tarafgirlik yapmaya alıştırıldık. Oysa ülke gündemindeki en önemli konu çözüm sürecidir. Bu konuda bile izlemek ve eleştirmekle yetiniyor ya da tarafgirlik yapıyoruz. Hâlbuki bu süreç bizim kaderimizi ve geleceğimizi belirleyecek. Aktif olarak müdahil olmamız, istememiz ve irademizi ortaya koymamız gerekiyor. Ancak o zaman, birilerinin inisiyatifine ve insafına bırakmadan demokratik dönüşümü gerçekleştirmeye başladığımızı söyleyebiliriz.













