Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, Osman Kavala hakkında Türkiye açısından son derece ağır bir karar verdi.
AİHM; ifade özgürlüğünün, toplantı ve örgütlenme özgürlüğünün, adil yargılanma hakkının, özgürlük ve güvenlik hakkının, işkence, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ya da ceza yasağının ve haklara getirilen sınırlamaların amacı dışında kullanılmasını yasaklayan 18. maddenin ihlal edildiğine hükmetti.
Mahkeme bununla da yetinmedi. Osman Kavala’nın mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılmasını ve hakkında verilen mahkûmiyet kararının bütün sonuçlarının ortadan kaldırılmasını istedi. Kavala hakkındaki mahkûmiyetin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hukuku bakımından “yok hükmünde” sayılması gerektiğini belirtti.
Bu karar bir tavsiye veya diplomatik temenni değildir. Türkiye’nin kendi iradesiyle taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden doğan, kesin ve bağlayıcı bir mahkeme kararıdır.

İlk karar uygulanmadı, ihlal ağırlaştı
Osman Kavala, 18 Ekim 2017’den beri özgürlüğünden mahrum.
AİHM, 10 Aralık 2019 tarihli ilk kararında Kavala’nın tutukluluğunun hukukî dayanaktan yoksun olduğuna hükmetmiş ve derhal serbest bırakılmasını istemişti.
Türkiye bu kararı uygulamadı.
Kavala’nın beraatine ve tahliyesine karar verildiği anda başka bir soruşturma devreye sokuldu. Suçlamaların adı ve hukukî niteliği değiştirildi; dosyalar ayrıldı, birleştirildi ve tutukluluk farklı gerekçelerle sürdürüldü. Kavala sonunda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edildi.
Türkiye’nin ilk kararı uygulamaması üzerine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM tarihinde çok ender kullanılan ihlal prosedürünü başlattı. Büyük Daire, 2022’de Türkiye’nin 2019 tarihli karara uyma yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmetti.
Bugün açıklanan ikinci karar, artık sıradan bir hukukî anlaşmazlıktan veya delillerin farklı yorumlanmasından söz edilemeyeceğini gösteriyor. Karşımızda yıllardır sürdürülen ve giderek ağırlaşan bir hak ihlali bulunuyor.
Yeni kararın en önemli yönlerinden biri, AİHM’in 18. maddeye ilişkin tespitidir.
Mahkeme, Kavala hakkındaki soruşturma, tutuklama, yargılama ve mahkûmiyet süreçlerinin ağırlıklı olarak gizli bir amaç taşıdığı sonucuna vardı: Kavala’yı Gezi Parkı eylemlerindeki rolü ve insan hakları savunucusu olarak dile getirdiği görüşler nedeniyle susturmak.
Art arda açılan soruşturmalar, değiştirilen hukukî nitelendirmeler ve tekrarlanan tutuklamalar, AİHM’e göre ceza hukukunun bu amaç doğrultusunda araçsallaştırıldığını gösteriyor.
Bu, bir devlete yöneltilebilecek en ağır hukuk eleştirilerinden biridir. Çünkü hukuk devletinde ceza hukuku, iktidarın hoşlanmadığı kişileri susturmanın değil, sınırları önceden belirlenmiş suçları bağımsız ve adil bir yargılamayla soruşturmanın aracıdır.

Egemenlik hukuka uymamak mıdır?
AİHM kararları gündeme geldiğinde iktidar çevrelerinin sıkça başvurduğu bir savunma var:
“Türkiye bağımsız bir devlettir. Türk mahkemelerinin kararlarına herkes saygı göstermelidir.”
İlk bakışta millî egemenliği savunuyormuş gibi görünen bu söylem, hukukî gerçeği tersine çeviriyor.
Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne kendi iradesiyle taraf oldu ve AİHM’in yargı yetkisini yine kendi iradesiyle tanıdı. Sözleşme’nin 46. maddesi, taraf devletlerin AİHM’in kesinleşmiş kararlarına uyma yükümlülüğünü açıkça düzenliyor.
Anayasa’nın 90. maddesi ise usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası sözleşmelerle kanunların çatışması hâlinde sözleşme hükümlerinin esas alınmasını emrediyor. Dolayısıyla AİHM kararını uygulamak millî egemenlikten vazgeçmek değildir. Devletin kendi imzasına, Anayasasına ve üstlendiği hukukî yükümlülüklere sadık kalmasıdır.
Egemenlik, devlet yöneticilerine verilmiş sınırsız bir hareket alanı değildir. Hukuk devletinde egemenliğin sınırını yine hukuk belirler.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un kararın ardından yaptığı açıklama ise iktidarın meseleye hangi hukuk anlayışıyla yaklaştığını açıkça ortaya koydu.
Uçum, AİHM’in Türk mahkemelerinin üzerinde hiyerarşik bir yargı mercii olmadığını belirterek “İhlal kararlarına uyup uymama yetkisi ilgili millî mahkemelere aittir” dedi. Türkiye’nin AİHS’ye taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru imkânını gözden geçirebileceğini de ileri sürdü.
AİHM’in ulusal mahkemelerin üzerinde bir temyiz mercii olmadığı doğrudur. AİHM, Türk mahkemelerinin kararlarını bir üst mahkeme gibi bozmaz veya kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Fakat bu gerçek, kararlarının bağlayıcı olmadığı anlamına gelmez.
Burada birbirinden farklı iki kavram birbirine karıştırılıyor: Bir mahkemenin hiyerarşik üst yargı mercii olması başka, Türkiye’nin taraf olduğu bir sözleşmeden doğan kesin kararın devleti bağlaması başkadır.
AİHS’nin 46. maddesi bu konuda son derece açıktır: Taraf devletler, taraf oldukları davalarda AİHM’in kesinleşmiş kararlarına uymayı taahhüt eder. Nitekim AİHM de taraf devletlerin hem bireysel başvuru hakkının etkili kullanılmasını engellememekle hem de kesinleşmiş kararlara uymakla yükümlü olduğunu açıkça belirtiyor.
Devlet, bir ihlalin giderilmesinde kullanılacak iç hukuk yöntemini belirli ölçülerde seçebilir. Ancak “Karara uyup uymayacağıma ben karar veririm” diyemez. Aksi hâlde sözleşmeye taraf olmanın ve AİHM’in bağlayıcı yargı yetkisini tanımanın hiçbir hukukî anlamı kalmaz.
Üstelik Kavala kararında ulaşılması gereken sonuç da belirsiz değildir. AİHM, Kavala’nın serbest bırakılmasını ve mahkûmiyetinin doğurduğu sonuçların ortadan kaldırılmasını açıkça istemiştir.

Bu nedenle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yeniden yargılamaya ilişkin hükümlerine işaret etmek, Türkiye’nin AİHS’den doğan yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Yeniden yargılama, kararın uygulanmasında kullanılabilecek bir iç hukuk yoludur; devlete ihlali sürdürme hakkı veren bir kaçış kapısı değildir.
Aynı şekilde “Mahkemelere talimat veremeyiz” savunması da meseleyi açıklamıyor. Elbette yürütme yargıya talimat veremez. Ancak hiç kimse hükûmetten bir mahkemeye tahliye talimatı vermesini istemiyor. Beklenen, yargı makamlarının Anayasa’ya ve Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelere uygun karar vermesidir.
Yargı bağımsızlığı, mahkemelere bağlayıcı hukuk kurallarını dikkate almama serbestliği tanımaz. Üstelik siyasî iktidarın, yargılama tamamlanmadan sanıklar hakkında kesin hükümler kurduğu bir ortamda “Yargı bağımsızdır” savunması da inandırıcılığını kaybeder.
AİHS’den çıkma tehdidi kime zarar verir?
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı’nın Türkiye’nin AİHS’ye taraflığını ve AİHM’e bireysel başvuru sistemini gözden geçirebileceğini söylemesi, açıklamanın en kaygı verici bölümüdür.
AİHM’e bireysel başvuru, bugünkü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi düzeninin ayrılmaz bir parçasıdır. Bundan vazgeçmenin bedelini AİHM veya Avrupa ülkeleri değil, iç hukukta hakkını elde edemeyen Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları öder.
İnsanların başvurabileceği son hukuk kapısını kapatmak millî egemenliği güçlendirmez; devlet karşısında bireyi daha korumasız bırakır.
AİHM’e yalnızca muhalif siyasetçiler, gazeteciler veya insan hakları savunucuları başvurmuyor. Mülkiyet hakkı ihlal edilen, adil yargılanmadığını düşünen, kötü muameleye maruz kalan, düşüncesi nedeniyle cezalandırılan veya iç hukukta hakkını elde edemeyen herkes bu yola başvurabilir.
Dolayısıyla AİHS’den uzaklaşmak Avrupa’ya verilmiş sert bir cevap değil, Türkiye’de yaşayan insanların hak arama imkânlarına indirilmiş ağır bir darbe olur.
“AİHM sisteminin çöküşü” iddiası da gerçeği tersine çeviriyor. Türkiye’nin sistemden uzaklaşması AİHM’i değil, Türkiye’nin Avrupa insan hakları hukukuyla bağını zayıflatır. Asıl kayıp, devletin karşısında uluslararası bir hukuk güvencesinden mahrum bırakılacak yurttaşların kaybı olur.
Kararın Türkiye açısından en vahim tespitlerinden biri de Anayasa Mahkemesiyle ilgilidir.
AİHM, Kavala’nın bireysel başvurusunun aşırı uzun süre sonuçlandırılmaması nedeniyle Anayasa Mahkemesi yolunun bu dosya bakımından etkili bir iç hukuk yolu olmaktan çıktığı sonucuna vardı.
Bu, yalnızca bir başvurunun geciktirilmesine yönelik eleştiri değildir. Türkiye’deki hukuk düzeninin kendi içinde hak ihlallerini giderme kapasitesinin sorgulanmasıdır.
Anayasa Mahkemesi ağır hak ihlali iddialarında etkili ve zamanında karar veremez, yerel mahkemeler AİHM hükümlerini dikkate almaz, siyasî iktidar da uluslararası kararları tanımadığını söylerse yurttaş hakkını nerede arayacaktır?
Hukukun bütün kapıları kapandığında geriye yalnızca devletin çıplak gücü kalır.
AİHM, Türkiye’nin Osman Kavala’ya 70 bin avro manevi tazminat ve 43 bin 342 avro yargılama gideri ödemesine de hükmetti. Dolayısıyla kamuoyuna yansıyan yaklaşık 113 bin avronun tamamı tazminat değildir. Ancak bu bedeli de ihlale yol açanlar değil, vergileriyle yurttaşlar ödeyecektir.
Yine de Kavala davasının Türkiye’ye maliyeti bu parayla ölçülemez. Asıl kayıp, Türkiye’nin hukuk devleti itibarının ve toplumun yargıya duyduğu güvenin aşınmasıdır.
Osman Kavala’nın dünya görüşünü, siyasî tutumunu veya faaliyetlerini desteklemek zorunda değiliz. Hukuk zaten yalnızca sevdiğimiz, desteklediğimiz veya bize benzeyen insanları korumak için gerekli değildir. İktidarın karşısında yalnız bırakılan insanı da koruyabildiği ölçüde hukuktur.
Bugün Kavala hakkında uygulanmayan bir mahkeme kararı, yarın başka bir yurttaşın özgürlüğü söz konusu olduğunda da uygulanmayabilir. Bu nedenle Kavala davası bir kişinin davası olmaktan çıkmış, Türkiye’nin hukuk devleti olma iddiasının sınandığı simgesel bir davaya dönüşmüştür.
Türkiye’nin önündeki görev açıktır: Osman Kavala serbest bırakılmalı ve mahkûmiyet kararının bütün sonuçları ortadan kaldırılmalıdır.
Yeni gerekçeler üretmek, AİHM’i siyasî davranmakla suçlamak veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden çıkmayı gündeme getirmek kararın bağlayıcılığını ortadan kaldırmaz.
Türkiye ya kendi Anayasasına ve üstlendiği hukukî yükümlülüklere uyacak ya da hukuk devleti iddiasını resmî metinlerde kalan boş bir ifadeye dönüştürecektir.
Kavala davasında yıllardır tutuklu bulunan yalnızca bir insan değildir; Türkiye’nin hukuka bağlılık iddiasıdır.












