Aydın Selcen yazdı: Adam kazandı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Şili’de geçen pazar günü yapılan seçimde başkan seçilen Gabriel Boriç’ten söz ediyorum. Solun adayı. Henüz otuz beş yaşında bir öğrenci lideri. İki dönem milletvekili. Yüzde 56 gibi “yakışıklı” bir oy oranıyla kazandı. Üstelik alelusul, yine kamuoyu araştırma şirketlerinin öngörülerini çuvallatarak.

Bilmem kaçıncı kere yanlış örnekler üzerinden de doğru akıl yürütülebilir diyeceğim. Bilmem kaçıncı kere eski sorulara yeni yanıtlar bulmak ve yeni sorular sormak zorundayız diyeceğim. Bilmem kaçıncı kere önce merak edip, sonra öğrenmeye açık olmamız gerekli diyeceğim.

Boriç, “solun adayı” da hangi solun? İkinci turdaki rakibi “aşırı sağın adayı” Kast, mezarından kalkmış Pinochet miydi? Yoksa Boriç, Pinochet dönemini bitiren başkan mı? Boriç zaferi, “ortak aday” olarak mı kazandı? Şili, çok derin bir ekonomik ve toplumsal bir bunalımın dibindeydi de çok beklenmedik bir sonuç mu oldu Boriç’in kazanması? Düpedüz yahut: Hem Boriç, hem Şili neyi nasıl yaptı da, başardı?

Ansiklopedik bilgilerle Şili’yi üstünkörü tanıyalım. İnce-uzun bir ülke. Bir yanı Pasifik Okyanusu, bir yanı Ant Dağları. Yüzölçümü neredeyse bizimkiyle aynı. Nüfusu kabaca bizimkinin dörtte biri. Kişi başına düşen ulusal gelir de neredeyse bizimkinin iki katı. Soğuk Savaş dönemi tepişmelerinde, arada ezilmek gibi bir ortak noktamız var. Onların cumhuriyeti 1818’de kurulmuş ve başkanlık rejimi var.

Doğudan batıya uzanan Türkiye’yi andırır biçimde kuzeyden güneye uzanan Şili haritasının Avrupa ve ABD üzerine yansıtılması ülkenin büyüklüğü konusunda fikir veriyor.

Pinochet, 1973’te yaptığı darbeden 1990’a dek başta kalıyor. Dikta döneminde ülke, Şikago Okulu’ndan Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Milton Friedman’ın neoliberalizm teorisinin laboratuvarı hatta kuvözü oluyor. Muteber tarihçi Niall Ferguson’un “Ascent of Money” belgeselinin ilgili “refah devleti” bölümünde, demokrasiye geçişin de temelinin aynı Friedman’ın teorilerinin bir nesilde semeresini vermesiyle kolaylaştığının hatta sağlandığının anlatıldığını da not edelim.

Bugün Şili, Boriç’in sayesinde artık köhneleşen ve köhneleşmesi küresel pandemiyle giderek ivmelenen neoliberalizmin zamanında kuvözü olduğu gibi mezarı da olacağa benzer. Boriç, 2019’da öğrenci taleplerinin taşıdığı bağımsız toplumsal hareketin sözcülerindendi. Son dönemde dünyadaki benzer örneklerinde olduğu gibi özellikle “lidersiz” hareketin içinden çıkıp, ardından ilk seçimde meclise milletvekili olarak giren üç kişiden biri oldu. 

Başkanlık seçimlerinin ikinci turunda katılım da, ilk turda Kast’ın gerisinde kalan Boriç’in iki kattan fazla artan oy oranı da rekor kırdı. (2021)

Birkaç adım geri sarıp, tekrar günümüze dönelim. Pinochet dönemi 1990’da kapandı. Darbenin anayasası da 1980’de kabul edilmişti. Şili, Pinochet döneminden, Larrain’in bizde iyi tanınan “No” filminin yanlış yorumlandığı gibi, sadece başarılı bir iletişim kampanyasıyla çıkmadı. Siyasal ve toplumsal mücadeleyle çıktı. Bu sonucun alınmasında siyasal partilerin ve onların arasında Hıristiyan Demokratların da örgütlü taşıyıcılığı ve vizyoner liderlik başat etmenlerdi.

Nitekim Şili’de Pinochet döneminin ardından “sol” ilk kez ancak 2006’da sosyalist Michelle Bachelet’nin başkan seçilmesiyle iktidara geldi. Tümüyle Katolik toplumda kürtajı yasallaştırmak, kadın hakları gibi devrimsel nitelikte dönüşümlerin ardından, Pinochet’nin iktidardan düşmesinden sonra doğan çocukların yukarı değindiğim üzere 2019’da “oyuna gelerek” kitlesel biçimde sokağa çıkmaları kritik rol oynadı. Boriç de tüm ülkeyi kuzeyden güneye kat eden yüz yüze bir kampanya yürüttü. Yönetim eksiği, Macron’da olduğu gibi, yalnızca milletvekilliği deneyimi olan Boriç’i de seçmen gözünde ketlemedi.

İşin sonu yeni bir anayasa yapmak üzere 2020’de yapılan halkoylamasında yüzde 80’e varan oyla kurucu meclis oluşturulması kararı alınmasına dek vardı. Kurucu meclis üyeleri yarı yarıya kadın oldukları gibi, zamanında İspanya sömürgeciliğine dahi boyun eğmeyen güneydeki Mapuche (ve ayrıca Aymara) yerlilerinin de doğrudan temsili sağlandı. Siyasal süreci reddetmeyip diğer birkaç yoldaşıyla milletvekili seçilmeyi yeğleyen Boriç, radikal solun aksine, yeni anayasa yazımında da akılcı ve uzlaşmacı bir tutum takındı ve tabiatıyla o cenahın tepkisini çekti.  

Metro ücretlerine yapılan zammı protesto için başlayan toplumsal hareket başkent Santiago’nun simge yapılarından ulusal elektrik şirketi ENEL gökdeleninin yakılmasına dek vardı. (2019)  

Bilançonun karşı sayfasına da bakalım. Kast’ı Bolsonaro, Boris Johnson’u Trump saymak bence entelektüel kolaycılık. Örnekse Kast, mecliste onaylandığı takdirde eşcinsel evliliğe karşı çıkmayacağını açıklamıştı. Mapuche ve Aymaralar’ın üzerinden silindir gibi geçmeyi, cumhuriyeti Katolik temellere göre uyarlamayı vaat etmemişti. Kutuplaşmanın sıradanlığını da unutmamalı. Başkanlıkla yönetilen ABD (seçim Kasım 2020’de yapıldı) ve yarı-başkanlıkla yönetilen Fransa’da (seçimler Nisan 2022’de) kutuplaşma had safhada. Şili’de ilk sonuçlar belli olur olmaz Kast’ın Boriç’i kutladığını da belirtelim. 

Sağcılık antidemokratik bağnazlık, solculuk da dediğim dedik uzlaşmaz köktencilik değil. Zaten Şili’de helâlleşme ve hesaplaşma, bellek ve yüzleşme deyim yerindeyse el ele gitti. Öyle ki İspanyol yargıç Balthasar Garzon 1998’de yaptığı iade başvurusuyla devrik diktatör Pinochet’nin tedavi için bulunduğu Londra’da 503 gün boyunca ev hapsinde tutulmasını sağladı ama Madrid’deki büyükelçisini geri çeken Şili sonunda Pinochet’yi Britanya’dan geri aldı; onu kendi mahkemelerinde yargılayıp, mahkûm etti.   

Yurdumuza dönersek gelecek seçimde oy kullanacak yaklaşık altı milyon seçmenin Erdoğan başa geçtikten sonra doğmuş olacağı ülkemizde ise ana muhalefet CHP’nin gelecek tasarımı, genelge yayımlamak, bürokraside liyakat, konsey toplamak, teşkilat kurmak –2020’lerde “kamuculuk” herhalde bu olmamalı. Başkanlık rejimine ilişkin olarak da Millet İttifakı’nın ana iletisi, başkan adayı belirlemeyi önemsizleştirmek hatta bizatihi başkan seçmeyi fiilen reddetmek, takoz ve el freni olunacağının bugünden yüklenimi. Söz konusu önermelerin seçmende karşılığı olduğunu sanmıyorum. Aksine, olumsuz geçmiş çağrışımları yaptığını düşünüyorum.

Sükûnet, atalet değil. Sokağa inmek, cam çerçeve indirmek değil. Vizyon, illüzyon değil. Siyasal partiler önemli ancak ardında bağımsız taşıyıcı toplumsal hareket olmayan başkan adayının seçimi kazandığında dönüşümcü olması neredeyse olanaksız. Akılcı, uzlaşmacı ve kapsayıcı olmak temel ama pro-aktif ve dinamik de olmak gerek. Saydamlık olmazsa olmaz. Ne denli liyakatli ve isterlerse ulusal güvenlik ve dış politika gibi sözde “siyaset-üstü” (!) dosyaları çalışıyor da olsalar, politikaları atanmışlar değil seçilmişler belirlemeli.

Soğuk Savaş’ta “Kondor Harekâtı” zayiatlarından olan Şili bugün Güney Amerika’da Uruguay ve Kosta Rika ile birlikte demokrasinin altın standardı konumunda. Buna karşılık Küba, Nikaragua, Venezuela ve belki o koyulukta olmasa da Bolivya ise (özellikle “sol” demiyorum zira “sağ” o değilse, “sol” da bu değil) devletçi otoriter rejimler. “Neye niyet neye kısmet” veya “niyet neydi akıbet ne oldu bak” durumu. Şili’dekini andıran son Peru başkanlık seçiminden de zamanında söz etmiştim. 

Bizim burada renkler o denli hızla kirleniyor ki değil merhum Özal, Gezi öncesi Erdoğan dönemi hatta Gezi’nin kendi bile artık bırakalım tarihi, siyaset bilimini, neredeyse arkeolojinin konusu. Aşamadığımız “beka sorunu” (varoluşsal tehdit algısı) mavalını ve kâh imparatorluğun yıkılışından, kâh cumhuriyetin kuruluşundan kalıntı, üzerlerine nice politik-bürokratik kariyerler inşa edilen çözülemeyecek kördüğümleri özellikle 27 Mayıs 1960’dan bu yana adeta “kutsal emanetler” gibi elden ele, nesilden nesile aktarmayı marifet addediyoruz.

Nihayet bu seçimde cumhuriyet tarihimizin “crunch time” bölümüne geldik herhalde. Bu son “periyotta”, maçı çevirmek için savunmanın arasında boyalı alanda durmadan dayak yiyen ama beşinciyi almadan dört faulle süreyi tamamlayan, oyun akışını yönetirken skora da kritik katkı yapan lider karakterli bir pivot arıyoruz sanki. Sermayeyi neden nasıl tükettik, potansiyeli neden nasıl gerçekleştiremedik onu maçın ardından oturup konuşacağız. Dış politikada olduğu gibi, ekonomide de “ağam biz bu haltları neden yedik hele soluklan da otur bir anlat” diye sorabilmeyi umuyorum. 

Şili’de stratejik sabır, 1980 anayasasından alırsanız kırk, Pinochet’nin 1990’da devrilmesini alırsanız otuz yıl sonra toplumsal mücadele ve doğru aracılarla semeresini verdi. Biz de yüz yıl sonra cumhuriyetimizi çoğulcu, laik, katılımcı, yerinden yönetimci bir hukuk devleti yani işlek ve gerçek demokrasi durağına getirebilmeliyiz. “İlla ekle” derseniz, şu genelgeçer uyarıyı da hatırda tutarak: Çok partili başkanlık sistemi ile demokrasi pek bağdaşmıyor.

*Bu yazıdaki pek çok veri ve yorumun hem esini hem kaynağı değerli hocalarımız Doç. Dr. Umut Aydın – Şili Santiago Katolik Üniversitesi ve Doç. Dr. Evren Çelik Wiltse – ABD Güney Dakota Üniversitesi ile yaptığım son Dünya ve Biz” programımda adı geçenlerin sorularıma cevaben ifadeleri oldu. Tabiatıyla varsa maddi hatalar tümüyle bana aittir.

Aydın Selcen’in önceki yazıları:

Dışişleri – Cepheden cepheye, zaferden zafere…

Kutuplaşma mı, gözü yaşlı kucaklaşma mı?

Casusluk nerede başlar, hukuk devleti nerede biter?

Demokratikleşmenin barometresi dış politikada da helâlleşme

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus