Burak Bilgehan Özpek yazdı: Türkiye’de siyasetin sınırlarını kim çizer?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bu sorunun cevabı siyasi sistemde egemenin kim olduğuna da işaret edeceği için son derece önemli. Zira Schmitt’in de dediği gibi egemen istisnaya karar verendir ve kimin makbul kimin gayri makbul olduğuna karar veren aktör egemenin ta kendisidir. Türkiye’de AKP iktidarına kadar egemenin ordu ve ordunun arka çıktığı bürokrasi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira normal ile istisna arasındaki ayrımı yapan kurum Milli Güvenlik Kurulu’ydu. Bu ayrımı ulusal güvenlik ile meşrulaştırıyor ve tehdidin kim olduğuna, bu tehditle başa çıkma yönteminin ne olduğuna karar verme tekelini kendi elinde tutuyordu. Bu yüzden, dönem dönem birçok siyasi parti ve siyasetçi kapatıldı ve siyaset yasağına muhatap oldu. Mesela 1980 darbesi ile birlikte, topyekün bütün siyaset kurumu istisna kabul edilmiş ve siyaset kavramı normalin işaret ettiği alanın dışına çıkartılmıştı. Dolayısıyla siyaset yapanlar anormal, istisnai bir eylemde bulunmuş gibi muamele gördüler. Yakın tarihimizde, kapatılan Refah Partisi ve Kürt partileri normalin dışına çıkartılmıştı. Her iki aktör de ulusal güvenliğe tehdit olarak görülmüş, “cumhuriyetin temel niteliklerini tahrip eden eylemlerinden ötürü” siyasi normalin dışına itilmişti.

MGK’nın egemen rolünü oynaması kuşkusuz demokrasi açısından bir sıkıntıya işaret ediyordu çünkü MGK’nın meşru zemini üzerinde toplumsal aktörlerin uzlaştığı bir anayasadan veya Parlamento’nun özgür bir şekilde yaptığı yasalardan gelmiyordu. Aksine, hem 1961 anayasası askerler tarafından hazırlatılmıştı hem de Meclis, MGK’nın hilafına bir kanun yapma hürriyetine fiili olarak sahip değildi. Dolayısıyla MGK’nın kerameti kendisinden menkuldü ve sadece güç ile meşrulaşabiliyordu. Ancak demokrasinin alanını daraltan ve bunu da istisnaya karar vererek yapan MGK’nın aynı zamanda normali korumak gibi de bir sorumluluğu vardı. Yani MGK’nın çizdiği milli güvenlik paradigmasına uyduğu sürece bütün siyasi aktörler makbul ve meşru kabul ediliyordu. Bu durum, bizlerin 2002 senesinden önce gördüğümüz rekabetçi seçimleri ve devletin herhangi bir parti tarafından niçin sahiplenilemediğini açıklıyor. Ecevit’in DSP’si ile Demirel’in DYP’si arasında meşruluk açısından bir fark yoktu çünkü her ikisi de MGK’nın güvenlik paradigması ile uyumlu hareket ediyordu. MGK’nın sorumluluğu, siyasi alandaki normal aktörler arasındaki rekabetin sorunsuz bir şekilde devam etmesini sağlamaktı. Bununla birlikte, medyanın da nispeten özgür olduğu bir dönemden bahsedebiliriz. Yolsuzluk skandalları, siyasetçilerin kıyasıya eleştirilmesi hatta onlarla aleni şekilde dalga geçilmesi yaşı yetenlerin hatıralarındadır. Bir siyasi parti medyayı tekelleştiremiyordu ancak bu tam bağımsız bir medyanın varlığını göstermiyordu elbette. Siyasi partilerle rahatlıkla muhatap olan medya, konu askerler yani sistemin sahipleri olunca konuşmaya pek hevesli olmuyor hatta gerekirse ordunun arkasında hizalanıyorlardı.

Bu durum AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte tedrici olarak değişti. Yapılan AB reformları, sivilleşme üzerine kurulan popüler söylem ve askeri vesayete karşı açılan savaş 2010 referandumu ve 2011 seçim sonuçları ile taçlandı. Günün sonunda MGK sivilleşti ancak bu murad edilen demokrasiyi getirmedi. Aksine, siyaset üstü konumlanan ve meşruluğunu oydan almayan bir MGK, yerini bizzat siyasetin içinde olan ve meşru kalmak için oya ihtiyaç duyan bir siyasi partiye bıraktı. Dolayısıyla, normal ile istisna arasındaki çizgiyi çizme tekeli askerlerden sivillere geçti ancak bu çizgi sivillerin dönemsel ihtiyaçlarına göre çizilmeye başlandı. Dolayısıyla, AKP hükümetinin her eylemi bir milli güvenlik politikasına dönüşürken, muhalifler hızlı şekilde “vatan haini” olarak damgalanabildi. AKP’nin dönemsel ihtiyaçlarına göre PKK bile meşru hale gelirken, aynı dönemsel ihtiyaçlar merkez sağ veya merkez sol çizgide siyaset yapan bir siyasetçiyi “terörist” ilan edebildi. Bu durum öyle bir hal aldı ki, faizleri düşürerek dolar kurunun artışı bile bilinçli bir ekonomi politikası olarak bizzat MGK tarafından onaylandı. Yani AKP MKYK’sı ile Türkiye Cumhuriyeti MGK’sı arasında bir fark kalmadı.

Bu noktada bir aktörden mutlaka bahsetmek gerekiyor. Devlet Bahçeli, 2016 senesinde yaptığı tarihi başkanlık sistemi çağrısıyla birlikte sistem içinde çok önemli bir noktaya erişti. Zira Erdoğan’ın uzun süredir arzuladığı başkanlık sistemine destek verdiğini açıklıyor, bunun bir zaruret, milli bekanın olmazsa olmaz bir koşulu olduğunu iddia ediyordu. Bahçeli, bu stratejik hamlesini kabinede koltuk istemeden ve iktidarı paylaşmayı talep etmeyerek süsledi. Yani yürütme erkine ortak olmayı arzuladığı için Erdoğan ile pazarlık yapan bir lider yerine, ülkesinin bekası için hiçbir şey talep etmeden başkanlık sisteminin önünü açan lider olarak öne çıktı. AKP tabanının gönlünü kazandı ve Türk sağ seçmenin inanmayı seçtiği devleti idare eden “aksakallılar” hikayesini tüm gücüyle besledi. Bahçeli, diğer bir deyişle, otoriter sistemlerin müstehcen kartel ittifakı modelini mistik bir ruha kavuşturdu. Bu sayede rejimin en tepesine, Olimpos Dağı’nın zirvesindeki Tanrılar katına yerleşti. Bu sayede, icra eden olamasa da herhangi bir icraat veto edebilen tek kişi olarak kabul gördü.

Bütün bunları anlatmamın sebebi, geçtiğimiz cuma günü öğlen saatlerinde Ankara’mızda yaşanan sıcak saatler ve sonrasında durulan fırtınaya ettiğim tanıklık. Yaklaşık bir aydır bütün sosyal medya mecralarında en çok Ümit Özdağ’ın ismini duyuyoruz. Özdağ’ın bir sabah programında, partisinin cumhurbaşkanı adayı olarak Mansur Yavaş’ı işaret etmesi ile başladı bu kampanya. Bu tarihten itibaren, neredeyse her gün, “röntgenci sapık” bir Pakistanlı’nın tiktok videosu, yükselen histeri krizleri, intikam yeminleri ve istilaya uğramış bir psikolojinin olabildiğince hoyrat şekilde dışa vurumu her sosyal medya platformunda gözümüze sokuluyor. Öyle ki muhalefetin kurumsal gündemini adeta esir eden bir sosyal medya kampanyasından bahsetmek mümkün. Bu rüzgar Özdağ’ın arzuladığı bir şey. Bir siyaset bilimci olarak popülizmin bütün kaynaklarını okuduğuna ve söylemini bunun üzerine inşa ettiğine de hiç şüphem yok. Dışarıdan sisteme giren bir oyuncunun (outsider) iktidarıyla muhalefetiyle bütün kurumsal siyasete meydan okuması, onları ahlaken mahkum etmesi ve insanların en ilkel içgüdülerini kaşıyarak onları mobilize etmeye çalışması bunu gösteriyor.

Ne var ki bu siyaset tam zirveye ulaştığı gün bir sınırı olduğunu bize gösterdi. Cuma günü akşamüstü saatlerinde, Devlet Bahçeli attığı tweetler ile Özdağ’ın yumruk yumruğa kavgaya çağırdığı İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya sahip çıktı ve Özdağ’ı ağır sıfatlar ile yaftaladı. Bu tepkiye karşı ise Özdağ durumu anlamazlıktan gelen, pişkin bir tavır sergiledi ve yaklaşık bir aydır hesap kitap yapmadan herkesi karşısına alan siyasetçi gitti yerine alttan alan, top çeviren hatta topu taca atan bir siyasetçi geldi. Bu geri adımdan sonra sosyal medya eski haline döndü. Göç meselesi hızla gündemden düştü, insanlar normalleşti ve başka konular konuşulmaya başlandı.

Özdağ’ın iktidara ve muhalefete eşit uzaklıkta olduğunu iddia etmesi artık gerçekçi bulunmayacak. Zira iktidar ile rejim arasında bir ayrım yaptığı ve iktidara yaptığı muhalefeti rejime karşı yapmaktan imtina ettiği artık bariz şekilde ortaya çıktı. Zira, Türkiye’de muhalif olan bir siyasetçinin, AKP ve MHP’nin üstünde, onları denetleyen aşkın bir devlet olgusunun pratik olarak var olmadığını söylemesi gerekir. Artık bir MGK’nın olmadığı bir ortamda, ulusal güvenlik söyleminin AKP ve MHP’nin siyasi ikballeri için araçsallaştırılan bir kavram olduğunu kabul etmesi gerekir. Aksi takdirde, ulusal güvenlik borusu her çalındığında hükumetin arkasında hizalanması gerekir ki bu boru Türkiye’de sıkça çalınır. Diğer bir ifadeyle, Devlet Bahçeli karşısında geri adım atmak, ülkede son 6 yılda örülen hikayeyi kabul etmek ve Bahçeli’nin dünyevi bir politikacı olduğu gerçeğini inkâr etmektir. Böylece muhalifliğiniz düşer ve “devletin” şefkatli kollarına teslim olursunuz.

Son bir ayda Ankara’da neler yaşandı bilmiyoruz. Özdağ’ın sosyal medya kampanyası nasıl finanse edildi ve sosyal medya algoritmaları nasıl gözümüzün önünde değiştirildi bilmiyoruz. Aniden yükselen göçmen ve sığınmacı karşıtlığı hangi Twitter hesapları tarafından organize edildi, yüzbinlerce anonim hesap kime ait bunları bilmiyoruz. Ancak Bahçeli’nin çıkışı ve Özdağ’ın geri adımı sonrası aniden sönümlenen bu mankurtlaşma halinin mutlaka bir açıklaması olmalı. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus