Arzu Yılmaz yazdı: Erdoğan’ın heybesi

Suriye konulu Astana görüşmelerinin ondokuzuncusu Türkiye, Rusya ve İran heyetlerinin katılımıyla 22-23 Kasım’da Kazakistan’ın başkenti Astana’da gerçekleştirilecek. En son geçtiğimiz Haziran ayında yapılan heyetler arası görüşmelerin bu kez farklı bir çerçevede cereyan edeceğini varsayabiliriz. Zira bugüne kadar Astana’da Esad rejimi ile Suriye muhalefeti arasında bir uzlaşma sağlanamamasının en önemli nedeni olan Türkiye’nin pozisyonu değişti: Artık “Esad’ı yenmek, yenmemek gibi bir derdi” yok. Bu pozisyon değişikliği, Astana’da Türkiye’nin desteği ve ağzıyla konuşagelen Suriye muhalefetini de etkileyecektir, ki söz konusu etki zaten Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) Efrin’i ele geçirmesiyle sahadaki muhalefet kompozisyonuna çoktan yansıdı. Masaya yansımalarını ise bu hafta Astana’da görürüz. 

Ancak, bu gelişmelerin Suriye’de siyasi bir çözüme evrilmesinin takvimi, bir önceki yazımda da vurguladığım gibi, Türkiye’de yapılacak seçimlere bağlı işleyecektir. Geçtiğimiz günlerde Erdoğan da Esad rejimiyle “Haziran seçiminden sonra bir sil baştan yapabiliriz” diyerek bu takvimi teyit etti aslında.

Peki neden seçimlerden sonra?

Çünkü Türkiye’nin artık “Esad’ı yenmek gibi bir derdi” olmasa da Erdoğan’ın seçim kazanmak gibi bir derdi var. Ve seçim yoluna revan olan Erdoğan’ın heybesinde, deyim yerindeyse, Suriye’den daha büyük bir turp yok. Bu arada, heybe ve turp analojisine başvurmamın nedeni de Erdoğan’ın kendisi. G-20 Liderler Zirvesi sonrası yaptığı açıklamada Erdoğan, “Seçime yönelik herkes zaten heybesinde ne varsa ortaya koyacak. Biz de koyacağız” dedi. Heybedeki turpun Suriye olmasının nedeni ise bundan tam on yıl önce Erdoğan’ın, belki de Suriye konusunda yaptığı tek doğru öngörüye bağlı olarak, Suriye’nin artık “Bizim iç meselemiz” olmasından kaynaklanıyor. Bugün Suriye muhalefeti, radikal İslamcı gruplar ya da Rojava yönetimi Esad rejiminden çok Türkiye’nin meselesi. Bu meselelerde atılacak adımların sonuçları, Şam’dan çok Ankara’daki siyasi dengeleri etkileyecek nitelikte. Öte yandan, Türkiye hem askeri hem siyasi anlamda başka hiçbir sınır ötesi sahada olmadığı kadar Suriye’de rahat hareket edebilme kabiliyetine sahip. Türkiye desteklediği ya da desteklemediği gruplar eliyle Suriye’de hem kontrol ettiği hem de edemediği alanlardaki gelişmeleri tayin edebilen bir aktör. Bir üçüncüsü ve belki de en önemlisi ise yine başka hiçbir sınır ötesi sahada olmadığı kadar Suriye’de bir dış güçle, üstelik sahanın başat aktörü Rusya ile yaşanan krizleri aşma becerisi geliştirdiği bir stratejik işbirliği içinde olması. Dolayısıyla, içerde sorunların bugünden yarına çözülemeyecek kadar derinleştiği, dışarda ise içine düşülen yalnızlığın bir türlü aşılamadığı bir ortamda,  Erdoğan’a seçimler öncesi manevra yapma imkanı veren neredeyse tek zemin Suriye. 

Onun için Suriye gerek Esad’la barışma, gerek Suriye muhalefetini yeniden yapılandırma, gerek Rojava’ya yeni bir operasyon vesilesiyle son altı aydır Türkiye gündeminden hiç düşmüyor. Ama bu her bir konuda Rusya’nın şartlı desteğine, ABD’nin  “Ciddi endişe duyuyoruz” açıklamalarıyla sınırlı kalan tepkisinden çıkan dolaylı oluruna rağmen, Erdoğan İran engelini aşamadığı için sonuç alamıyor. 

2017’den bu yana Astana Süreci’nin özünü oluşturan üç garantör ülke Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye’nin askeri ve siyasi nüfuz alanları üzerinden paylaşımı çerçevesinde, Rusya zaman zaman Türkiye’yi İran’a zaman zaman İran’ı Türkiye’ye karşı baskı aracı olarak kullandı. Fakat Ukrayna savaşından sonra bir yandan İsrail’in gönlünü hoş tutma gereği, bir yandan da Türkiye ile işbirliğinin artan değeri Rusya’nın söz konusu çift yönlü baskı mekanizmasını daha çok İran aleyhine işletmesine neden oldu. En son dünya kamuoyunun gündemine İran’ın Rusya’ya drone satışlarıyla gelen silah sevkiyatı ise Tahran’ın hem Rusya nazarında hem Suriye sahasında sözünün ağırlığını yeniden arttırdı. 

Ve nihayet, Türkiye’nin Tel Rıfat’a bir operasyon yaparak Efrin-El Bab bağlantısını kurma çabalarına engel olan asıl güç İran oldu. Zira Tel Rıfat’ın Türkiye’nin kontrolüne geçmesi, Astana Süreci’nin temelini oluşturan Halep’in İran’a bırakılmasına dair uzlaşmayı anlamsızlaştıracaktı.  

Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin İran’ı ikna çabaları işe yaramamış. Mahsa Amini protestoları konusunda benimsediği sessizliğe ve daha da önemlisi, Bağdat’ta krize dönüşen yeni hükümet kurma çabalarının İran lehine sonuçlanmasında oynadığı kolaylaştıcı role rağmen, İran hala Suriye’de Türkiye’ye yeşil ışık yakmıyor. Üstelik, İranlı Kürt partileri bahanesiyle Irak Kürdistanı’na her geçen gün daha fazla saldırı düzenleyerek, Suriye’deki nüfuz alanları paylaşımı mücadelesini Irak’ı da kapsayacak şekilde genişletiyor ve derinleştiriyor. Henüz iki gün önce İran Kudüs Güçleri Komutanı bir kez daha Irak Kürdistanı’na bir kara operasyonu gerçekleştirme tehdidinde bulundu. 

Bu koşullarda, Türkiye’nin İran’ın deyim yerindeyse damarına basmadan ilerleyebileceği bir yol arayışına gireceğini öngörebiliriz. Çünkü, İran’la karşı karşıya gelmenin ne Rusya bağlamında ne de ikili ilişkilerin bir türlü rayına oturtulamadığı ABD bağlamında bir zemini var. Dolayısıyla, Türkiye’nin Tel Rıfat yerine Suriye’de Kobane’yi hedef olarak belirlemesi muhtemeldir. Kobane’nin İran açısından zaten stratejik bir önemi yok. Fakat ABD açısından sembolik bir değerinin olduğu söylenebilir. 

Peki ABD  “ciddi endişe duyuyoruz” açıklamaları ötesinde bir tavır geliştirebilir mi?

ABD için çok daha önemli olan NATO’nun genişlemesi konusunda Türkiye’nin hala askıda tutttuğu İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğinin TBMM’de oylanması kartını göz önünde tutan birçok gözlemci bu soru karşısında sessiz kalmayı yeğliyor. Bu arada, tesadüf müdür bilinmez, ABD’nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey daha bundan bir kaç gün önce “ABD’nin Ankara’ya Suriye Demokratik Güçlerine verilen silahların Türkiye’ye karşı kullanılmayacağı ve Suriye’nin kuzeyinden saldırı yapılmayacağına dair söz verdi”ğini hatırlatma ihtiyacı duyarak  “PKK’nin zaman zaman Rojava topraklarından Türkiye’ye saldırdığını” iddia etti. Jeffrey’in açıklamasının tam da İstiklal Caddesi’ndeki patlamanın kaynağının Rojava olduğuna dair zorlama haberlerin yapıldığı bir tarihe denk gelmesi de bir başka tesadüf olsa gerek. 

Sonuçta, Erdoğan’ın seçim tarihine kadar heybesindeki turp Suriye’de atacağı adımların, seçim sonrasında da Türkiye-Suriye ilişkilerinde “sil baştan” yeni bir sayfa açmanın koşullarını tayin edeceği söylenebilir. Bu haliyle, Erdoğan’ın yaşanan her krizi  derinleştirecek kapıları bir bir açma yoluyla kendisini olası çözümlerin tüm anahtarlarını elinde tutan bir aktör olarak dayatmasının bir başka örneğiyle karşı karşıyayız. Erdoğan bir kez daha kendisinin kaybettiği durumda kimsenin kazanamayacağı bir denklem kurma arayışında görünüyor. Ve ne yazık ki ne içerde ne dışarda bu denklemi bozacak kararlılıkta bir aktör ufukta görünmüyor. 

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus