Roj Girasun yazdı: Koalisyon – İstikrarsızlık mı, uzlaşma mı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gerek başbakanlığı döneminde gerekse de halen devam eden cumhurbaşkanlığı döneminde sık sık kendilerinden önceki yani AK Parti’nin iktidara gelmeden önceki dönemlerine atıfta bulunuyor. Erdoğan’ın ikilemler üzerine kurduğu retoriğinde, kendilerinden önceki her aksaklık ya da olumsuzluk kimi zaman ilgili olsun ya da olmasın CHP olarak kodlandı seçmenlerin gözünde kimi zamanda vesayetçilerle. Erdoğan, kendi kitlesini uzun yıllar bu siyaset tarzıyla konsolide etme konusunda başarılı oldu. Erdoğan, geçmiş yıllardaki birçok konuşmasında kendilerinden önce gerçekleşen koalisyon dönemlerini bir kâbus olarak niteledi. Örneğin, 2015 yılında kendisinin Levent-Hisarüstü Metrosu’nun açılışındaki konuşmasını hatırlayalım. Hatırlanacağı üzere o yıl kritik 7 Haziran seçimlerinde Davutoğlu liderliğindeki AK Parti tek başına hükümet olabilecek yeterlilikte sandalye kazanamamıştı. Koalisyon görüşmelerinden beklenen sonucun çıkmaması üzerine ülke yeniden seçime gitmişti. 1 Kasım 2015’te yapılacak erken seçim öncesi Erdoğan, her fırsatta koalisyon eleştirisi yapıyor ve Türkiye’nin başkanlık sistemi ile yönetilmesi gerektiğini vurguluyordu. Erdoğan’ın metro açılışında yaptığı konuşmaların arka planında bu tür etmenler vardı. Konuşmasında koalisyonlarla ilgili şöyle diyordu Erdoğan:

“Seçimlerde projesi koalisyon olan muhalefet partileri var. ‘Biz koalisyon kurmaya hazırız’ diyorlar. Daha baştan neticeyi görüyorlar. Biz koalisyon dönemlerinin Türkiye’ye kaybettirdiğini biliyoruz. Bu ifade ‘istikrar ve güven istemiyoruz, Türkiye’ye kaybettirmek istiyoruz’ demektir. Hâlbuki biz yeni Türkiye’yi inşa etmek için yeni anayasa ve başkanlık sistemine ihtiyacımız olduğunu söylüyoruz. Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu koalisyon değil, budur.”

Farklı siyasi partilerin belli siyasi konularda mutabakata varıp ve yeri gelirse kendilerinden de tavizler vererek koalisyon yapmayı hazır olduğunu belirtmeleri demokratik sistemlerde gayet anlamlı bir politik tavırdır. Ancak Erdoğan, daha en başından bu sağduyuyu bir tür mağlubiyet olarak okuyor. Daha önemlisi kendisi böyle okuduğu gibi seslendiği seçmenlerin de onun gibi okumasını sağlıyor. Sonuçta bu konuşmanın üzerinden yedi sene geçti ve Erdoğan bu konuda yeri geldiğinde hala benzer demeçler veriyor. Erdoğan aynı konuşmasının devamında şunları da söylüyor:

“Koalisyon demek kriz, fakirlik ve iflas demektir. Koalisyon demek bir avuç zenginin, bürokratın milletin sırtına kene gibi yapışması demektir. Koalisyon demek IMF kapılarında para dilenmek demektir. Koalisyon demek eski Türkiye demektir. Biz yeni Türkiye’ye bakıyoruz. Ülkemizi koalisyonla yönetmekle heveslenenlere karşı milletimiz bir o kadar endişelidir. Koalisyon bir proje değil, kâbustur.”

Erdoğan ikilemelere dayanan retoriğiyle koalisyonları kendilerinden önce kötü giden her olgu ile eş değer tutuyordu. Hala da öyle yapıyor. Erdoğan’ın bu retorik tarzının siyaseti basit ve anlaşılır kıldığına hiç şüphe yok. Ancak Erdoğan’ın tarzının siyaseti bu derece basit ikilemlere indirmesi Türkiye’deki politik tartışmaları da gölge boksuna çevirdi. Bu durum uzun vadede yine Erdoğan’ın işine yaradı çünkü bu gölge boksu bir şekilde onun iktidarda kalmasına sebebiyet veriyor.

Erdoğan’ın gıptayla bakılan Batı demokrasilerinde yıllarca işleyen koalisyon yönetimlerini kaale bile almadan “koalisyon” mantığını temelde reddetmesini nasıl açıklayabiliriz? Bu soruya cevap vermek için Türkiye siyasetinin tarihine baktığımızda çoğunlukla yolun sonunu bir türlü göremeyen koalisyon denemeleri görürüz. 70’li yıllardan itibaren birçok koalisyon denemesi gerçekleşmiş ve birçoğu da kısa ömürlü olmuştur. Tabii bu uzun ömürlü olmayan koalisyon denemelerinin yanı sıra Türkiye siyaseti üç kez de askerlerin yönetime müdahale etmesiyle kesintiye uğramıştır. Türkiye’nin son koalisyon hükümeti 99’da Ecevit’in liderliğindeki DSP ile MHP, ANAP’ın ortaklığında kurulmuştu. 99’ ekonomik krizini bu koalisyonla zamanında yaşadı Türkiye. Erdoğan’ın zihniyetindeki koalisyon, anlamını bu geçmişten alıyor işte. Erdoğan’ın siyaset tarzı yapısal sorunları anlamaya yönelik bir tarz değil tersine güncel meselelere göre değişen taktikler ve iş birlikleriyle ilerliyor onun tarzı ve bu yüzden de hedefine koalisyonların başarısızlığındaki arka planı değil bizzat koalisyonu alıyor.

Koalisyon esasında farklı siyasi grupların ve partilerin iş birliği yapmasına dayanıyor. Demokratik sistemlerde sağlıklı işleyen bir yönetimin toplumun farklı kesimlerini belli değerler etrafında uzlaştırabilmesi gerekiyor. Bu uzlaşı sağlanabildiğinde aksaklıklar ve hatalar olsa da demokratik bir sistem hayat bulabiliyor. Demokratik toplumlarda koalisyonun olmadığı zamanlarda da farklı grupların belli konularda çeşitli ortaklıkları yer alıyor. Erdoğan, her ne kadar partisinin iktidara gelmesinden önceki koalisyon dönemini hedefe alsa da gözden kaçırılan bir soru var. Türkiye’yi istikrarsızlığa sürükleyen farklı partilerin ülke yönetimi için iş birliği yapması mıydı? AK Parti’nin başarılı geçen ilk dönemlerini Türkiye’nin demokratikleşmesi için bir fırsat kılan, AK Parti’nin kuruluşundan itibaren farklı siyasi görüşlerin ortaklığına dayanan bir proje olması değil miydi? Türkiye’nin uzun yıllar istikrarsızlık içinde yer almasının nedeni koalisyonlar ya da farklı siyasi partilerin bir araya gelmesi değil, tersine gerçekten yan yana gelememesiydi. Askerlerin yönetim üzerinde devamlı teyakkuz halinde durduğu bir Türkiye’de çeşitli partilerin koalisyon adına yan gelmeleri de sadece formaliteydi. Tam da bu nedenle Türkiye siyaseti yolun sonunu göremeyen koalisyon hükümetleriyle doldu taştı.

Türkiye’deki istikrarsızlığın nedenini koalisyonlardan çok yapısal olarak farklı siyasi anlayışların bir uzlaşı sağlayamaması olarak niteleyebiliriz. Bu yüzden de istikrar diye propagandası yapılan başkanlık sistemi de Türkiye’yi yeniden ekonomik açıdan istikrarsız bir döneme soktu. Muhalefet partilerinin güçlendirilmiş parlamenter sistem hedefi etrafında mutabakata vardıkları bir dönemde, koalisyonun ve toplumsal uzlaşının siyasi olarak seçmenlere yeniden sağlıklı bir şekilde aktarılmasına çok büyük bir ihtiyaç var.

Roj Girasun’un önceki yazıları:

Anadil talebinin muhalefete söylediği

Türkiye’nin zihin dünyasında emperyalizm

Korkutmadan zafer müjdelemek mümkün mü?

Harika 90’lar”dan bir gazete manşeti – 2025’te Kürt nüfusu yüzde 50 olacak…

İfade hürriyeti – Uzak diyarların henüz ithal edilmemiş tropikal meyvesi

 İsyandan Bilderberg’e Selahattin Beyazıt’ın vefatının hatırlattıkları…

Köylülerin eli bu kez CHP’ye gider mi?

“İzmir Kürdistan değil”

Ahmet Resai Bey’den Ekrem Bey’e

Kolluk güçlerinin siyasallaşması bu kadar mı normal?

Vaktiyle bir Atsız varmış

Yine de miting deyip geçmemek gerek…

Yine mi Abdullah Gül?

Türkiye’nin stratejik konumu o kadar önemli mi?

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus